12 Eylül’ün adını doğru koymak

Emir-komuta zinciri içinde veya bir grup üst rütbeli subay eliyle iktidara el koyan bu tür rejimlerin Marksist-Leninist literatürdeki adı askeri faşizmdir. Bunu reddederek kuru kuruya askeri rejimden söz edenler, isteyerek ya da istemeyerek 12 Eylül rejimini meşrulaştırmış, en azından suçlarını hafifletmiş olurlar. Böyleleri 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül, 28 Şubat müdahalesi ve 2016 darbe girişimi gibi birbirlerinden farklı nitelikte olgular arasındaki ayrımları ortadan kaldırırlar. Askeri darbelerin hepsini bir çuvala koyarak Suharto ile Nasır’ı, Kaddafi ile Pinochet’i, 27 Mayıs darbesi ile Kenan Evren’i bir tutanlar kafa karıştırmaktan başka bir şey yapmış olmazlar

12 Eylül’ün adını doğru koymak

Bundan 40 yıl önce, 12 Eylül 1980’de, Türkiye halklarının canına kasteden faşist bir darbe gerçekleştirildi.

Emeğiyle geçinenlerin on yıllar boyu dişle tırnakla kazandıkları hakları gasp eden, devrimcileri sokaklarda, darağaçlarında, işkence tezgahlarında katleden, ülkeyi boydan boya cezaevleriyle doldurarak zindana çeviren, emperyalizmin ve büyük sermayenin cellatlığına soyunan apoletli halk düşmanları, devrim eliyle olmasa da layık oldukları yerde yatıyorlar.

Ne yazık ki, devrimci kanıyla suladıkları kapitalist sömürü ve baskı düzeni ve onu güçlendirmek için getirdikleri, mirasçıları tarafından korunan ve daha da güçlendirilen kurumlar ve yasalar yerli yerinde duruyor.

12 Eylül rejiminin ne olduğu bugüne kadar çok tartışıldı. Kimi sivillerin yerini askerlerin aldığını, kimi demokrasiye üç yıllık bir ara verildiğini söyleyerek hafife aldı. Adına “askeri diktatörlük”, “cunta”, “Evrenizm”, “Eylülizm”, “Bonapartizm” diyenler de oldu. Sadece devrimci-sosyalist hareketin çoğunluğu ve bir kısım aydınlar “Askeri faşist diktatörlük” dediler. Buna rağmen günümüzde faşizm demekten sakınan hatırı sayılır bir kesim bulunuyor.

12 Eylül darbesi, faşist güçlerle ittifak halindeki muhafazakâr S. Demirel Hükümetinin yerini, 5 kişilik bir askeri konseyin aldığı basit bir nöbet değişimi değildi. Bölünmüş ve yıpranmış bir karşıdevrim gitmiş, dış ve iç gericiliğin tam desteğine sahip, sahneye ek enstrümanlar ve yöntemler kullanarak çıkan askeri renkte bir karşıdevrim gelmişti.

Ülkenin kaderini elinde tutan beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi kullandığı terör ve şiddet yöntemleri, kendini hiçbir yasaya ve hukuk kuralına bağlı görmemesi, bütün partileri kapatıp siyaseti kendi tekeline alması, tek bir adama bağlı iktidar yoğunlaşması, bütün komünist, ilerici, demokratik kurumları ve direnişleri imha etmesi ile kendinden önceki bütün gerici ve faşist rejimleri aşmıştır.

Emir-komuta zinciri içinde veya bir grup üst rütbeli subay eliyle iktidara el koyan bu tür rejimlerin Marksist-Leninist literatürdeki adı askeri faşizmdir. Şimdiye kadar bütün faşizmler ya aşağıdan kitle terörüyle (Almanya, İtalya), ya askeri darbeler (Bulgaristan,Yunanistan, Japonya, Şili, Arjantin) yoluyla ya da ikisinin iç içe geçtiği karma yöntemlerle (İspanya) iktidara gelmişlerdir.

Bunu reddederek kuru kuruya askeri rejimden söz edenler, isteyerek ya da istemeyerek 12 Eylül rejimini meşrulaştırmış, en azından suçlarını hafifletmiş olurlar. Böyleleri 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül, 28 Şubat müdahalesi ve 2016 darbe girişimi gibi birbirlerinden farklı nitelikte olgular arasındaki ayrımları ortadan kaldırırlar. Askeri darbelerin hepsini bir çuvala koyarak Suharto ile Nasır’ı, Kaddafi ile Pinochet’i, 27 Mayıs darbesi ile Kenan Evren’i bir tutanlar kafa karıştırmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.

Poulantzas ve Laclau’nun, liberal solcular ve siyasi İslamcıların yaptığı budur. Poulantzas’a göre Bonapartizm, askeri diktatörlük ve faşizm kriz dönemlerinde hortlayan “olağanüstü devlet biçimleri”dir; bunlardan birinin diğeri olması mümkün değildir. Askeri diktatörlük, burjuva demokrasisi de, faşizm de olmayan ayrı bir devlet biçimidir. Yani ya deve ya kuş olur devekuşu olamaz, demektedirler.

Laclau’ya göreyse askeri diktatörlük faşist devlet gibi göreli özerkliğe ve kitle hareketine dayanmadığı için faşist değildir. Dolayısıyla, Yunanistan’daki Albaylar cuntası, Şili’deki Pinochet iktidarı “Hitler ve Mussolini rejimleriyle, uzaktan yakından benzerliği olmayan rejimler”dir (Faşizm ve İdeoloji)

Poulantzas ve Laclau, tarihsel faşizmi Almanya ve İtalya ile sınırlarlar. Faşizmi sadece kitlesel küçük burjuva terörüyle tanımladıkları için, bu özelliği taşımayan Franko ve Salazar rejimlerini bile faşizmden saymazlar. Onlara kalırsa dünyada çok az faşist devlet ve hareket görülmüştür.

Eğer dedikleri doğru olsaydı tarihte tornadan çıkmış gibi birbirlerinin aynı faşist rejimlerin ve hareketlerin olması gerekirdi. Oysa aynı türe girmelerine rağmen Alman ve İtalyan faşizmleri arasında bile birçok fark vardır. Sadece Hitler ve Mussolini değil, Franko ve Salazar, Tsankov ve Metaxas, Rıza Pehlevi ve Pinochet de aynı faşizm ailesinin üyesidirler.

Tarihsel faşizmin bir kolu zaten Bulgaristan ve Yunanistan’da olduğu gibi askeri faşist rejimlerdir. Georgi Dimitrov kendi ülkesindeki Tsankov diktatörlüğünü klasik faşizmden ayıran özellikleri, kitle hareketine dayanmayıp darbeyle yukarıdan aşağıya gelmesi, emperyalist güçlerin kontrolü, finans kapitalin gelişmemişliği (vb.) ile açıklamıştı.

Soğuk Savaş döneminde iktidardaki faşizmin tipik biçimi, Bulgaristan’la aynı kategoride yer alan, fakat kısmen farklı özellikler de taşıyan askeri faşist diktatörlüklerdi. Yoğun olarak Latin Amerika’da görülen bu tür rejimler Asya’dan Afrika’ya birçok kıtada görüldüler.

Ardında ABD emperyalizminin bulunduğu 12 Eylül rejimi, benzeri dünyanın birçok ülkesinde görülen orta şiddette darbelerden biridir. Daha şiddetlileri Endonezya, Şili ve Arjantin faşist cuntalarıdır.

Düşmanının adını yanlış koyanlar hedefi tutturamazlar.