Barış Akademisyeni Hazel Başköy: “Bu hukuksuzlukta rol alan herkesi mahkemede sanık sandalyesinde göreceğim”

“Bana yaşatılanlar hiç kimseye yaşatılmasın, bu isimler akılda tutulsun diye tüm bu hukuksuzlukta rol alan hiç kimseyi affetmeyeceğim. Hepsini, o mahkeme salonunda sanık sandalyesinde göreceğim ve o okuldan diplomamı alacağım. Bu haksızlık, hukuksuzluk ve kötülük onların ‘dava’sı, bunlarla sonuna kadar mücadele etmekse benim davam...”

Barış Akademisyeni Hazel Başköy: “Bu hukuksuzlukta rol alan herkesi mahkemede sanık sandalyesinde göreceğim”

Bir “suç”tan kaç soruşturma açılabilir? Üstelik de beraat ettiğin bir “suç”tan… Ortada bir suç olmadığı halde, öğrencilik hakların nasıl elinden alınır; pasaportuna nasıl el konulur? Tüm bunları yaşamak zorunda kalan Barış Akademisyeni Hazel Başköy ile konuştuk.

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan birçok akademisyen gibi siz de idari ve cezai soruşturmalarla karşılaştınız. Ancak sizin durumunuzu ilginç kılan bir nokta var. Hem idari hem de cezai soruşturmalarda “bir suç oluşmadığı” kararı verilmesine rağmen yükseköğretim kurumlarına girişiniz yasaklandı, eğitim hakkınız elinizden alındı. Şimdi de yurtdışında bulunuyorsunuz. Bu süreci kabaca özetleyebilir misiniz?

11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna duyurulan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacısı akademisyenlerden biriyim. İmzadan sonra, Araştırma Görevlisi olarak çalıştığım Ufuk Üniversitesi’nde 27 Ocak 2016 tarihinde bir idari soruşturma açıldı. İşlendiği iddia edilen “suç”, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinde gösterilen disiplin suçlarından hiçbirine tüm unsurları ile uymadığından, herhangi bir disiplin cezasın��n uygun olmayacağına karar verildi. Böylece süreç kapandı. Daha doğrusu, ben öyle sandım. Çünkü soruşturmanın üzerinden iki yıl geçtikten sonra eğitim hakkım elimden alındı, hakkımda birçok soruşturma açıldı.

Ufuk Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi iken, aynı zamanda Anadolu Üniversitesi’nde de doktora yapıyordum. Anadolu Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Turgut Özal Üniversitesi’nde göreve başlayan, ancak bu üniversitenin 15 Temmuz’dan sonra “FETÖ ile bağlantılı” olduğu gerekçesiyle kapatılması üzerine -kişisel eşyalarının bile alınmasına izin verilmeden- görevine son verilen Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk, Ufuk Üniversitesi’nin Şubat 2018 tarihinde açtığı Profesörlük kadrosuna başvurmuş; ancak kazanamamış. Bunun üzerine kadroya hak kazanan hocayı, jüride yer alan hocaları ve üniversite yönetimini hedef alarak İdare Mahkemesi’nde dava açmış. Dava dilekçesini ise “akademik ve bilimsel olarak yeterliliğe sahip olduğu halde haksızlık yapıldığı” üzerine değil, barış imzacısı olmamla ilişkilendirmiş, beni “terörist” ilan etmiş; çalıştığım üniversitenin de işime son vermeyerek “teröre destek” sunduğunu, kendisinin sırf bu nedenle kadroya alınmadığını iddia etmiş. Bununla da kalmamış, 8 yıl önce hak kazandığım Araştırma Görevlisi kadrosunu, “üniversite içinde örgütsel yapının korunması” gibi akıl almaz bir suçlamayla gerekçelendirmeye çalışmış.

Bu suçlamaları neye dayanarak yapmış?

“Birisi” tarafından kendisinin ev adresine posta yoluyla gönderildiğini iddia ettiği üç sayfalık bir mektuba… Mektupta, üniversite yönetiminin Prof. Dr. Gülen Elmas Arslan’ı ve beni kadroya almasına gerekçe olarak “terör” sunulmuş, büyük ve koyu harflerle ALEVİ, KÜRT olduğumuz yazılmış. Sendika.Org, Gazete Duvar, Mukavemet Dergi’nin içinde yer aldığı çeşitli yasal kuruluşlarda yayımlanan 10 Ekim Ankara Katliamı, Ethem Sarısülük’ün öldürülmesi, Cumartesi Anneleri, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile ilgili yazılarım/röportajlarım, “PYD ve YPG’ye methiyeler düzdüğüm” iddiasıyla mektuba iliştirilmiş. Hatta Suruç’taki çadır kentlerde yaşayan çocuklar için gerçekleştirdiğimiz şenlik dahi “terör faaliyeti” şeklinde sunulmuş.

Biz de bunları yapan Rıdvan Karluk aleyhine, Ufuk Üniversitesi’nde Bölüm Başkanımız -aynı zamanda Rektör Yardımcısı- olan Prof. Dr. Mehmet Tomanbay ve Prof. Dr. Gülen Elmas Arslan ile birlikte, hukuka aykırı davranışlarından dolayı manevi tazminat davası açtık. Bununla birlikte ben ve Gülen Elmas Arslan ayrı ayrı suç duyurusunda bulunduk.

Davayı kazandınız mı?

Dava iki yıldır sürüyor, henüz sonuçlanmadı. Ancak Rıdvan Karluk, kendisine dava açacağımız ihtimalini hiç düşünmemiş olacak ki, mektubun kendisine ulaşma şekliyle ilgili başlangıçta söylediği şeyleri “düzeltme” ihtiyacı duydu. İlk başta bu mektubun, posta yoluyla isimsiz/imzasız bir şekilde yazıldığını ve kendisinin Küba’da olduğu üç haftalık süre zarfında ev adresine yolladığını iddia etmişti. Ancak davadan sonra bu iddiasını değiştirerek, mektubun kendisine, Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapan bir öğretim üyesi tarafından e-posta yoluyla gönderildiğini iddia etti ve mahkemeye bazı ekran görüntüleri sundu. Hatta mektupta yazılı olanların, aynı öğretim üyesi tarafından dönemin dekanı huzurunda da kendisine sözlü olarak iletildiğini iddia etti. Ancak hem o öğretim üyesi hem de dönemin dekanı, bu iddiaların gerçeği yansıtmadığına dair savunma yaptılar. Hatta e-posta gönderdiğini söylediği öğretim üyesi, söz konusu e-posta adresinin kendisine ait olmadığını belirtti.

Bu mektubun, Anadolu Üniversitesi’nde yaptığın doktoraya da etkisi oldu yanlış bilmiyorsam… Oradaki süreç nasıl işledi?

Rıdvan Karluk, bu mektubu, YÖK’e, BİMER’e, CİMER’e, Emniyet Müdürlüğü’ne ve Anadolu Üniversitesi’ne de yollamış. Bu yüzden defalarca soruşturma geçirdim. Ama sadece mektubu yukarıda saydığım kurumlara göndermekle kalmamış. Aynı zamanda tez danışmanlarıma da ulaşıp benim “terör örgütü üyesi” olduğuma dair iftiralarda bulunarak, danışmanlığa son vermelerini istemiş. Belki de en acısı, bilim insanı olduğunu iddia eden bu tez danışmanlarımın, sorgusuz sualsiz, üstelik haber bile vermeden, danışmanlığıma son vermeleri oldu.

Neden bunun Rıdvan Karluk’tan dolayı olduğunu düşünüyorsunuz?

Anadolu Üniversitesi’nde tez danışmanını seçemiyorsunuz maalesef, sistemden otomatik atanıyor. 1.Tez Danışmanım atandığında, kendisini tanımıyordum. Araştırdığımda, Para ve Banka alanında çalıştığını öğrendim. Bense Diyarbakır-Sur üzerine tez yazıyordum. Alanlarımız örtüşmediği için birlikte çalışma imkânımız yoktu. Bu gerekçeyle yeni bir danışman atanması için dilekçe yazdım. Dilekçeyi üniversiteye vermeden önce etik sorumluluk gereği kendisine uğradım ve durumu anlattım. Beni çok sıcak karşıladı ve buna gerek olmadığını, tez izleme komitesine çalışma alanıma uygun bir üyenin atanarak bu sorunun çözülebileceğini söyledi. Böylece bu sorunu çözmüş olduk ve iki yıl uyumlu bir şekilde çalıştık.

Ancak iftiralar devreye girdikten sonra, tez üzerine konuştuğumuz bir gün, “Senin yabancı dilin nasıl, yani puanların falan yeterli mi?” diye sordu birden. O anda Rıdvan Karluk ile görüşmüş olduğunu düşündüm. Çünkü Rıdvan Karluk’un dolaşıma soktuğu iftira ve yalan dolu o mektupta, ALES ve YDS puanlarım uydurulmuş ve doktora için yetersiz olduğu iddia ediliyor ve Anadolu Üniversitesi doktora programına nasıl kabul edildiğimin sorgulanması gerektiği de yazıyordu. Puanımı söylediğimde, “Puanın var yani?” sorusu da gelince, o an anladım ki, o mektup artık o odada.

1.Tez Danışmanım, bu konuşmadan kısa bir süre sonra sabahın çok erken bir saatinde arayarak, benimle artık çalışamayacağını bildirdi. Gerekçe olarak ise konuya hâkim olmadığını, tez izlemelerinde kendini kötü hissettiğini belirtti. Yaklaşık iki yıldır birlikte çalıştığımızı, tez konumun başından beri aynı olduğunu hatırlatarak, beni neden kabul ettiğini, kendisiyle çalışmaya neden ikna ettiğini sorguladığımda ise özür dışında bir şey duymadım.

“Bu tezin başlığından Diyarbakır’ı çıkar, hatta Diyarbakır’ı tezden çıkar”

Sonra yeni bir danışman mı atandı?

Evet, öyle oldu. Ben Anadolu Üniversitesi’ne tez danışmanımın kurum dışından atanmasını talep eden bir dilekçe yazdım aslında. Ama talebimin reddedildiğini ve Ağustos 2018’de yeni bir tez danışmanının atandığını öğrendim. Tıpkı 1.Tez Danışmanım gibi 2.Tez Danışmanım da tanımıyordum. Kendisine e-posta yazarak, daha önce tez danışmanımdan kaynaklı mağdur olduğumu, araştırma konuma vakıf olmayan biriyle çalışmanın ikinci bir mağduriyete neden olabileceğini belirttim ve beni bırakmasını talep ettim. Kendisinin İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat alanında çalıştığını, yoksulluk ve göç konularında çalışmaları olduğunu, bu yüzden çalışma alanlarımızın farklı olduğunu söyleyecek bir durumun olmadığını belirtti ve bu talebimi reddetti. Ben de yüz yüze konuşmak için Eskişehir’e gittim. İlk görüşmemizde o da çok sıcak karşıladı beni. “Niye Diyarbakır çalışıyorsun, Diyarbakırlı mısın, Kürt müsün, eski danışmanın neden bıraktı seni?” gibi soruları içeren uzun bir sorgudan sonra benimle çalışabileceğini, tezimin çok güzel bir tez olacağına inandığını söyledi. Birlikte yol almaya karar verdik. Zaten benim için başka bir yol da yoktu…

Çokça konuşarak karar kıldığımız Ülke İçinde Yerinden Edilme ve Kentsel Dönüşüm Süreci Bağlamında Mülksüzleşme ve Mülksüzleştirme: Diyarbakır Suriçi Monografisi başlığı ile Ocak 2019’da 3. kez tez izlemeye girdim. Bu, 2.Tez Danışmanım gözetiminde girdiğim ilk tez izlemesiydi. 2.Tez Danışmanım, tezimin içeriğinden dolayı Sosyoloji Bölümü’nden bir Misafir Öğretim Üyesinin de komitede yer almasını istemişti. Normalde 3. tez izleme olmasına rağmen, yeni danışman ve yeni tez izleme komitesi üyeleri nedeniyle en başa dönmek zorunda kalmıştım.

Bu son izleme, diğerlerinden çok daha sert ve yaralayıcıydı. Sunuşa başladıktan kısa bir süre sonra ne konu kalmıştı ne başka bir şey. İlk sözü alan Misafir Öğretim Üyesi, hem tezin başlığına hem de içeriğine karşı çıkarak şöyle dedi: “Bu tezin başlığından Diyarbakır’ı çıkar, hatta Diyarbakır’ı tezden çıkar; başka bir şey yap. Böyle bir zamanda bu tezi okul içinde herhangi bir memur görse, bize terörist der. Milletin diline düşeriz. Açık söyleyeyim, ben korkuyorum.”

Bunun üzerine 2.Tez Danışmanım, birlikte oluşturduğumuz içeriği sanki daha önce görmemiş gibi bir anda bana bağırmaya başladı ve “Bunu buraya nasıl yazarsın, ben buna asla müsaade etmem” gibi laflar etti. Ben, neye uğradığımı anlamaya çalışırken Misafir Öğretim Üyesi, danışmanımın bu tavrından aldığı cesaretle, tüm “naifliğini” kaybetti ve beni tehdit edercesine, “Değişecek bu, Diyarbakır olmayacak, yoksa bırakırım seni” dedi. Danışmanım da “Merak etme hocam sen, buraya şerh düşüyorum ‘konu değişecek’ diye, değişmezse ben de bırakırım” diyerek Misafir Öğretim Üyesine destek çıktı. Durumu açıklamaya çalışırken sözüm kesildi, bağırışlar arasında kaldım. Sakin kalmaya çalışırken kendimi bir anda daha önce hiç görmediğim bir halde, komite karşısında ağlarken buldum. Sonra, “Bunların karşısında nasıl olur da ağlarım ben?” diye kendime öfkelendim ve panik atak geçireceğim korkusuyla nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Sakin kalabilmek için ilaç almıştım, kavga edemediğim için öfkem bana patlamıştı. Toplantı bitmişti, fakat ağlamaktan kendimi alıkoyamıyordum. Çünkü uğradığım haksızlık karşısında ilk kez kavga edememiş, ilk kez konuşamamıştım. Böyle bir şeyi daha önce yaşamadım; kendimle aram bozuldu o gün.

Koridora çıktığımda danışmanımın, ‘başarılı’ olduğumu gösteren tez izleme tutanağına, “tez konusu değişecektir” notunu iliştirerek, tutanağı teslim ettiğini gördüm. Hem başarılıydım, hem de konu değişmeliydi; ne tuhaf… Bir başka tuhaflık da danışmanımın odadan çıkıp yanıma gelmesiyle oldu: “Neden ağladın? Çok kızdım sana” diyerek, sarıldı bana, bağrına bastı, başımdan öptü. Ben, yine neye uğradığımı anlamaya çalışırken, “Ben de seni akıllı sanıyordum, bilerek yaptım, kiminle çalışacağımızı anlayalım istedim; belli oldu, bununla bu konu çalışılmaz” dedi. Neydi gerçek, kimdi bunlar, bu oyunlar niyeydi; anlayamadım…

Danışmanlığını bırakmadı yani…

Son davranışlarından ötürü ben de öyle sanmıştım. O gün odasına gittik, sakinleşmem için elinden geleni yaptı, sonra “Hadi gel, biraz değişiklik yapalım” dedi ve o tez izleme sonrası çalışmaya koyulduk yeniden. Ancak Ankara’ya dönüp talep edilen değişiklikleri yaptıktan bir ay sonra, ara izleme için tarih ayarlamaya çalışıyordum ki, o dönemki Enstitü Müdürü tarafından aranarak, 2.Tez Danışmanımın benimle çalışmaya 10 gün önce son vermiş olduğunu öğrendim.

Kendisini defalarca kez aramama rağmen yanıt alamadım. Haber vermeksizin beni neden bıraktığını bilmeye hakkım olduğunu mesaj yoluyla ilettiğimde ise “Bana dürüst olmadın” yanıtını aldım. Yani “terör örgütü üyesi” olduğum iddiasına inanmış, dürüstlüğümü sorguluyor. İnanılır gibi değildi… Kendisi danışmanım olduğu süre boyunca bazen “Eski danışmanın seni niye bıraktı?” diye sorar; verdiğim cevaptan sonra da öfkelenerek “Dava etsen kazanırsın, var mı öyle öğrenciyi baştan alıp sonra yarı yolda bırakmak. Yerinde olsam senin üzerinden kazandığı danışmanlık parasını söke söke alırdım ondan. Üstünden bir sürü para kazandı. Ha bak şunu da söyleyeyim, benim çok öğrencim olduğu için senden para kazanmıyorum, bunu bil” diyordu.  Kendisi adına utanç verici olan şeylerden biri, bu cümleleri kuran kişinin, beni arayıp “Danışmanlığını bırakıyorum” demekten aciz olmasıydı. Ama tavsiyesine uyup hem kendisi, hem de 1.Tez Danışmanım hakkında, görevi kötüye kullanma suçundan işlem başlattım; sonucu bekliyorum.

Neden bunun arkasında da Rıdvan Karluk’un olduğunu düşünüyorsunuz?

Çünkü Rıdvan Karluk, danışmanlığımı yapmış olan bu iki tez danışmanımla da yaptığı yazışmalara dair bazı görüntüler sundu mahkemeye. Bu yazışma görüntülerine göre, danışmanlarımdan her ikisi de Rıdvan Karluk’un iftira dolu paylaşımları sonrası sorgusuz sualsiz danışmanlığa son vermişler.

Danışmanlığımı bıraktıktan aylar sonra 1.Tez Danışmanıma telefondan mesaj yazıp “Karluk’tan gelen e-posta üzerine mi bıraktınız beni?” diye sormuş, yanıt alamamıştım. Sonra odasına gidip sorduğumda ise “Karluk’tan e-posta aldım, fakat ne yazmış diye açıp okumadım bile. Karluk eskiden burada hocaydı; fakat artık değil. Üniversite dışından gelen bir e-posta sonuçta, ciddiye almadım” demişti. Peki neden bıraktınız, diye sorduğumda ise “Açık söyleyeyim, konudan dolayı bıraktım. Bu tezde hata yapabilirim diye düşündüm” şeklinde gerekçelendirmişti.

“Yanlış anlamayın ama Kürt müsünüz?”

Peki, yeni bir tez danışmanı mı atadılar tekrar?

2.Tez Danışmanımın da danışmanlığımı bırakması üzerine, Mayıs 2019’da gerçekleşmesi gereken tez izleme toplantısı için Enstitü Müdürlüğü’ne başvurdum ve kurum dışı bir tez danışmanı atanmasını talep ettim. O dönemki Enstitü Sekreteri ise şöyle dedi: “Dert etme, dilekçen yönetim kurulunca onaylandı, danışman talebin kabul edildi. Her şeyden haberdarız, müdür de biliyor rektör de; fakat seni orada yazılanlardan yargılamak üniversitenin işi değil. Bize ne! Hakkında bir hüküm var mı, yok mu biz ona bakarız ki varsa bile eğitim hakkın var. Cezaevlerinde bile sınav yapıyoruz biz sonuçta” dedi. Böylelikle, Nisan 2019’da Ankara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden Doç. Dr. Ferda Dönmez Atbaşı, -talebim üzerine- tez danışmanım olarak atandı.

Bu güzel habere sevinip Mayıs ayında gerçekleşecek tez izlemesi için hazırlanırken, dönemin Enstitü Müdürü tarafından, hakkımda henüz açılmamış; fakat açılacak olan bir soruşturmaya binaen, tez izlemesine giremeyeceğim yönünde bilgilendirildim. Soruşturma açılmadan, savunma yapmadan ve soruşturma sonuçlanmadan kazanılmış tüm öğrencilik haklarımın (kurum dışı atanan tez danışmanının ve belirlenen tez komitesinin reddi, tez izlemesinin iptali, Erasmus hakkımın iptali vb.) engellendiğini Sosyal Bilimler Enstitüsü Öğrenci İşleri Müdürlüğü’nden şifahen öğrendim. Elbette bu karara karşı avukatlarım aracılığıyla itiraz ettim; fakat hukuksuzluğa engel olamadım.

Enstitü Müdürü ile defalarca telefon görüşmesi yaptım. Kendisi bana, “Kızım, ben seni de tanımıyorum, onu da. Kim haklı, kim haksız bilemem; ama rektörlüğü ve bizi tehdit ediyor. ‘Teröriste doktora diploması mı vereceksiniz’, diyor. Yani anla bizi de. Diyarbakır-Sur mu çalışıyormuşsun ne, tezinle ilgili şeyleri bir yolla bana, olur mu?” dedi. Ben de teze dair yazdıklarımı kendisiyle e-posta aracılığıyla paylaştım.

Birkaç ay sonra kendisine e-posta yoluyla tekrar ulaşmayı denediğimde ise enstitüden ayrıldığını, artık başka birisinin bu görevi yürüttüğünü öğrendim. Ben bu sorunu çözmeye çalışırken, 22 Nisan 2019 tarihinde Anadolu Üniversitesi tarafından posta yoluyla tarafıma gönderilen (Yeni Tez Komitesi talep dilekçemi teslim ettikten bir gün sonrasına ait 12 Nisan 2019 tarihli) bir evrak geldi. Evrakta “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığım için tanık ifadesine başvurulduğu ve sunulan bilgi, bulgu ve deliller neticesinde PKK/KCK/YPG/PYD terör örgütüne yardım ve desteğimin olduğu, örgüt adına faaliyette bulunduğum, örgütle yoğun bağlantılarım bulunduğu ve hatta örgüte üye olduğum iddia ediliyordu.

Ufuk Üniversitesi’ndeki idari soruşturmada suç oluşmadığı kararı verilen imza olayından dolayı bu sefer de Anadolu Üniversitesi’nde soruşturma açıldı yani…

Aynen öyle oldu. Bu soruşturmaya avukatımla birlikte katıldım. Tesadüfe bakın ki avukatım, soruşturmacı Mesut Aygün’ün yıllar önceki öğrencisiydi. Vaktiyle, “hukuk nasıl olmalıdır”ı anlatan Mesut Aygün, o gün tüm hukuksuzluğuyla oradaydı.

Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi imzalı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atmış olmamdan kaynaklı Ufuk Üniversitesi’nde soruşturma geçirdiğimi, dolayısıyla bu soruşturmanın mükerrer olduğunu, imza metnini Anadolu Üniversitesi adıyla imzalamadığımı belirttim. İmzanın üzerinden üç yıl geçtikten sonra açılan bu soruşturmanın, bizzat kendisinin ifade ettiği üzere Rıdvan Karluk tarafından gönderilen haksız, hukuksuz, gerçekle örtüşmeyen bildirim üzerine baskı yoluyla gerçekleştiğinin tarafımca bilindiğini söyledim.

Bir “hukukçu” olan Mesut Aygün, hakkımdaki iddialara ilişkin emniyet tarafından gerçekleştirilmiş tek bir soruşturma veya dava bulunmazken, hiçbir bilgi, bulgu ve delil yokken, isimsiz-imzasız bir mektuba dayanarak terör örgütüne yardım ve desteğimin olduğu, örgüt adına faaliyette bulunduğum, örgütle yoğun bağlantılarım bulundu��u ve hatta örgüte üye olduğum iddiası ile beni sorguladı. Soruşturmasına, “Yanlış anlamayın ama Kürt müsünüz?” sorusuyla başlayan bu kişi, soruşturma süresince sorduğu soruların bir kısmını kayda geçirdi, bir kısmının ise kayıt dışı kalmasını tercih etti.

Soruşturma sonrasında Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Bülent Günsoy’un 26 Haziran 2019 tarihli yazısı ile “Yükseköğretim Kurumu binalarına girmemin yasaklandığını, karar kaldırılıncaya kadar öğrencilikle ilgili işlemlerimin askıya alındığı”nı öğrendim.

Karara itiraz ettiniz mi?

Elbette, çünkü soruşturma sonuçlandırılmadan hüküm verildi. Mevzuata göre idari soruşturmanın, iki aylık sürede tamamlanmış olması gerekiyor. Oysa hakkımdaki soruşturma, iki aylık süreyi doldurmuş olmasına rağmen sonuçlandırılmamıştı. Biz de 3 Temmuz 2019 tarihinde dilekçe vererek, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 13. maddesine göre soruşturmanın 15 gün içinde sonuçlandırılması gerektiğini, bu süre içerisinde bitirilmeyen disiplin soruşturmalarının zamanaşımına uğrayacağını belirttik. Ayrıca yükseköğretim kurumu binalarına girmenin yasaklanması ile ilgili bir Danıştay kararına dayanarak bu hükmün tarafıma uygulanmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu belirttik. Ek olarak, soruşturmanın uzatılmasına dair Anayasa’nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin bağlayıcı hükümlerini hatırlattık. Ancak avukatlarım aracılığıyla gönderdiğim tüm dilekçeler gibi, buna da yanıt alamadım.

Bunun üzerine 7 Ağustos 2019 tarihinde, Eskişehir 1. İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma talepli dava açtık. Mahkeme, Anadolu Üniversitesi’nden soruşturma evraklarını talep etti; fakat üniversite bu talebi, “soruşturma henüz devam ediyor” seklinde yanıtladı. İdare Mahkemesi de “davanın incelenmeksizin reddine” karar verdi.

Bu kararı, istinafa taşımayı düşünürken, 17 Ağustos 2019 tarihinde Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından Ankara’daki ev adresime bir tebligatta bulunulduğunu, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan soruşturma kapsamında Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne ifadeye çağrıldığımı, ifadeye gitmezsem hakkımda yakalama kararı alınacağını öğrendim. Söz konusu tarihte eğitim nedeniyle Almanya’da olduğum için, avukatım aracılığıyla ifadeye gidemeyeceğime dair mazeret bildirdim. Dosyanın içeriğine ise “gizlilik” kararı nedeniyle ulaşamadım. Süreç hâlâ devam ediyor.

“Ne burada ne de başka bir okulda, sana doktora yaptırtmayacağız”

Ama bu arada “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye attığın imza nedeniyle yargılandığın davadan da beraat ettin sanırım…

Aslında hakkımda açılmış tek soruşturma ve dava, Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzalamış olmamla ilişkiliydi. İstanbul 37.Ağır Ceza Mahkemesi, yetkisizlik kararı verip dosyayı Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi’ne; Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi de yetkisizlik kararı vererek dosyayı tekrar İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermişti.  Dava süreci 13 Mart 2019 tarihinde başlamış olup, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 23.09.2019 tarihli kararı ile hakkımda BERAAT ile sonuçlandı. Söz konusu beraat kararı 21 Ekim 2019 tarihinde kesinleşti.

Bu beraat kararı, Anadolu Üniversitesi’ndeki soruşturmanın seyrini değiştirmedi mi peki? Sonuçta suçsuz olduğun mahkeme kararıyla da kesinleşmiş oldu.

Beraat kararı sonrası UYAP Vatandaş Portalı’ndan dosyaya gelen-giden evrakları incelerken, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı tarafından, Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimliği’ne 11 Ekim 2019 tarihinde gönderilen bir dilekçeyi gördüm. Şöyle diyordu: “Öğrencimiz Hazel Başköy’ün Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi Bildirisine imza atması sebebiyle hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır. Soruşturmanın sonuçlandırılabilmesi için ilgili hakkında tesis edilen yargı kararına ihtiyaç bulunmaktadır.” Bunun üzerine, 24 Ekim 2019 tarihinde avukatım aracılığıyla Anadolu Üniversitesi’ne bir dilekçe eşliğinde hakkımdaki beraat kararını gönderdim. Soruşturmayı sonuçlandırmak için karara ihtiyaç duyduğunu belirten rektörlük, karara rağmen soruşturmayı sonuçlandırmayarak işlediği suçlara bir yenisini daha ekledi, yani suçta istikrar sağladı.

Keyfilik, hukuksuzluk ve suçta istikrar bunlarla da sınırlı değil. Anadolu Üniversitesi’ne dilekçe yazıp yeni bir doktora başvurusu için ihtiyacım olan yüksek lisans transkriptini talep ettim. Bu dilekçeme de yanıt alamayınca, okulu ısrarla arayışım sonrası, devam eden soruşturmadan kaynaklı herhangi bir evrak alamayacağımı öğrendim. İstediğim evrakın doktorayla bir ilgisi yoktu, yıllar önce mezun olduğum yüksek lisans transkriptiydi; fakat onu bile vermediler. Okula girişim yasak olduğundan, okula iletilmesi gereken bazı evrakları arkadaşlarım aracılığıyla gönderdiğimde ise devam eden; fakat aktif olmayan öğrenciliğime rağmen, “O artık bizim öğrencimiz değil, herhangi bir şey talep edemez bizden” cümlesini ilettiler. Yani, “Ne burada ne de başka bir okulda, sana doktora yaptırtmayacağız” dediler.

Sizce neden hakkınızda böylesi iddialarda bulundu Rıdvan Karluk?

Bence bunun temel olarak iki nedeni var. Birincisi, kadroya alınmamasının hıncını çıkarıyor ve bunun için beni kullanıyor. İkincisi, kendi geçmişini temize çekmeye çalışıyor. İlkini zaten anlattım, ikincisini de şöyle özetlemeye çalışayım: “FETÖ/PDY terör örgütü ile ilişkili” olduğu iddiasıyla kapatılan Cihan Haber Ajansı’na verdiği bir röportajda, Koza İpek Holding ve bünyesindeki şirketlere kayyum atanmasına tepki gösteriyor Rıdvan Karluk. Bunun yanında “FETÖ/PDY terör örgütünün finansal destek sağlama amacıyla açıldığı” iddiasıyla kapatılan Turgut Özal Üniversitesi’nde çalışmış. Dolayısıyla kendi geçmişini de böylece aklamaya çalışıyor bence.

“O okuldan diplomamı alacağım”

Şu ana kadar, hep kötü şeylerden bahsettik. Ama son zamanlarda bazı olumlu gelişmeler de yaşandı sanırım. Onları da paylaşır mısınız bizimle?

Bildiğiniz üzere, Anadolu Üniversitesi eski rektörü Şafak Ertan Çomaklı, sağlık gerekçesi ile istifa ettiğini duyurmuştu. Sonrasında ise bunun bir istifa değil Cumhurbaşkanlığı tarafından görevden alma olduğunu öğrendik. Bunun üzerine, bana tüm bu hukuksuzluğu yaşatan Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’ne, soruşturmanın acilen neticelendirilmesi ve öğrencilik haklarımın iade edilmesi konusunda avukatım tekrar dilekçe yazdı. Ardından da CİMER’e şikâyet edip rektörlük hakkında, “görevi kötüye kullanmak”tan suç duyurusunda bulunduk. Bunun sonucunda, 15 aydır engellenmiş olan öğrenciliğime, eğitim hakkıma tekrar kavuştum.

Öğrencilik haklarınız iade edildiğine göre Anadolu Üniversitesi’ndeki eğitiminizi tamamlamayı düşünüyor musunuz?

Evet, Anadolu Üniversitesi’nden diplomamı mutlaka alacağım. Ancak şu sıralar bir de pasaport sorunu yaşıyorum. Şu an bulunduğum ve eğitimime devam ettiğim Almanya’da, Türkiye konsolosluğunda vekâletname çıkarma işlemi esnasında pasaportumun, Rıdvan Karluk’un sebep olduğu bir idari soruşturma nedeniyle Ekim 2019’da, yani ben Almanya’ya geldikten üç ay sonra, iptal edildiğini öğrendim. Bunun üzerine, vizemin bitmesine üç hafta kala pasaportuma el koyuldu. Pasaportumu geri alabilmek için dava açtık, sürecin bir ana önce sonuçlanmasını bekliyoruz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

“Barış” talebiyle attığım imzayı ve yine “barış” talebiyle yazdığım yazıları referans alarak beni “terörist” ilan eden, açtığım davayı kendisine “hakaret” olarak görüp hakkımda bir de hakaretten suç duyurusunda bulunan, “Bana dava açamazsın” diyerek avukatımı baroya şikâyet eden, duruşmalarda avukatıma hakaretler savuran, iftira dolu mektubu göndererek iletişim kurduğu herkesi eyleme geçmesi konusunda baskılayan, yaşadığım bu hukuksuz süreci haberleştiren gazetecileri tehdit eden Rıdvan Karluk’a; çalıştığı okulu, geçirdiği soruşturmayı, yazdığı yazıları, ajansları, ilişkilendiği insanları referans alarak, tıpkı bana yaptığı gibi “şucu” demeyi çok isterdim. Fakat bunu diyen kişi ben olmayacağım. Varın siz koyun adını; kimdir bu Rıdvan Karluk? Kimsenin kendisini sorgulamasına izin vermeyen, herkesi tehdit eden bu Rıdvan Karluk gerçekten kimdir? Bütün bu kötülük kimin fikriydi, kim kimi yarı yolda bıraktı, kim bu “dava”yı sattı; henüz bilmiyorum. Fakat öğreneceğim. Bana yaşatılanlar hiç kimseye yaşatılmasın, bu isimler akılda tutulsun diye tüm bu hukuksuzlukta rol alan hiç kimseyi affetmeyeceğim. Hepsini, o mahkeme salonunda sanık sandalyesinde göreceğim ve o okuldan diplomamı alacağım. Bu haksızlık, hukuksuzluk ve kötülük onların “dava”sı, bunlarla sonuna kadar mücadele etmekse benim davam…

Haksızlığa, hukuksuzluğa uğramış herkesin sesimi duyması ve çoğaltması dileğiyle…

Söyleşi: Özay Göztepe

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur