Sınıf mücadelesi, sendikalar ve yeni saldırı süreci

Pandemi sürecinden ve ekonomik krizden çıkmanın yolunu, işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırı olarak gören devlet ve sermayeye karşı sendikaların işçi sınıfının kazanılmış haklarını korumadaki rolü daha da artmaktadır

Sınıf mücadelesi, sendikalar ve yeni saldırı süreci

1990’lerdan bu yana sendikal yoğunlukta yaşanan düşüş, sendikaların bugünü ve geleceği üzerinde önemli tartışmalar yapılmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, sendikaların hayatta kalma mücadelesi verdikleri iddia edilmektedir. Bu gelişmelerin nedeni olarak da yapısal faktörler olarak açıklanmaktadır. Bu faktörler genellikle; “neoliberalizm uygulamaları”, esnek ve güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma vb. uygulamaların yaygınlaşması gibi birtakım söylemlerle güçlendirilmektedir. Yüzeysel bakıldığında oldukça ikna edici görünen bu söylemler şüphesiz yeniden gözden geçirmeye muhtaçtır. 1990’lardan bu yana yürütülen burjuva sendikacılık anlayışı sonucu ortaya çıkan işbirliği ve verimlilik esasına göre ortaya konulan “sosyal diyalog sendikacılığı anlayışları” sendikaları eski gücüne kavuşturmak yerine sendikaları işçilerin dahi güvenmediği örgütlere doğru dönüştürme eğilimindedir. Bugün varlıkları ve yoklukları arasında ince bir çizgide duran bu sendikacılık anlayışının eleştirisi için sendikaların yapısını yeniden tartışmak gerekmektedir.

Kapitalist üretim süreci içerisinde sermayenin daha az zamanda, daha az emekle, daha düşük ücretle, daha çok artı-değer üretme çabasına karşılık, emek gücünün öncelikle çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme, çalışma süresini azaltma ve ücretini artırma hedefi ön plana çıkmaktadır. Emek gücü kendisi için eyleme geçtiğinde, sermayenin üretkenlik ve verimlilik esaslı üretim hedefi sekteye uğratılmaktadır. Bu bağlamda emek-sermaye çelişkisine dayanan kapitalist üretim sürecinin analizinde, Marx’ın Felsefenin Sefaleti’nde anlattığı üzere, kendinde sınıf ve kendisi için sınıf ayrımı büyük önem taşımaktadır. Bu durum, aslen üretim ilişkilerindeki yer tutması itibarıyla ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfı ile toplumsal bir kategori olarak işçi sınıfı arasında ciddi farklılıklara işaret etmektedir. Ekonomik koşulları gereği kendinde sınıf durumunda olan işçi sınıfı, toplumsal-siyasal konumu bağlamında kendisi için sınıf durumundadır. Dolayısıyla, kendinde sınıf ve kendisi için sınıf durumları, bir konum farkını ortaya koymaktadır. Bu süreç bir aşama ya da merhale olarak değerlendirilemez. Kendisi için sınıf ilk önce mücadeleyi içeren bir kavramdır. Emek gücünü satan işçiler ekonomik ve sosyal haklarını kazanıma dönüştürmek, sömürüyü sınırlandırabilmek adına ilkin işçiler arasındaki rekabeti sonlandırmak ve harekete geçerek şalteri indirmek zorundadır. Bu durumu sağlayabilmek adına bir örgüte ihtiyaç duyduğunda ilk ortaya çıkan adım tarihsel olarak sendika olmaktadır. Emeğin hem sermayeyle süregiden hak mücadelesinin bir sınıf mücadelesine dönüşebilmesinin ilk adımı olarak ve ekonomik ve siyasal olarak işçi sınıfının ilk örgütlenme zemini olan sendika ortaya çıkmaktadır. Sendikalar, bilindiği üzere kapitalist üretim süreci koşullarında emek ve sermaye kategorilerine göre biçimlenen sınıflar arasındaki hak mücadelelerinde, bu ilişkileri yerine göre düzenleyici ve işçilerin ücretlerini yüksek tutmak amacıyla bir araya gelerek oluşturdukları toplu pazarlığın derli toplu yapılmasını sağlayan örgütler olarak tarih sahnesine girmiştir. Sendikaların bugün işlevleri ücret ve çalışma koşullarına ilişkin sınıf çıkarlarını savunmak, üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde sınıfın örgütsel davranışlarını geliştirmek, sınıf savaşımının kurumları olarak etkinlik göstermek olarak anlaşılmalıdır.

Ancak kuruluş amacı ekonomik hedeflerin ötesine geçmeyen sendikaların varlığı akılda tutularak bu durumun kapitalizmin İngiltere’de yeni geliştiği dönemin ürünü olan Çartist harekette olduğu gibi emek gücü satıcısı olan işçilerin daha yüksek ücret ve daha iyi şartlarda çalışması ile yetinen anlayış olduğunu bilmek gerekir. Ancak sendikal mücadelenin tek bir tipi olmadığı İngiliz trade-union’culuğunun yanı sıra sınıf mücadelesini merkeze alan, Fransa’daki sınıf mücadeleleri süreci göz önüne alındığında “devrimci sınıf sendikacılığının” da olduğunu bilmek gerekir. İşçi sınıfının mücadelesinin boyutları itibarıyla sendikalar, pazarlık kurumu olmasının yanı sıra mücadele örgütleridir.

Sınıf sendikacılığı

Bugün sendikal mücadelenin farklı formları karşımızdadır. Sınıf sendikacılığının, reformist sendikacılık ve burjuva sendikacılığından farklılığının anlaşılması gerekmektedir.

Reformist sendikacılık, sosyal demokrat bakış açısıyla paralel olarak, sınıf mücadelesini kısmi iyileştirmeler için elzem olarak kabul etmektedir. Ancak ekonomik mücadele ve siyasal mücadele arasında da keskin bir ayrıma gitmektedir. Bu çerçevede sendikaların görevi, işçi sınıfının ekonomik koşullarının iyileştirilmesi ile sınırlandırılmaktadır.

Burjuva sendikacılığı ise kapitalist sınıfın üstünlüğünün kabulünü öngörmekte, sendikaların siyasi iktidar ile birlikte hareket etmesi ve hatta kapitalist sınıfın çıkarına hizmet etmesi gerektiğini savunmaktadır.

Sınıf sendikacılığı ise ekonomik mücadele ve siyasal mücadele ile arasındaki ayrımı aşmayı hedefleyen, işçi sınıfını kendinde sınıf konumundan kendi için sınıf konumuna geçirecek bir sınıf mücadelesi stratejisidir. Buna göre ekonomik mücadeleyi veya ekonomik hak ve istemleri küçümseyen bir strateji olarak algılanmaması gereken sınıf sendikacılığı, ekonomik hak ve istemlerin özünde siyasal bir nitelik taşıdığını ve bu özü açığa çıkarmaya yönelmek zorundadır. İşçi sınıfının kendiliğinden mücadelesini siyasallaştırma görevi devrimci sınıf partisinden ziyade sendikaların görevidir. Çünkü bu mücadele sınıfın kendisi için sınıf olma yolunda başlangıç adımlarıdır.

“Sendikaların iktisadi ve siyasi mücadelelerinin organik bir bütünlük ifade etmesi, emeğin sermayeye karşı yürüttüğü sınıf mücadelesinde bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır” (Losovsky, send.üzerine 187).

Sendikaların ekonomik temelli mücadeleleri, kısa vadede işçi sınıfının çalışma saatleri ve ücretler gibi günlük çıkarlarının savunulmasını içermekte, sermayenin daha fazla artı-değer elde etme arzusuna yönelik olarak gerçekleştirilen işgününün uzatılması, işçinin emek gücünün değerinin düşürülmesi, emeğin verimliliğinin artırılması mücadelelerinin yanı sıra işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırılara karşı da direnişi ve mücadeleyi gerektirir. Sınıf mücadelesi, emek gücü piyasasında siyasi iktidarların, işçi sınıfı aleyhine yapmaya çalıştıkları reformlara karşı da örgütlü direnişi kapsamaktadır. “Bu bağlamda iktisadi mücadele, işçilerin daha iyi yaşam koşullarına ulaşması açısından elzem olarak görülmektedir” (Losovsky, send.üzer.sy 23).

Ekonomik ve siyasi mücadele ilişkisi

Sendikaların siyasi hedefleri ise, uzun vadede gerçekleştirilen siyasal eylemler ve örgütlenmelere ek olarak işçi sınıfının eğitimi sürecini tanımlamaktadır. Bu amaçla, sendikaların “işçi sınıfının örgütlenme ocakları olarak” işlev görmesi ve “işçilerin … daha bilinçli bir biçimde hareket etmeyi öğrenmeleri amaca yönelik her toplumsal ve siyasal hareketi desteklemeleri” hedefi ön plana çıkmaktadır (K.Marx, ücret fiyat kâr, sol yayınları 2008: 153).

Sendikal örgütlenmede kullanılan en etkin aygıt grevdir. İşçi sınıfının harcadığı emek gücünün karşılığını talep etme hakkı ve iş güvencesinin yanı sıra, kriz döneminde yaşanan ve veya yaşanacak olan devletin ve sermayenin saldırılarına tepki göstermenin bir yöntemi olarak da grev kavramı ortaya çıkar. Amaçlarına ve uygulama biçimlerine göre, hak grevi, dayanışma grevi, genel grev ve siyasal grev, farklı mücadele biçimleri olarak sayılabilir. “Çıkış nedenleri açısından örgütlü ve kendiliğinden grev; güttüğü amaçlar açısından iktisadi ve siyasi grev; uygulanan mücadele yöntemlerine göre saldırı ve savunma grevi olarak sınıflandırılmaktadır” (Losovsky, 1993: 88–89).

Grev esnasında emek sermaye çelişkisi kitlelerin nezdinde netlik kazanırken, siyasi iktidarın polisi, yargısı ve basınıyla tüm boyutları ortaya çıkmaktadır. Grev, devletin üzerine örttüğü şalı indiren en önemli argümandır. Bu nedenle siyasal iktidara karşı mücadelede grev çok önemli bir silah olarak karşımıza çıkmaktadır. Grev işçilerin siyasal eğitiminde de önemli bir yer tutmaktadır.

Emeğin ilk ve esas örgütlenmelerinin bir biçimi olan sendikaların değerlendirilmesinde, siyasal mücadele örgütü olan sınıf partisi ile sendikaların kuracağı ilişkinin de belirlenmesi önemlidir.

Buna göre iktisadi ve siyasi mücadelelerin bütünleştirilmesi ve sendikaların gündelik mücadeleden ve pazarlık örgütlenmeleri olmaktan öteye geçebilmesi, siyasi organlara dönüştürülmesi ancak sınıf partisinin dolayımı ile mümkün olabilir.

Sınıfın temsilcisi olan siyasal parti örgütlenmesi öncelikle açık ve geniş bir sınıf mücadelesinin önkoşuludur. Diğer bir deyişle, politik sınıf mücadelesinin “en kesin, en tam ve en doğru ifadesi” partilerin mücadelesidir (Lenin, sy. 152–155 Sendikalar Üzerine, İstanbul: Sorun Yay.)

İşçilerin sendikalar vasıtasıyla sermayeyle giriştiği günlük iktisadi çatışmalar böylelikle siyasi bir zemin kazanmakta; mücadele bir sınıf mücadelesine dönüşmektedir. Siyasi parti, işçi sınıfının ekonomik temelli mücadelesini siyasallaşması sürecinin yanı sıra politik ajitasyon ile mücadelenin bir üst boyuta tırmandırmanın ve siyasal iktidara karşı mücadelenin yegâne aracıdır. Emek-sermaye çatışmasının sınıf mücadelesinin bir üst boyutu olarak zuhur etmesi için sınıf sendikacılığı olmazsa olmaz koşul olarak ortaya çıkmaktadır. Sendikalar, salt ekonomik temelli mücadelenin yanı sıra bu mücadelenin siyasallaştığı süreçte gerekli adımları atmak zorundadır. Bu nedenle ekonomik ve siyasal mücadele “birbirinden ayrılması mümkün olmayan” unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Sendikalar ve yeni saldırı süreci

Kapitalist sistemin SSCB yıkıldıktan sonra işçi sınıfının kazanılmış haklarına karşı saldırıya geçerek işçi sınıfının aleyhine burjuvazinin lehine birçok saldırı programı ile karşımızda durmaktadır. Maliyetlerin asgari düzeye indirilmesi için üretkenlikte artış, ücretlerde ve sosyal harcamalarda düşüş biçiminde gerçekleşmekte olan bu tür programlar, işçi sınıfının kazanımlarını yok etmeye yöneliktir.

Günümüzde sınıf mücadelesinin gerilediği bir süreçte sendikaların konumu da sorunlu hale gelmektedir. Sermayenin yürüttüğü emeğin kazanımlarına yönelik saldırı projesi, devletin sendikalara yönelik politikalarında da yeni boyutları ortaya çıkarmaktadır. Buna göre, devletin işçi sınıfı örgütleri ile ilişkilerinde ciddi bir değişim söz konusudur. Burjuva sendikacılığı olarak daha önceden kullanılan form, bugün içerik olarak aynı fakat biçimsel olarak farklı bir modele evrilmiş görünmektedir. Bu modele “sosyal diyalog sendikacılığı” denilerek meta mübadelesinin bir gereği olarak işçilerin pazarlık kurumu olmalarının ötesinde devletin karar alma yapıları ile iç içe geçmiş çıkarlar üzerinden yürüyen bir modele dönüşmektedir.

Savunulan sosyal diyalog modeline göre devletin ekonomik politikalarının oluşturulması sürecinde “çıkar grupları” arasında üst düzeyde bir işbirliğini hedeflemektedir. Yani üst düzey işveren örgütleri ile üst düzey işçi konfederasyonları sermayenin gelecekteki çıkarları adına devletle bağlantılı olarak işbirliği örgütü olarak somutlanmaktadır. Sendikaların, reformcu politikaların kurumsallaşması yoluyla sermayenin gelecekteki çıkarları güvence altına alınmaktadır. Bu anlamda kapitalist sistemin üretim, yeniden üretim sürecine doğrudan katkı da bulunan yapılar olması hedeflenmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfının geniş bir kesimini temsil eden merkezileşmiş bir sendikal yapının konfederasyon düzeyinde bir üst örgüt olarak sermaye birikimini güvence altına almak için gerekli olan siyasi istikrarın sağlanabilmesi için siyasi ve iktisadi tavizler vermesi garantilenmektedir. Bu model sendikaları işbirliği kurumlarına dönüştürmekte, emek-sermaye çatışmasını erozyona uğratmaktadır. Sosyal diyalog modeli, işçi sınıfının sendikal örgütlenmelerinin sınıf çatışmasında oynadığı rolü sınırlandırmada yahut sendikaların etki alanını yeniden tanımlamada, kapitalist devletin bir aracı olarak işlev görmekte; sendikaların işçi sınıfının ekonomik ve siyasi çıkarlarını gözetmek sürecindeki asli görevlerini engellemeyi hedeflemektedir.

Ekonomik krizin ve pandemi sürecinin yükünü işçi sınıfına yüklemek adına emek gücünün değerinin düşürülerek kâr oranlarının düşme eğiliminin belirli bir seviye de olsa kontrol edilebilmesi için, işçi sınıfı aleyhine emek piyasasında reformlar hedeflenmektedir. İşçiler git gide kötüleşen koşullarda çalışmaya mecbur bırakılmakta, esnek çalışma vb. tipte uygulamalar artırılmaktadır. Bu amaçla mevcut sendikaların işyerlerindeki gücünün azaltılması, emek yoğunluğunun artırılması, ücretler üzerinde baskı uygulanması, işçilerin sendikal birliğinin parçalanması, esnek çalışma adı altında emek piyasasının kuralsızlaştırılması ve toplu haklar yerine işverene liyakatin pekiştirilmesi üzerinden bireyselliğin özendirilmesi amaçlanmaktadır.

Bugünlerde gündeme getirilen kalkınma paketinde yer alan reformların içinde en kapsamlılardan biri sosyal güvenlik sistemi reformudur. Kıdem tazminatının kapitalist tarafından ödenmesini ortadan kaldırmakta, biriken kıdem tutarları fonlar üzerinden yönetilerek finans sermayesinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir. İşçi mücbir sebep olmadan bu fondaki parasını alamamakta, mücbir sebep dahilinde sadece biriken kıdemin yüzde onluk kısmını alabilmektedir. Ayrıca kıdem tazminatını 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanlar için hariç tutarak kuralsız çalışmayı zorunlu hale getirmektedir. Bu pakete ilave olarak da getirdiği belirli süreli hizmet sözleşmesi ile işçinin çalıştığ�� 2 yıllık bir süre sonunda işten doğrudan çıkartılması ve bu süreçte herhangi bir ihbar tazminatı veya kıdem tazminatı talep etmesi mümkün olamamaktadır. Bu kalkınma paketi, emek gücünün değerinin düşürülmesi sonucu, kapitalist sistemin üretim maliyetlerinin asgari düzeye indirilmesini hedeflemektedir. Geçmişte yapılan uygulamalar olarak emeklilik yaşının yükseltilmesi, emeklilik için gerekli prim günlerinin artırılması, emeklilik ücreti hesaplanma biçiminde yapılan değişikliklerle ücretlerin düşürülmesi sağlanmıştı. Bugün ise kıdem tazminatının yozlaştırılarak yok edilmesi “kalkınma paketi” kapsamında gündeme gelmektedir.

Esas olarak bilinmelidir ki kıdem tazminatı ne işverenin işçiye bahşettiği bir ödeme ne de devletin işçiye sağladığı ilave bir haktır. Kıdem tazminatı emek gücü değerinin ödenmemiş kısmıdır. İşçi gelecekte toplu ödeme alabilmek adına şimdiki zamanda emek gücünün bir kısmından feragat etmiştir. SSK primleri ve işsizlik sigortasında olduğu üzere. Bu nedenle bu alan sınıf mücadelesinin yeni bir boyutunu önümüze getirmektedir.

Sonuç olarak kapitalist üretim sürecinin ve toplumsal dönüşümün belirleyicisi olarak işçi sınıfı, en temel mücadele aygıtı olan sendikal örgütlenme vasıtasıyla niceliksel üstünlüğünü nitelikli bir direnişe dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu noktada sendikanın siyasi konumlanışı ve mücadelesinin içeriği, işçi sınıfının siyasi partisi ve elbette devlet ile kuracağı ilişki ile belirginleşmektedir.

Bunun yanı sıra sendikal örgütlenmelerin, ekonomik mücadele ve onun siyasallaşması sürecini bünyesinde birleştirerek hareket etmesi, sendikal mücadelenin başarısında belirleyicilik arz etmektedir.

Pandemi sürecinden ve ekonomik krizden çıkmanın yolunu, işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırı olarak gören devlet ve sermayeye karşı sendikaların işçi sınıfının kazanılmış haklarını korumadaki rolü daha da artmaktadır.

İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin, sınıf sendikacılığı-burjuva sendikacılığı çizgisinde salındığı bu süreçte sendikaların çubuğu sınıf sendikacılığından yana bükerek davranması kendi varlık nedenlerini korunması için de gereklidir. 15-16 Haziran gibi bir deneyimin yol göstericiliğinde haklar korunabilir ve bir adım ileriye gitmenin olanakları ortaya çıkabilir.