Ona çok yakışmıştı!

“Sürü” filmi Çınar’a gelmişti. Fabrikalara, işyerlerine, okullara mahallelere haberler yolladık. Toplantılar yaptık. Her gün güneş körfezi tutuştururken dalga dalga Konak’a inip Çınar Sineması’nı doldurduk. Bu günlerce devam etti. Günlerce Çınar Sineması doldu taştı. Günlerce Çınar Sineması kavga sloganlarımızla inledi

Ona çok yakışmıştı!

Yetmişli yılların sonlarına doğruydu; emperyalizm ve onun tetikçileri CIA’sıyla, MİT’iyle, kontrgerillası ve sivil faşist çeteleriyle karanlığın baskıcı ruhunu her tarafta hissettiriyor, faşist terör ve acımasız katliamlar azalmak bir yana her geçen gün daha da artarak devam ediyordu. Zalimler gözleri önünde doğup büyüyen hürriyet kavgamızı bir an önce boğmak yok etmek istiyorlardı. Günlerimiz zihnimizi dağlayan yüreğimizi yakan ölüm haberleriyle geçiyordu. Faşist çetelerin ölüm kusan namluları hemen her gün yoldaşlarımızı, dostlarımızı, canlarımızı, sevgililerimizi üçer beşer alıp alıp götürüyorlardı.

Yetmişli yılların sonlarına doğruydu; devrimciler demokratlar yurtseverler bu acımasız kışkırtma, saldırı ve katliamlar karşısında ülkenin dört bir yanında bu koyu karanlığı yırtarak kardeşçe yaşayacağımız ışıklı bir dünya kurabilmek amacıyla caddelere, sokaklara, meydanlara dökülmüşlerdi. Kitaplarıyla, sıloganlarıyla, türküleriyle, bayraklarıyla dalga dalga olmuşlardı, umut olmuşlardı, aydınlık olmuşlardı. Yürüdükçe yürüyorlardı karanlığın üstüne üstüne. Dillere destan bir direniş mücadelesi sürüp gidiyordu.

Yetmişli yılların sonlarına doğruydu; Çorum’da, Maraş’ta, Piyangotepe’de, Bahçelievler’de, İstanbul Üniversitesi’ndeki gibi faşist katliamların, zulmün, zorbalığın, baskının, sömürünün olmayacağı bir dünyanın özlemi içindeydik. Kardeşçe, sevinç içinde yaşanabilecek bir dünya kurmak istiyorduk. Ve işte bu yüzden bu kadar ağır koşullara rağmen korkmak sinmek bir köşeye çekilmek bir yana en değerli varlıklarımızı canlarımızı ortaya koymakta bir an bile tereddüt etmedik. Bir an olsun şüpheye düşüp vazgeçmedik, faşizme karşı sürüp giden özgürlük mücadelesinden geri durmadık.

Yetmişli yılların sonuna doğruydu; kararlıydık, inançlıydık, heyecanlı ve coşkuluyduk. Dalga, dalga meydanları zapt ediyorduk. Sadece haklı değil aynı zamanda haklılığımızdan kaynaklanan bir güven içindeydik. Bu yüzden de cesaretle atılıyorduk sürüp giden hürriyet kavgasına güzel ve ışıklı bir dünyanın umut kervanı gibi.

Yetmişli yılların sonlarına doğruydu; “Sürü” filmi Çınar’a gelmişti. Fabrikalara, işyerlerine, okullara mahallelere haberler yolladık. Toplantılar yaptık. Her gün güneş körfezi tutuştururken dalga dalga Konak’a inip Çınar Sineması’nı doldurduk. Bu günlerce devam etti. Günlerce Çınar Sineması doldu taştı. Günlerce Çınar Sineması kavga sloganlarımızla inledi.

Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Zeki Ökten’in yönettiği filmde Ankara’nın doğusundaki bir bölgeden batısına büyük bir sürünün trenle nakledilmesi ön plana alınarak, Berivan (Melike Demirağ) ile Şivan’ın (Tarık Akan) aşk hikâyesi, içinde yaşadıkları toplumun değer ve yargılarıyla anlatılmaktadır. Kötüye giden her olayın sorumlusunun ağzı var dili yok Berivan olarak gösterilmesi, Anadolu’daki yoksulluk, cehalet ve ağırlıklı olarak bunlardan kaynaklanan çaresizlik, aşiretler arası çatışmalar, kişiler arası hesaplaşmalar, insan-doğa, insan-insan ilişkileri dramatik bir şekilde anlatılmaktadır. Ama esas olarak çağdışı kalmış bir toplumun çelişkileri, ezenlerle ezilenlerin kısacası dönemin siyasi çelişkileri ve çatışmaları perdeye yansıtılmaktadır. Tarık Akan ve Berivan ile birlikte yeri geliyor baskının ve zulmün temsilcisi olarak Hamo’ya (Tuncel Kurtiz) karşı direniyor; “Kahrolsun faşizm!” diye gürlüyoruz. Yeri geliyor, “Yaşasın mücadelemiz!” diye haykırıyoruz. Bazen de avuç içlerimiz patlayana kadar alkışlıyoruz. Film bitip ışıklar yandığı andan itibaren koca sinemayı çınlatıyoruz mücadele sloganlarımızla.

Yetmişli yılların sonuna doğruydu; Yılmaz Güney’den sonra o güne kadar salon filmlerinde boy göstermiş Tarık Akan da Sürü filmindeki rolüyle faşizme karşı direniş mücadelemize moral olmuş, direnmeyi, örgütlenmeyi öğütleyerek, umut kervanımıza katılmıştı.

Bir sonbahar günüydü; çaresizce oturup neredeyse bütün gün televizyon izledim. Bir cenaze töreni… Bir Pazar günüydü kalabalıklar sel gibi akıyordu Bakırköy Meydanı’na. Meydan gök gürültüsü gibi gürlüyordu. Direnişten yana, özlemini çektiğimiz ışıklı dünyadan yana sloganlar boğazın hırçın dalgaları gibi patlıyordu boğazın mavi sularında. Aydınlık yüzlü kalabalıklar umut kervanı gibiydi çiçeklerle, alkışlarla Tarık Akan’ı yolcu ediyordu. Birden Sürü’yü ve Çınar Sineması’nı hatırlayarak:

“Yoksa bu da bir film mi?” diye düşünmüştüm.

Özlem ve sevgiyle anıyorum.