Yoksulların yemeğini zenginlerin arabasına koyarak gezegeni kurtarabilir miyiz? — Ayşe Göç (5harfliler.com)

Hans-Werner Sinn’in kitabında bahsettiği üzere, biyoenerjinin iklim için nötr olması ve atmosfere daha fazla karbondioksit salmaması için uyulması gereken birçok koşul var. Bu koşulların en önemlisi olarak sadece normalde çürüyecek olan biyokütleyi kullanarak enerji üretmemiz gerekmesi. İkinci koşul ise bitkinin enerjisini doğal olarak çürüyeceği koşullardan daha hızlı elde etmek için yakmamamız. Oysa ne en büyük biyoenerji kaynağı olan odun ne de ikinci sıradaki bitkilerden enerji elde edilirken bu koşullara uyuluyor

Yoksulların yemeğini zenginlerin arabasına koyarak gezegeni kurtarabilir miyiz? — Ayşe Göç (5harfliler.com)

Hans-Werner Sinn, Yeşil Paradoks kitabında iklim değişikliğinin önüne geçmek için kullanılan birçok politikanın etkisiz, hatta bazılarının zararlı olduğunu öne sürüyor. Münih Üniversitesi’nde ekonomi ve kamusal finans profesörü olan Sinn’e göre biyoyakıt kullanımını teşvik eden politikalar düpedüz zararlı. Ayrıca kitap, çevre ekonomisine arz yanlı bir yaklaşım geliştiriyor. Avrupa ülkeleri karbon salınımını azaltmak için daha az fosil yakıt tüketmeye çalışıyor. İmzalanan anlaşmalar, uygulamaya koyulan politikalar, yazılan raporlar ve makaleler ağırlıklı olarak iklim değişikliğine yol açan kaynakları tüketmemeye dayalı. Sinn, çevre politikalarının ve bilimsel literatürün talebi düşürmeye odaklanırken arzı görmezden geldiğini söylüyor. Fosil yakıt yataklarının sahipleri arz miktarında kısıtlamaya tabi tutulmadığı sürece temiz enerji politikaları uygulayan “gelişmiş” ülkelerin yarattığı açık, “az gelişmiş” ülkeler tarafından tüketilecek. Yani piyasa, politikaları etkisiz hale getirecek noktada dengeye ulaşacak. Tüm bunların yanında bence kitabın en önemli argümanı, biyoyakıt üretimi sebebiyle gıda sektöründe meydana gelen fiyat artışlarına dikkat çekmesi. Enerji bitkisi olarak sınıflandırılan birçok bitki, düşük gelir grubundaki insanların tüketim sepetindeki birincil eleman. Gezegenin ısınmasını engellemeye çalışırken yoksulların alım gücünü daha da düşürmek etik bir açmaz.

Biyoyakıtların zararları, faydaları ve gıdayla olan girift ilişkisine bakmadan önce basitçe ne olduğundan bahsedelim. Bitkiler karbondioksiti ve suyu karbonhidrata dönüştürmek için güneş ışığını kullanır. Biyoenerji de bitkilerde depolanan bu güneş ışığından elde edilir. OECD ülkelerinde yenilenebilir enerji tüketiminin %55’ini oluşturan biyoenerjinin dünyadaki payı %79’dur. Diğer yenilenebilir enerji seçenekleri olan su, güneş ve rüzgâr gücüyle kıyaslandığında çok büyük bir paydan söz ediyoruz. Yazarın kitapta “yeşil benzin” diye adlandırdığı biyoetanol, insanlığın en çok umut bağladığı biyoenerji çeşidi olarak karşımıza çıkıyor. Biyoetanol üretmek için yaygın olarak kullanılan bitkiler mısır, şekerkamışı, palm yağı, pirinç, buğday, çavdar, kolza, şekerpancarı, ayçekirdeği, soya fasülyesi ve patates gibi enerji bitkileri.

1974 yılında petrol krizine tepki olarak üretilmeye başlanan biyoetanol 2000’lerin başlarında bir sıçrama yaşadı. Avrupa’da ve ABD’de o dönem siyasi olarak güçlenen yeşil hareket fosil yakıt kullanarak karbon salınımını arttırmamaya kararlıydı. Biyokütleden yakıt üretme fikri en iyi çözüm gibi duruyordu. 2005’te imzalanan Kyoto Protokolü ülkelerin emisyon hedeflerine ulaşabilmesi için biyoyakıt kullanımını teşvik etti. Enerji şirketleri de petrol fiyatlarındaki artışa tepki olarak biyoyakıt rafinerilerine yatırım yapmaya yöneldi. Günümüzde pek çok AB ülkesinde biyoyakıtlar için vergi indirimleri var, ABD’de 2005 yılında kabul edilen enerji yasasıyla biyoenerji ve biyoteknolojiye 500 milyon dolar teşvik verildi. Almanya’da normal dizelin ve benzinin içinde belirli oranda biyoetanol bulunma zorunluluğu var. Peki yeşil politikaların enerji sektöründe bel kemiği olan bu politikalar ne kadar etkili?

Hans-Werner Sinn’in kitabında bahsettiği üzere, biyoenerjinin iklim için nötr olması ve atmosfere daha fazla karbondioksit salmaması için uyulması gereken birçok koşul var. Bu koşulların en önemlisi olarak sadece normalde çürüyecek olan biyokütleyi kullanarak enerji üretmemiz gerekmesi. İkinci koşul ise bitkinin enerjisini doğal olarak çürüyeceği koşullardan daha hızlı elde etmek için yakmamamız. Oysa ne en büyük biyoenerji kaynağı olan odun ne de ikinci sıradaki bitkilerden enerji elde edilirken bu koşullara uyuluyor. Özellikle Avrupa’da son derece popüler hale gelen sıkıştırılmış odun peletleri yakılıyor ve sadece görünürde çevreci. Hollanda ve Belçika gibi ülkelerin teşvik ettiği peletlere o kadar büyük bir talep var ki artık Doğu Avrupa’dan ithal ediliyor. Yani peletin, teşvik edildiği ülkelere girene kadar ardında bıraktığı dev bir karbon ayak izi de var.

Ormanların yakıt bitkilerini yetiştirmek için kesilmesi ve tarım alanına dönüştürülmesi yaygın bir uygulama ve biyokütleyi doğrudan azaltıyor. Endonezya, Malezya ve Brezilya’da tarım arazisi yaratmak için devasa ormanlar yok edildi. Amazon yağmur ormanlarının kayda değer bir kısmı şekerkamışı üretebilmek için yakıldı. Orman arazileri yakıldığında bitkilerde ve toprakta hapsolan karbon açığa çıkar. Yazar, bu karbon miktarına fosil yakıttan biyoyakıta geçişte ödenecek “karbon borcu” adını veriyor. Yer verdiği hesaplamaya göre Brezilya yağmur ormanları örneğinde, her bir hektarlık arazi için 737 ton karbon borcu ortaya çıkıyor. Fosil yakıtların yerine geçen şekerkamışından üretilmiş etanol, karbon borcunu ancak 75 yılda ödeyebiliyor. Hatta karbon borcunun ödeme süresi arazideki toprak yapısına ve ekilecek ürüne göre 300 yıla kadar uzayabiliyor. Yani enerji bitkisi yetiştirmek için orman arazilerinin yakılması çok uzun süre bizim için karbon borcundan başka bir şey değil. Bu uygulamanın yaygınlığına dikkat çeken Sinn, biyoyakıtların iklim değişikliğiyle savaşta kesinlikle yanlış silah olduğunu savunuyor, bahsettiğimiz koşulları yerine getirmediği halde devlet destekli oluşunu eleştiriyor. Kitapta T.W Patzek’in 2006 yılında yayımlanan “The Real Biofuel Cycles” makalesinin sonuçlarına yer verilmiş. Bu sonuçlara göre ABD’de biyoetanol kullanımının iklime verdiği zarar benzine göre %50 daha fazla. Nebraska Üniversitesi’nden Adam J. Liska ise bu sonuçların büyük ölçüde geleneksel etanol üretim yöntemlerine dayandığını ve gerçeği yansıtmadığını savunuyor. 2008 yılında yazdığı makalesine göre, günümüzde kullanılan yeni yöntemler sayesinde fosil yakıtlardan daha az karbon açığa çıkıyor.

Gelelim kitapta dikkat çekilen gıda ve biyoyakıtlar arasındaki ilişkiye. Birçok ekonomist, 2007 yılındaki gıda krizinin başlıca nedenleri arasında biyoyakıt politikalarını gösteriyor. Bu krizde mısır, buğday ve soyanın fiyatı %100 pirincin ise %200 artmıştı. Verilere göre 2007-2008 yılı arasında 130 ile 150 milyon arasında insan yoksul sınıfına eklendi. Gıda üretmek için kullanılan araziler enerji bitkileri tarafından işgal edildikçe mısır, buğday, pirinç gibi ürünlerin fiyatları arttı. Biyoyakıt üretiminin bu fiyat artışlarının %30-40’ından sorumlu olduğu görülüyor. Dünya Bankası’nın tarım ekonomistlerinden Donald Mitchell’in raporuna göre durum daha korkutucu. Bu raporda mısır fiyatlarındaki artışın dörtte birinin doların değer kaybı, yükselen üretim maliyetleri ve trendlerden kaynaklandığı; geri kalan dörtte üçün ekilebilir tarım arazilerinin yakıt üretiminde kullanılması olduğu söyleniyor.

Meksika’da çıkan Tortilla Krizi, büyük oranda biyoetanol üretimine bağlıydı. Meksikalıların temel gıdalarından olan tortillanın fiyatı mısır fiyatlarıyla doğru orantılı olarak dramatik biçimde arttı. Açlıkla karşılaşan binlerce kişi sokaklara döküldü ve günlerce süren protestolar yapıldı. 2008 yılının başları için sıra dışı bir tablo değildi, 40’a yakın ülkede benzer protestolar yapılıyordu. ABD’deki birçok biyoyakıt birliği, hala biyoyakıt üretimiyle gıda krizi arasında bağlantı bulunmadığını ve fiyat artışlarının piyasa trendlerine bağlı olduğunu iddia ediyor. Hatta Minnesota Bio-Fuels Association internet sitesinde yayımladığı raporda biyoyakıtların insanları açlığa sürüklemesinin bir mit olduğunu ve OXFAM tarafından ortaya atıldığını söylüyor. Küresel yoksullukla savaşan OXFAM’dan Marc-Olivier Herman geçen yıl DW’ye verdiği röportajda gıda ve yakıt sektörü bağıntısına dikkat çekerek “Gıda mahsullerinden yapılan biyoyakıtlar iklim değişikliğinin cevabı değil; sorunun bir parçası,” demiş.

Eğer sürdürülebilir kalkınma, Brundtland Raporu’nda tanımlandığı üzere “Gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden taviz vermeden mevcut kuşağın gereksinimlerini karşılamak,” anlamına geliyorsa, açlık yüzünden sokaklara dökülen insanlar bir durup düşünmemize neden olmalı. Tarım arazilerinin sınırları ve artan nüfus dünyayı zaten bir çıkmaza sürüklüyor. Buna ek olarak birilerinin sofrasının en önemli öğesini başkalarının arabasına koymak ve arazileri yakıt üretimine kaydırmak yoksulluk sınırında yaşayan insanları düpedüz görmezden gelmek anlamına geliyor.

Sinn’e göre karbon salınımı açısından da pek masum olmayan bu biyoyakıt üretme tarzı acilen yasaklanmalı. Ve dünyanın ısınmasını engellemek istiyorsak yapmamız gerekenler: biyokütleyi arttırmak, fosil yakıtların arz miktarını sürdürülebilir limitte tutmak ve biyoyakıt üretimini biyojenik atıkla kısıtlayıp bitkileri rahat bırakmak.

Kaynak:  Hans-Werner Sinn, Yeşil Paradoks, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016

Kaynak: 5harfliler.com