Yeni bir mücadele döneminde Halkevleri

Aşağıdaki metin, Halkevlerinin önümüzdeki dönem mücadele perspektifine ilişkin olarak İstanbul Halkevleri 3. Bölge Meclisi tarafından yapılan hazırlık çalışmasının Türkiye'nin değişik illerinden Devrimci Halkevcilerin katılımıyla olgunlaştırılmış biçimidir ve Halkevleri Delege Toplantısı'na genişletilmek ve derinleştirilmek üzere sunulmuştur

Yeni bir mücadele döneminde Halkevleri

Halkevleri, 1987’deki yeniden kuruluşundan bu yana “Halkın Muhalefet Evleri”dir. Halkevleri içinde mücadele eden Devrimci Halkevcilerin varlık temeli, Halkevlerini, emekçi-yoksul halkın kitlesel devrimci muhalefetinin “birinci basamak örgütleri” olarak örgütlemektir. Devrimci Halkevciler, Halkevlerinde yürüttükleri bütün çalışmaları, bu temel çalışma konuları ile bağlantısı içinde ele alırlar.

17 Ağustos 1999 depremiyle birlikte, Devrimci Halkevciler, Halkevlerinin önündeki temel mücadele görevini “Yoksulluğa Karşı Mücadele” olarak belirlediler ve bu mücadeleyi, “Parasız Eğitim-Parasız Sağlık” talebi ekseninde örgütlemeye yöneldiler. Bu dönemde temel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, neoliberal yeni sömürgecilik politikalarının merkezinde yer alıyordu ve mülksüzleştirme siyasetinin güncel-somut ifadesiydi. “Parasız Eğitim-Parasız Sağlık” mücadelesi, “Sağlıkta Dönüşüm Programı”na karşı TTB’nin önderliğinde gelişen sağlık emekçilerinin mücadelesiyle birlikte, neoliberalizme karşı halk direnişinin öncü mücadeleleri olarak ön plana çıktı. Halkevleri’nin önderlik ettiği veya içerisinde yer aldığı “Barınma Hakkı”, “Enerji Hakkı”, “Ulaşım Hakkı”, “Su Hakkı”, Ekoloji mücadeleleri ve taşeron sağlık ve enerji işçilerinin mücadelesinde en güçlü taşıyıcısını bulan “Güvencesiz İşçiliğe” karşı mücadeleler, Türkiye sosyalist hareketine yeni bir mücadele kavramı kazandırdı: “Halkın Hakları Mücadelesi”.

Neoliberal saldırganlığa karşı kitlesel halk direnişlerinin genel üst başlığı olarak “Halkın Hakları Mücadelesi”, Halkevlerinin temel mücadele konusu haline geldi.

Neoliberalizmin kamusal hizmetleri ve kamusal ekonomik kaynakları metalaştırma-piyasalaştırma-sermayeleştirmeyi hedefleyen devlet-büyük sermaye-siyasi iktidar ortaklığında yürütülmesinin siyasi öznesi AKP iktidarı oldu.

Sömürge tipi faşizmin ABD-AB güdümünde geliştirilen ve “neoliberal-dinbazlık” temelinde şekillenen AKP (ve yarı-gizli koalisyon ortağı Gülen) iktidarına karşı mücadele, bu noktadan itibaren Devrimci Halkevcilerin faşizme karşı mücadelesinin merkezine yerleşti.

Devrimci Halkevciler, yoksul, emekçi halk içerisinde, neoliberal saldırıya ve dinbaz faşizmin iktidarına karşı militan, kitlesel bir direniş çizgisi yaratmaya yönelik mücadelelerinde önemli ölçüde başarılı oldular. Ancak bu başarı, dinbaz neoliberalizmin kamusal hizmetlere ve kamusal ekonomik kaynaklara yönelik saldırısını tamamlamasını da sömürge tipi faşizmin dinbaz-ırkçı tek adam yönetimi altında onarıma sokulmasını da önlemeye yetmedi.

Neoliberalizme ve AKP faşizmine karşı halk direnişlerinin en yüksek noktasına ulaştığı Haziran İsyanı, Halkevleri’nin ve Devrimci Halkevcilerin izlediği mücadele çizgisinin geçerliliğinin ve isabetliliğinin kanıtı oldu. Ancak İsyan, aynı zamanda, “Halkın Hakları Mücadelesi”nin, başta örgütlü işçi hareketi ve Kürt siyasi hareketi olmak üzere, toplumun bütün devrimci sınıf ve güçleri içerisinde yayılmasına, politikleştirilmesine ve örgütlenmesine öncülük etmekteki hazırlıksızlığımızın ve yetersizliğimizin de kanıtı oldu.

Haziran İsyanı’nın kitlesi sokaktan püskürtülerek sandığı odağına koyan bir muhalefet kulvarına sıkıştırıldı.

Haziran İsyanı’nın ve 15 Temmuz olayının ardından sömürge tipi faşizmin krize girmesiyle AKP iktidarı ortak değiştirerek, açık faşizm benzeri bir “tek adam diktatörlüğü”ne yöneldi. Bu noktadan itibaren Devrimci Halkevciler, “Tek Adam Diktatörlüğüne Geçişi Durdurmayı” ve bu süreçte solun gücünü artırmayı temel alan bir çizgiyle hareket ettiler. Ancak demokratik siyasal ve toplumsal muhalefet, tek adam diktatörlüğünü durdurmanın zemininin sandığa daraltılmasına boyun eğdiğinden, Tek Adam Rejimine geçişe karşı mücadelemiz başarısızlığa uğradı.

Bu başarısızlıkların somut karşılıkları;

a- Kamusal hizmetlerin, kaynakların ve işletmelerin sermayeleştirilmesi ve nüfusun proleterleştirilmesi sürecinin hemen hemen tamamlanması,

b- Erdoğan’ın, kontrgerillanın eski iktidar merkeziyle koalisyon kurarak, sömürge tipi faşizmin dinbaz-ırkçı restorasyonunu başlatmasıdır.

Böylece emekçi-yoksul halk ile oligarşi arasındaki mücadelenin bir dönemi geride kalmış ve bu mücadelenin yeni bir dönemine geçilmiştir.

Bu yeni döneme niteliğini kazandıran olgular; a- Neoliberalizmin kurulu düzenin yerleşik temeli haline gelişi ve b- Erdoğan’ın, sömürge tipi faşizmin krizini yöneten yeni-faşist koalisyonunun iktidarına geçiştir.

Ancak bu yeni dönem de “kendi yolunda” ilerlediğini ve kendi özgün çelişkilerini, siyasal ve sosyal çatışma dinamiklerini ürettiğini ve kendi krizlerine sürüklendiğini görüyoruz. Devrimcilerin bugünkü kitle mücadelesi çizgileri, bu krizler karşısındaki tutumlarıyla belirlenecektir.

Muhalefet çizgimizi şekillendireceğimiz başlıca iki kriz çerçevesi bulunuyor:

Ekonomik-Toplumsal Kriz: Neoliberalizmin Türkiye’deki “zaferi” uzun sürmedi. Önünde güçlü bir toplumsal ve politik engel kalmayan neoliberalizm Türkiye’nin yeni sömürge kapitalizmini çok büyük bir hızla, iflas noktasına getirdi ve büyük bir toplumsal-ekolojik yıkıma neden oldu. COVID-19 Pandemisi, yaşanan yıkımı büyük ve çok yönlü bir felakete doğru sürüklüyor. (Ancak pandemi, emekçi halkın yaşanan bu büyük toplumsal ve ekonomik yıkım karşısındaki tepkilerinin bastırılmasına da hizmet ediyor.) Çalışabilir nüfusun %25’inin işsizliğe, çalışanların da açlığa, ölüm tehlikesi altında çalışmaya ve iş dışındaki yaşamlarında ev hapsine mahkûm olduğu bu kriz, sadece yeni sömürge kapitalizminin değil, bir bütün olarak kapitalist uygarlığın bütünsel yıkıcılığını ifade ediyor. Bu nedenle halkın kitlesel devrimci muhalefetinin gündemini belirleyen taleplerinin siyasal ve toplumsal içeriğinin genişletilmesi gerekiyor. Geçmiş dönemdeki kitle mücadelesi çizgimizi belirleyen, neoliberal saldırganlığa karşı direnişin işçi sınıfı perspektifinden üretilmiş “savunma” taleplerini, iflas eden neoliberal-kapitalizm karşısında, yeni bir proletarya devrimi sürecinin “geçiş talepleri”ne genişleteceğimiz bir evrede bulunuyoruz.

Politik Kriz: Sömürge Tipi Faşizmin krizini aşma girişimi olarak Erdoğan’ın “tek adam yönetimi”nin dayandığı politik ve toplumsal temel hem uluslararası hem de ulusal düzlemde zayıflıyor. Bu zayıflama kontrgerillanın ve dolayısıyla devletin temel mekanizmalarının çeteleşmesine ve yeni bir parçalanma sürecinin baş göstermesine doğru ilerliyor.

Bununla birlikte, “devleti ve düzeni koruma”ya odaklı düzen içi muhalefet bloku (CHP, İYİP, SP, DEVA ve GP) Erdoğan’ın re-kompoze edip onararak devlet iktidarının merkezine yerleştirdiği ırkçı-dinci-mezhepçi kontrgerilla iktidarıyla uyumlu bir “iktidar alternatifi”ni oluşturmaya yöneliyor.

Düzen içi muhalefet bloku, temsil alanındaki varlık zemini iyice daraltılmış olan HDP’ye “varlık zemini açma” karşılığında, bu politikasına HDP’nin desteğini sağlıyor. Sosyalist sol ise muhalefetin bu kompozisyonu karşısında, temsil alanında “bağımsız” bir varlık sağlayamıyor; ya HDP’nin yanında/paralelinde yer alıyor, ya CHP’nin parti dışındaki sol fraksiyonu gibi davranarak kendisine “kitle” bulmaya çalışıyor ya da tamamen “devre dışı” kalıyor.

15 Temmuz itibariyle emperyalist merkezle bağı hasar görmüş, parçalanmış ve geniş ölçekli kadro kaybına uğramış olan kontrgerillanın neo-faşist[1] bir tek adam rejimi altındaki biçimsel onarımı, ortaya kontrgerilla görünümlü bir “Dr. Frankenstein Canavarı” çıkarıyor. “Cumhur İttifakı” ile “Millet İttifakı” arasındaki çatışma süreci, bu “parçalı birlik”teki çeteleşme eğiliminin yanında, siyasi şiddeti ve yasadışı yönetim pratiklerini de ön plana çıkarmaktadır. Örneğin “cezasızlık” uygulaması, kontrgerilla operasyonlarına yönelik “özel dokunulmazlık”tan, kontrgerilla üyelerinin her türlü eylemini kapsayan bir “genel dokunulmazlığa” genişlemektedir. “Millet İttifakı”nın mevcut kontrgerillayla “uyumu” temel alan politikalarının, onu bu “dinamik” süreçte politik program bakımından hangi noktaya sürükleyeceği öngörülemez. Bileşimindeki “hassasiyetler” nedeniyle “laiklik”, “kadın-erkek eşitliği”, “bölgesel barış”, “Kürt sorunu” gibi en geri burjuva cumhuriyetçi muhalefet kavramlarını dahi telaffuz etmekten çekinen bu ittifakın geleceği demokrasi mücadelesi açısından karanlıktadır.

Bu tablo, siyasi demokrasi programının “kırmızı çizgileri” olan “laik-demokratik-hukuk devleti” için mücadelenin kontrgerilla iktidarına karşı mücadeleye odaklı olarak yürütülmesinin zorunluluğunu göstermektedir. Bu zorunluluğun göz ardı edilmesi halinde, Erdoğan-Bahçeli+ iktidarının (örneğin HDP’nin seçime girmesini yasaklayarak) seçimi seçim öncesinde kazanmasını veya iktidarı teslim etmemeyi amaçlayan bir yeni darbe veya savaş sürecini[2] önleyecek politikalar üretilemez.

Önümüzdeki dönemde Devrimci Halkevcilerin yoksul-emekçi[3] mahallelerde izleyeceği kitle mücadelesi çizgisinin bu politik perspektifi, dinbazlığa ve ırkçılığa karşı mücadelelerle iç içe geçen hak mücadelelerinde somutlaşacaktır.

Bu mücadelelerin temel düzlemleri kabaca şu şekilde tasnif edilebilir:

1- COVID 19 Pandemisinin neoliberalizm temelinde gerici faşist yönetimine karşı mücadele,

2- Neoliberal Yeni Sömürgeciliğin yarattığı ekonomik ve toplumsal yıkıma karşı mücadele düzlemi,

3- (Dinbaz-Irkçı çeteleşmenin ön planda olduğu) Kontrgerilla iktidarına karşı mücadele düzlemi.

Aşağıda, bu mücadele düzlemlerine ilişkin bakış açımızı ve muhayyilemizi geliştirmek için çeşitli belirlemeler ve bu belirlemelere bağlı olarak, Halkevlerine yönelik somut mücadele önerilerinde bulunulmaktadır. Bu belirleme ve önerileri aynen kabul edilmesi ve uygulanması için değil bu konularda oluşturulacak çalışma grupları tarafından geliştirmesi, eleştirilmesi ve zenginleştirilmesi için kaleme aldık.

A- Salgın Yönetimine Karşı Mücadele

Bugünkü salgın yönetimi siyaseti, sınıfsal içeriğiyle neoliberal, siyasal içeriğiyle faşist bir siyasetin damgasını taşımaktadır. Salgının bugünkü sıçraması, esas olarak, salgın yönetimi siyasetinin bu niteliklerinin bir sonucudur.

Salgının neoliberal yönetimi, “neoliberal ekonominin korunmasını” sağlamayı temel almaktadır. Bu siyasetin doğrudan sonucu COVID 19’un bir “işçi sınıfı hastalığı” olarak sınırlandırılmasıdır. Oysa toplumun bütünü adına yürütülen bir “salgın yönetimi stratejisi”nin amacı, “bütün insanların korunmasını” sağlamak olmalıdır. Bunun için toplumun bütün kesimlerinin hastalıktan ve sonuçlarından eşit olarak korunmasını sağlamak zorunludur. COVID 19 salgınının bir “işçi sınıfı hastalığı” olarak sınırlandırılamayacağı şu anda yükselen hastalık dalgasıyla kanıtlanmıştır.

Salgının faşist yönetimi, bilimsel olmayan, anti demokratik, dezenformasyona dayalı, kaderci bir salgın yönetimi biçimini ortaya çıkarmaktadır. Salgın yönetimine ilişkin hiçbir formasyonu olmayan bir “Reis”in mutlak iradesinin egemen olduğu; başında bir özel hastaneler zinciri patronuyla, bilimsel cesaretten yoksun biat etmiş “öğretim üyeleri” tarafından oluşturulan bir Bilimsel “danışma kurulu”nun Reis’in sansüründen geçtikten sonra yayımlanan tavsiyeleriyle şekillenen: kitleselleştirilmesinde (kamusal birinci basamak sağlık hizmetleri ağının ve yerel yönetim organlarının değil) polis ve Diyanet’in ön planda olduğu bu salgın yönetiminin salgını durdurma amacını taşımadığı artık ortaya çıkmıştır. Salgını bu şekilde “yönetmeye” kalkışanlar gerçekte salgından faydalanarak, faşizmi tam bir dinci-ırkçı denetim devleti ile tamamlamanın peşindedirler.

Bu saptamalar, salgının “hedef kitlesi” haline getirilen işçi sınıfı ve yoksul mahalle halkı içerisinde geliştirmemiz gereken hak mücadelelerinin temalarını belirlememiz için verimli bir temel sağlamaktadır.

1- Bilimsel-demokratik salgın yönetimi: Salgın yönetimi siyasi otoriteden özerkleştirilmeli, sağlık meslek örgütlerinin, sağlık ve eğitim emekçilerinin sendikalarının katılımına açılmalıdır.

2- Halkın gerçeği bilme hakkı: Salgına ilişkin olarak, hasta masuniyeti dışında kalan tüm bilgiler halka açılmalı, halk, karşı karşıya olduğu tehlikenin tam bir bilgisine sahip olmalıdır.

3- Salgın yönetiminin uygulanmasında polisin ve Diyanet’in merkezi rolüne son verilmelidir; yerel yönetim, temel eğitim ve birinci basamak sağlık sisteminin organizasyonu temel alınmalıdır.

4- Seyreltme uygulamalarında, toplumsal gericiliği dolaylı veya dolaysız olarak besleyen pratiklere “tolerans” gösterilirken, salgına ilişkin yetkiler kötüye kullanılarak demokratik muhalefetin varlık alanı ortadan kaldırılmaktadır. Gerekli gereksiz her türlü toplantının ve demokratik eylemin yasaklanmasına da dini, geleneksel ve ailevi değerlere atıfta bulunan ve salgın riskini artıracağı açıkça belli olan toplantılara ve gösterilere uygulanan toleransa da son verilmelidir.

5- Sağlık hizmetlerinde ve eğitimde mutlak hak eşitliği: Başta testler olmak üzere tüm teşhis ve tedavi işlemlerinde yurttaşlar arasında tam bir hak eşitliği kurulmalıdır.

6- Salgınla ilgili sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması: Salgınla ilgili tüm sağlık hizmetlerinin yürütüldüğü kurumların kamulaştırılması piyasa ekonomisinin dışına çıkarılması, birinci basamak sağlık hizmetlerinin, yerel yönetimlerin desteğiyle, halkın doğrudan katılımına açık bir biçimde, “Yerel Sağlık Meclisleri” temelinde yeniden örgütlenmesi.

7- Toplumsal bakımdan sürdürülmesi zorunlu işlerin kolektifleştirilmesi, piyasa ekonomisinin dışına çıkarılması ve “sosyal işler” haline getirilmesi.

(6. ve 7. maddeler için azami çalışma süresinin 6 saate indirilmesi; ataması yapılmayan bütün sağlıkçıların ve eğitimcilerin atanması; tüm yurttaşlara temel yurttaşlık geliri bağlanması, sosyalleştirilemeyecek derecede uzmanlık gerektiren işleri yürüten emekçilere en yüksek standartlarda iş güvenliği sağlanması; adil bir risk primi ödenmesi ve toplumsal destek sağlanması, “evde kalınamayan” diğer işlerde çalışan herkese eşit ve insanca ücretin, sağlıklı çalışma koşullarının ve gerekli tahsisatın (ulaşım, yemek vb.) sağlanması; derslik olarak kullanılabilecek her yerin derslik haline getirilmesi, tüm öğrencilere ücretsiz internet ve bilgisayar sağlanması, servis hizmetlerinin kamulaştırılması vb.)

8- Yaşlılara yönelik “kapatma” politikalarına son verin. Başta temiz hava, yürüyüş, güneşlenme imkânlarından yararlanma ve temel gereksinimlerine salgın riskinden uzak bir biçimde ulaşma olmak üzere, tüm yaşlılara sağlıklı ve mutlu bir biçimde yaşamaları için gereken koşulların sağlanması

9- Hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların toplumsal temelini ortadan kaldırın. Salgının temel nedeni olan “çalışabilir nüfusun tamamının ücretli işçi haline getirilmesi”nin, bunun sonuçları olan kentsel yığılmanın, büyük perakende ticaret zincirlerinin, endüstriyel hayvancılığın ve doğal hayata müdahalenin sonlandırılması; toplumsal üretim ölçeğinin küçültülmesini, serbest zamanı artıran, yavaş ve demokratik kentleşmeyi, geçimlik tarımı ve doğal hayatın korunmasını ön plana alan sanayi, tarım, hizmet ve kent politikalarına geçilmesi.

B- Ekonominin Neoliberal Yıkımına Karşı Mücadele

Neoliberalizmin krizi, pandemiyle birleşerek büyük bir yıkım tablosu oluşturmuştur. %25’i aşan işsizlik ve %20’ler seviyesindeki enflasyon yoksulları son derece ağır bir geçim sıkıntısına sürüklemekte ve iş cinayetlerinde ve kadın cinayetlerinde tırmanışa neden olmaktadır. Krizi frenlemek için kullanılan finansal enstrümanlar, hazineyi tüketmiştir. Bu durum, salgının yeniden pik yaptığı günümüzde alınması gereken “seyrekleştirme” tedbirlerinin uygulanamamasına neden olmaktadır.

Erdoğan iktidarının “krizi yönetme” stratejisi, “işten çıkarmayı yasaklama” adı altında 2,5 milyon işçiyi 1150 TL’lik “kamu desteği” ile asgari ücretin altında ücretlerle kaçak çalışmaya zorlamakta, “esnek çalışma” adı altında kamu çalışanlarını “kuru ücrete” mahkûm etmekte, kadınlara yönelik şiddeti teşvik ederek kadınları “eve kapanmaya” zorlamakta, Kürt ve göçmen işçilere yönelik ırkçı nefreti desteklemektedir.

Ekonomik yıkımın yoksul mahallelere yansıyan birinci yüzü işsizlik ve geçim sıkıntısı, ikinci yüzü ise ırkçı, patriarkal şiddette görülen “patlama”dır. (Sömürge Tipi Faşizmin dinbaz-ırkçı restorasyonu, kadınlara yönelik şiddet patlamasının en az neoliberal kapitalizmin krizi kadar etkili bir diğer kaynağıdır. Bu nedenle, burada, kadın düşmanlığına karşı mücadelenin taleplerini her iki kaynağı da içine alacak şekilde formüle etmeye çalışacağız.) Bu nedenle yoksul mahallelerde yürüteceğimiz hak mücadelelerinde birbiriyle birçok durumda iç içe geçen iki eksen ön plana çıkacaktır: Emekçilerin ve Kadınların hak mücadeleleri. Bu alanda yürüteceğimiz hak mücadelelerinin temalarını bu saptamadan hareketle belirleyebiliriz:

1- Yoksul-emekçi mahallelerinde emeğin hakları için mücadele

a- Çalışma süresini düşür, işi artır, onurlu ücret sağla: Çalışma süresinin 6 saate düşürülmesi, mesai sisteminin yeniden düzenlenmesi ve işyerlerine işçi başına metrekare sınırı getirilerek tüm işçilere iş sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi. Ücretsiz izin ödeneği gibi işçileri, iş güvencesi karşılığı açlığa mahkûm eden uygulamaların kaldırılması.

b- Herkese koşulsuz temel yurttaşlık geliri: Biyolojik ve toplumsal bakımdan asgari gereksinimleri (Temel Gereksinimler) karşılayan ürünleri (yiyecek, giyecek, barınma, temiz su, ısınma, hijyen, eğitim, sağlık, iletişim) sağlamaya yetecek bir “Temel Yurttaşlık Geliri” uygulamasına geçilmesi.

c- Temel gereksinimleri kamulaştır: Temel gereksinimlerin kamusal kaynaklarla, planlı ve etkin üretiminin sağlanması.

d- Evde kalamayanları destekle: Diğerlerinin evde kalabilmesi için aşırı çalışmaya zorlanan işçiler başta olmak üzere “evde kalamayan işçiler”e yönelik talep hareketlerinin geliştirilmesi.

(Bu talepleri, “ücretsiz izne” çıkarılan veya “kısa çalışma ödeneği��yle eve gönderilen i��çileri harekete geçirecek talepler olarak, bu işçilerin yoğun olarak yaşadığı yoksul mahallelerdeki Halkevi çalışmaları için tasarladık. “Uzaktan çalışma”, “dönüşümlü çalışma” gibi yöntemlerle evleri işyeri haline getirilen “beyaz yakalı”ların yaşadığı emekçi mahallelerinde farklı talep dizileri oluşturulmalıdır.)

2- Yoksul-emekçi mahallelerinde kadına yönelik şiddete ve gericiliğe karşı mücadele

a- Kadından kadına dayanışma ağlarını yerelleştirelim: Her Halkevi şubesi, kurulu olduğu mahallede kadınlara yönelik şiddete karşı yerel kadın dayanışması ve mücadele merkezi haline getirilmelidir.

b- Öz-savunmayı yaygınlaştıralım: Her Halkevi şubesi, kadın savunması ağının bir birimini içermeli, kitle ve kadro eğitimlerini programına almalı ve bu birimi güçlendirmek için sürekli bir çaba içinde olmalıdır.

c- Gericiliğe karşı mücadelede “kadın ekseni”ni oluşturalım, laiklik mücadelesini mahallelere yayalım: Kadınlara yönelik şiddetin meşrulaştırıcısı ve özendiricisi dinciliğe ve ırkçılığa karşı sürekli bir duyarlılık oluşturmalı, somut olgular karşısında, gericiliği teşhir ve sınırlandırma odaklı refleks hareketler geliştirmek için sürekli hazır olmalı, iktidarın anti-laik tutumu ile kadın düşmanlığı arasındaki bağı açık hale getirmek ve başta kadınlar olmak üzere, yoksul mahalle halkının tamamı için “proleter laiklik” mücadelesini (din ile sermaye arasındaki bağa odaklanarak) etkili bir mücadele konusu haline getirelim.

d. Ev içi bakım emeğinin toplumsallaştırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı kamusal hizmet için mücadele: Yaşlıların ve engellilerin bakımını cüz’i ödemeler karşılığında kadınları eve hapsederek özelleştiren sisteme karşı, bu hizmetlerin birinci basamak sağlık kurumları ve yerel yönetim kurumları üzerinden ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamayı temel alan bir anlayışla kamusallaştırılmasını bir “kitle mücadelesi düzlemi” olarak örgütlemeliyiz.

C- Emekçi-yoksul mahallelerinde kontrgerilla iktidarına karşı mücadele

Yoksul mahallelerde kontrgerillanın “sivil” dayanakları, cihatçı, ırkçı çeteler ve mafya ili��kileri, üzerinden kapsamlı bir kurumlaşmayla ve ağlarla yürütmektedir. Mahalle karakolu başta olmak üzere çeşitli kontrgerilla kurumlarının himayesi altında palazlanan bu kurumlar ve ağların yoksul mahallelerde, başta işsiz gençlerin olmak üzere tüm yoksul halkın hayatından yalıtılması için mücadele, her mahallenin somutunu ayrı ayrı ele alan kapsamlı bir bakış açısıyla yürütülmelidir.

Alevilere, Kürtlere, Suriyeli ve diğer göçmenlere yönelik ırkçı-mezhepçi saldırganlığın, ayrımcılığın ön planda olduğu mahallelerde kontrgerillaya karşı mücadele ile, sola eğilimli mahallelerde başta uyuşturucu ticareti olmak üzere değişik suç örgütlenmeleri vasıtasıyla yürütülen yozlaştırıcı, ajanlaştırıcı çalışmalara karşı mücadelenin somut gelişme eksenleri elbette farklı olacaktır.

Vasıflı, yarı vasıflı, beyaz yakalıların yaşadığı “toplu konut” mahallelerinde, kontrgerilla egemenliğinin somut kanalları, zeminleri ile bunlara karşı mücadelenin de ayrıca ele alınması ve planlanması gerekmektedir. Sosyal demokrat muhalefetin kontrgerilla iktidarıyla uyumlu siyasetinin kitle tabanını oluşturan, devletçi, milliyetçi, bireyci eğitimli “orta gelir grubu” bu mahallelerin ideolojik iklimini oluşturmakta ve yoksul halk içindeki ırkçı, ayrımcı saldırganlığın düzen içi soldaki dolaylı destek zeminini üretmektedir.

Bu bakış açısıyla örneğin;

a- Kontrgerillanın mahallelerdeki sivil dayanaklarının teşhiri ve tecridi sağlanmalı. Bu çalışmalarda mahalle gençliğinin ve esnafının desteğini almayı hedefleyen çalışmalara öncelik verilmeli, kolluk güçlerinin halk içerisinde siyasi nüfuz ve siyasi otorite sağlamaya yönelik çalışmalarına karşı mahalle halkı içerisinde duyarlılık yaratılmasına yönelik çalışmalar yürütülmeli;

b- Kolluk güçleri tarafından desteklenen, yönlendirilen, koruma altında tutulan ırkçı-mezhepçi çeteler ve mafya gruplarına karşı halkın kitlesel ve açık tepkisi örgütlenmeli. Bu mücadelenin somut hedeflerinde yer alan gericilik yuvalarına yönelik olarak “Bu mahalleye, ırkçılar, mezhepçiler, ayrımcılar giremez”; “Mahallemizde linç istemiyoruz”; “Mahallemizde kadın cinayeti istemiyoruz” gibi başlıklarla kampanyalar düşünülmeli;

c- Yoksul mahallelerde, polisin kolay nüfuz edeceği sosyal yozlaştırma odak ve ağlarına karşı mücadele: Mahalle içi pavyonların, uyuşturucu satış ve kullanım ağlarının, bahis-kumar ağları vb.’nin yayılmasına, mahalle yaşamının normal bir parçası haline getirilmesine karşı duyarlılığın süreklileştirilmesi

Son Söz: Halkevleri, Halkın Hakları Mücadelesi’nin bu yeni döneminin ihtiyaçlarına göre örgütlenmesini onarmayı önüne koymalı ve bir an önce emekçi-yoksul halkın eksikliğini hissettiği mücadele yoluna koyulmalıdır.

Dipnotlar:

[1]   Erdoğan’ın liderliğindeki dinbaz-ırkçı faşizm, Brezilya ve Endonezya gibi yeni sömürge ülkelerde, “neoliberal karşı devrim”lerin yükselttiği neo-faşist siyasi seçeneklerin Türkiye’deki karşılığı olarak ele alınabilir. Erdoğan faşizmi, sömürge tipi faşizmin “yerine geçen” yeni bir faşist devlet biçimini değil, sömürge tipi faşizmin kısmen yeni bir ideolojik-politik temel üzerinde onarımına aday bir siyasi seçeneği temsil etmektedir.

[2]   Mühürsüz oyların geçerli sayılması, seçimin iptali gibi daha önce gördüğümüz yollarla veya daha da kötü yeni “çözüm”ler de, muhalefetin veya (iktidarın) önemli figürlerine yapılacak suikastler, uydurma nedenlerle yaratılacak “savaş durumları” da ya da şimdi aklımıza gelmeyen başka “teknikler” de uygulanabilir

[3]   “Yoksul-Emekçi Mahalleleri” kavramını, “yoksul” sayılmamakla birlikte güvencesiz işçiliğe mahkum vasıflı-yarı vasıflı ücretli işçilerin yoğunlukla yaşadığı mahalleleri de içerecek bir perspektif oluşturma kaygısıyla kullanıyoruz. Metindeki “yoksul mahalleler” kavramının, tüm emekçi mahallelerine bu noktadan genişletilebileceği akılda tutulmalıdır.