Kimlik meselemiz

Tıpkı sınıf gerçeği gibi, bu ülkenin kimlik gerçekleri de ortak düşmana karşı büyümek için bir dezavantajı değil aslında ciddi bir imkânı işaretlemektedir. Sınıfsal kimlikle, diğer kimliklerin çatışacağı değil, ortaklaşacağı bir zemin daha olasıdır

Kimlik meselemiz

Kimlik, gerek bir “öz”, gerek inşa edilen bir varlık gerekse de dayatılan bir “canavar” olarak çokça tartışılan bir kavram. Bilhassa da Türkiye gibi tekçi bir kuşatmayla hayatların etrafının sarıldığı çok kimlikli bir ülkede asla eskimeyen, hararetini her daim muhafaza eden bir olgu. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinin en gerilimli, (olumlu ve olumsuz manalarda bir meczetme ile) yıkıcı meselesi olan Kürt gerçeğiyle, kimliğin baskılanmasının yarattığı kısa devreler bu coğrafyada iyi deneyimlenmiştir. Ki hem Cumhuriyet’in hemen öncesinde hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında başka kimlik bunalımları da bu coğrafyayı derinden sarsmış ve düzenlemiştir (burada “düzenleme” tabiri bir olumsuzluğa atıftır). Ancak henüz tam bir ders alınabilmiş değildir.

Burada “ders”i alacak odak olarak da salt devleti kast ediyor değiliz, nesnemiz ondan daha çok “muhalefet”tir. Zira devlet, varlık gereği olarak Kürtlükle ya da kendi paradigmasını tahribat ya da en azından tahrifle tehdit eden herhangi bir oluş karşısında evvela kendini muhkemleştirmekle mesuldür. Onun ilk aklına gelecek olan, ısrar edeceği dayanak noktası budur yani. Süreç içinde gevşeme yahut tam çözülme kendini dayatacaksa da bu son olabildiğince ertelenir. İşin devlet cephesindeki doğası budur.

Bir sorun ve silah olarak kimlik

Son günlerde daha çok feminizm meselesi, özellikle de sert “trans aktivist –TERF” polemikleri eliyle gündeme gelse de bu yazıda kimlikler ve onların getirdiği sorunlar, görevler ve olanaklar üzerine daha geniş bir açıdan bir bakış atma çabası içinde olacağım.

Laz kimlik hareketi içinde yer alan bir sosyalist olarak bu “kimlik belası”nı çocukluğundan beri benliğinde derinden hisseden biri olduğumu da okuyucuya belirteyim veya hatırlatayım. Her ne kadar “bizim sol”un sosyal medyadaki özensiz, “popüler” lügatinde “Lazlık”, Tayyipçilikle yapışık, rant ehli ve nefret edilmesinde, ırkçı saiklerle aşağılanmasında hiçbir mahsur görülmeyen bir kimlikse de bunu ilgililerin cehaletine ve siyasal geriliklerine, şımarıklıklarına verip geçiyoruz.

Kimlik sorunu, katmanlı bir mesele. Kimliğin hem devlete hem de devletin hayatın içindeki formu olan hâkim kimliğe karşı konumu, kimliğin insanın kendi iç dünyasındaki yeri, ezilen kimliğin sınıfsallıkla ilişkisi vesaire nesnel ve öznel bir yığın problem biriktirir.

Kişinin kimlik sorunuyla baş etme yönündeki tercihi de (baş eğme, uyumlanma, yok sayma ya da isyan) bu problemin bireyin hayatındaki dozunu belirler. Toplumun hayatındaki dozaj ise tek tek kişilerin hissiyatıyla ilişkilenmez, gömülen, bastırılan er geç bir düzeyde tekrar geri gelecek ve hayatın bir meselesi olacaktır. Örnekleri sonsuzdur.

Zira kimlik, insanın ta kendisidir. İnsanın kendini inkârı birkaç nesil sürebilse de, egemenlerin tam bir başarıyı sağlayamadığı noktada inkarın bir kimlik ikrarına ve mücadelesine dönüşmesi kaçınılmazdır. Burada bir izzet-i nefis, bir hesap söz konusudur. Bu çığlığı görmezden gelen, zamanla sessizce görünmezleşecektir. Ah vah edişler anlamsız, sonuçsuzdur.

Kürdün, kadının ya da Alevinin hesabı kadim bir hesaptır. Sitemle, ricayla, yetinmeyle, ufak değinilerle, ertelenmeyle geçiştirilebilir, örgütlenebilir meseleler olmadığı apaçık ortada olan bu gerçeklere yoldaşlık edecek olan, bu ezilenlerle samimi bir biçimde hesap sorma arkadaşlığı mesaisine girecek olan bir sol gerek.

İşte sosyalist hareketin, kimlik meselesi bağlamında sorunu da silahı da buradadır. Aynı sorun ve silah kimlik hareketleri için de geçerlidir. Ne ki ikisi arasında sık sık kavga, hor görme tercih ediliyor olsun.

Kimlik hareketlerinin kendi kimlik meseleleri etrafına surlar örüp, bu meselelere yönelik mülkiyetçi yaklaşımları, “uzmanlaşma” hevesleri bir sorundur. Meselelerin konuşulma bağlamı dahi, kendini bu politik alanın yegâne öznesi olarak atamışlar tarafından “yasaklanma” ile örselenmiştir. Öyle ki kimi özneler açısından ortada bir politik mesele değil, bir kariyer planı ya da kişisel bir hınç sahası söz konusudur. Dost, düşman ayırmadan, herkesi, “en yakınındakini” dahi hoyrat bir düşmanlık kontenjanına lâyık gören bir kafayla karşı karşıyayız.

Ancak, bu büyüklenme performansının, hareketler özelinde ciddi ölçüde “kökler”i de imleyen soldan miras alınmış olduğu da bir gerçektir. Tartışma kültürü zayıflığı, sorunları fark etmedeki isteksizlik, kolay düşmanlaşma solun da bir sorunu. En ufak ayrılıkları bile, sırf kendi “özgün” çizgisini belirginleştirmek için derinleştirme çabası sosyalist hareketin bir alamet-i farikası. Bunun utanç verici ve yakıcı sonuçları ’80 öncesi Türkiye devrimci hareketinde en acı biçimde görüldü.

Faşizme karşı birleşmesi gerekenler birbirine hırs biriktirerek kavgaya tutuştular ve neticede hapishanelerde ve mezarlarda buluşabildiler. Mezkûr problemin, hacmen son derece küçülmüş olan Türkiye solunda hâlen aşılabilmiş olduğu da söylenemez.

Bu “küçülme” problemi üzerinden de kimlik meselelerinin solda yarattığı kafa karışıklığı ve travmalara doğru bir yol açabiliriz. Tüm dünyada olduğu gibi – fakat dünyanın geri kalanının aksine devrimci damarın daha diri kaldığı – Türkiye’de de Marksizm – Leninizm itibar kaybına uğradı, kitlevi yönden zayıfladı. Bu düşme trendi tüm hızıyla ülkemizde sürmektedir. Vaziyet, beş, on yıl öncesinin dahi gerisindedir.

Artık elde “geleneksel” olarak tutulan alanlarda bile bir kayıp riski görülmekte ve kimi alanlar da (mahalleler, üniversiteler) yitirilmiş durumdadır. Ya da şu an tablo böyle görünmekte, Hareket, hareketsizlikle sakatlanmakta.

Hâl böyle olunca, artık “ana akım”laşmış kimlik hareketleri ile sosyalist hareket arasında hem bir gerilim hem bir benzeşme/uyumlanma sancısı yükselmekte. Yeni bir durum da değil bu. PKK’nin yükselişinden itibaren, erimekte olan sola yönelik üstlendiği “hamilik” ya da “abilik” rolü durumu, varlıkları bulandırmıştır. Tersi durumda olan vaziyet, tam aksi bir seyre süratle dalınca karmaşa kaçınılmaz hâle geldi.

Sosyalist hareketin tüm tarafları, Kürt hareketiyle bir biçimde yeni ilişki tanımları geliştirdi. Kimi tamamen tabi oldu, kimi büsbütün kendini ayırdı, kimiyse “gerilimli/ eleştirel bir dostluğu” tercih etti. Hepsinin de hem Kürt hareketinin hem ülkenin ve onun siyasal atmosferinin, hem de solun kendi gerçekleri sebebiyle kimi olumsuz neticeleri oldu.

Bu olumsuz sonuçlar şüphesiz, tek başına bir siyasal odak olarak hemen hemen hiçbir şey ifade etmeme, şovenleşme yahut liberalleşme riskleri/ eğilimleri olarak sayılabilir. Büyümek için başka herhangi bir odağa uyumlanma (sadece PKK’ye değil, bu fasılda sol için CHP’ye de) kısa vadede kimi politik kazanımlar elde ettirse de sonun özgün bir siyasi küme anlamından ricat, soyunma olduğu açıktır. Aslı varken kimse taklidine bakmaz.

Günümüzde bu kimlikler meselinde tek başlık Kürtler de değil üstelik. 15 Temmuz sonrasında en diri muhalif odak olarak duran kadın hareketi, LGBT hareketi gibi başlıklar da var. Bu çizginin son zamanlarda ayyuka çıkan kendi iç problemleri bir yana, solla da sorunları olduğu ayan beyan ortada. Kimini haklı, kimini abartılı ya da düpedüz itibarsızlaştırmaya yönelik, saf düşmanlık motivasyonuyla ileri sürülmüş olarak gördüğümüz bu sorunlar da solun krizleri listesinde birer satır başıdır.

Burada da tıpkı solun Kürt hareketiyle olduğu gibi ilişkilenme, irtibatlanma türleri söz konusu. Fakat var olan tartışmaların mahiyetinin Kürt devrimcilerle girilen polemiklere göre çok daha niteliksiz, hatta yer yer “depolitize” olduğu da aşikâr.

Bir tarafın niteliğine, diğer tarafın daha çok (dağınık olmasına ve neredeyse sadece “bir gün” ortaya çıkmasına karşın) niceliğine atıfla karşısındakini küçümsediği bu siyasal iklimde sağlıklı politik çıktıların elde edilememesi de şaşırtıcı olmasa gerek. Aynı şey Kürt hareketiyle ilişkilenimde de söz konusudur dedik. Ama yine de teoriyi tartışma, pratiği değerlendirme, siyaseten yaklaşma hâlen güçlü bir eğilimdir. Belden aşağı vuruşlar daha azdır ya da vurulacaksa da daha özenli vurulmaktadır diyebiliriz.

Öyle görünüyor ki, sol kimlikleri sınıf savaşının bir silah(arkadaş)ı hâline getirmekte şimdilik pek başarılı olamamış, meselenin daha çok “sorun” tarafıyla boğuşmak durumunda kalmıştır.

Sınıfla bölmek(!)

Okur, bu ara başlığın tersinin gündeme getirilmesine aşinadır. Ne demek istediğimi aşağıda açıklamaya çalışacağım.

Kimlik sorunu, sadece solun ya da “marjinal” görülen akımların değil, artık genel Türkiye siyasetinin de bir sorunu, temel gerçeği. Türkiye, AKP’li uzun yıllarda üç büyük kimliğe göre siyaseten bölünmüş durumdadır: Türk-İslam kimliği, Türk-Cumhuriyetçi (Kemalist/ Laisist) kimliği ve Kürt kimliği.

Bu büyük kimliklerin çarpıştığı arenada artık epeydir sınıfın esamisi okunmuyor. Bu uzun yılların, bunalımların bizi buraya sürüklediği bir sonuçtur (yeni bunalımdır). Bununla nasıl baş edilebileceği, bu durumun nasıl yenilebileceği ya da bundan nasıl faydalanılabileceği ise bir soru(n)dur.

Üstelik ortada öyle donmuş bir tablo da yoktur aslında. Kimlik hareketlerinin özü gereği olan pragmatizm eliyle yer değiştirmelerle süreç hâlen devinmektedir. Başka bir cephede olan MHP ve bir kısım ulusalcı, AKP’nin milliyetçi söylemi/ eylemi şedidleştirmesiyle diğer cepheye iltihak etmiştir. MHP’nin kendini yaşatmak için zorunda kaldığı yer değiştirme sonucunda büyük bir toplam (kısmen kimlik de değiştirerek) İyi Parti adıyla “Türk-Cumhuriyetçi” kalede kalmıştır. Fakat bu kümede CHP’nin HDP’yle olan ilişkilerinde yer yer baş gösteren ve İyi Parti’nin hoşuna gitmeyen “karmaşa” ve karşı kümedeki yüksek milliyetçilik dozu Akşener çizgisinin kafasını karıştırmaktadır.

Yani, hâlâ bu saflaşmalarda değişiklikler olabilir.

Başka bir odaksa (Saadet) kimliğini hiçbir biçimde değiştirmeden CHP-İyi Parti cephesine müttefik oldu. Buraya yeni Gelecek ve Deva Partileri de eklenebilir. HDP ise kendi başına bir çizgi olmakla birlikte hem hacmi hem politik niteliği gereği düzen siyaseti içindeki AKP karşıtı cepheye en azından “yardımcı” olmada bir mahsur görmüyor. Yine de bu saflaşmada her açıdan en çok mağdur olanın HDP olduğu da açık. Hem siyaseten tamamen hayattan silinmeye çalışılan, hem de destek attıkları tarafından dahi cüzzamlı olarak etiketlenen HDP, bir “satılma” riskiyle her zaman karşı karşıyadır. O da onun siyasal talihidir ve bunu bilerek siyasetini etmektedir.

Zira, düzen safında her ne kadar şiddetli görünen bir saflaşma olsa da ortak/vazgeçilemez tutkalın milliyetçilik olduğu bir düzlemde ve AKP’nin bunu kendi lehine hep ustaca kullandığı bir iklimde HDP “burjuvaların/ devlet fraksiyonlarının siyaset sahnesi”nde yalnız kalmaya mahkumdur. Hareket alanı da son derece kısıtlanmış durumdadır.

Bu kimlikler platformunda sosyalist hareketin çok büyük bir bölümü de ya CHP kümesinde ya da HDP saflarında kendine bir yer bulma uğraşında. Ya da ikisinin arasında bir yerde. “Pop-Kemalizm”in de Kürt hareketiyle tam uyumlanmanın da sosyalist harekette epeydir süren trendler olduğu tartışmasız. Dahası, buralara doğrudan kapılmayan kimi hareketlerde bile Kemalizan eğilimler ortadadır. Kemalizm’e dair herhangi bir tartışmada daha Kemalistler ağzını açmadan Kemalizm/ Kemalist savunusuna geçen sosyalistlerin varlığı bu ülkenin gerçeği örneğin.

Tıpkı PKK’den daha çok “Apocu” olan solcuların var olması gibi yani. Bunlar da doğal sonuçlardır. Ama doğal sonuçlar, doğru sonuçlar anlamına gelmiyor. Bir madalyonun iki yüzü olan şovenizm ve liberal etki tehditlerinin ikisine birden uyanık olmadan, sosyalist hareketin kendi özgül ağırlığını, özgün varlığını koruyabilmesi mümkün değil. Bu politik cendereden çıkmak için yalnız kendi ideolojik meşruiyetine güvenmek gerekiyor.

Bu meşruiyet çizgisinin de temeli sınıf siyaseti elbette. Kimlik siyasetleri etrafında bölünmüş Türkiye’de bu tabloyu parçalayacak yegâne güç, kimilerinin kulağına eskimiş hikayeler gibi geliyor olsa da sınıfsal bir perspektiftir. Tabii ki sadece perspektif yetmiyor, bir mücadele azmi, uyanıklığı da gerek. Fakat şimdilik atıllıkla işaretliyiz.

Kırk sene önce bu ülkede bir düşük yoğunluklu iç savaşın tarafı olabilecek güce erişmiş olan devrimci hareketin şimdi yoksulları zengin AKP’lilere kaptırmış olması şüphesiz ibret verici. Sol hareketlerin içinde olanların sınıfsal formasyonunun “görece iyi durum”da olan insanlardan mürekkep olması da bir veri. Giderek bir “aydın” hareketine evrilen bir denklemdeyiz.

İş, aş umanların bir yerlerden umut beklemesi son derece normal. İslam yahut milliyetçilik/ Kemalizm burada artık daha çok bir süsten ibarettir. Tüm bu siyasi iklimin neticesinde meydana gelen yozlaşmanın, bireycileşmenin, faydacılığın da işleri son derece zorlaştırdığı ortada. Fakat, sürekli krizlerle sarsılan bu politik gerçeklikte sosyalistler ve sosyalizm için hiçbir umudun olmadığını kimse söyleyemez.

Mevzu, umutsuzluğu ya da sahte umutları bertaraf edecek gerçek bir umut, alternatif olabilmekte. Bu görülmediği müddetçe de bir hegemonik odak görülmediği sürece yani bugüne dek yaşanan her anlamda toplumsal/ siyasal tavsamanın, çürümenin derinleşeceği sözü bir kehanet sayılmaz.

Kıdem tazminatına bile gözlerin dikildiği, hak gasplarının sonunun gelmediği, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu, durumu görece iyi olanların madden proleterleşme evresine girdiği, işsizliğin intiharlar çoğaltarak durmadan büyüdüğü bu ülkede bir ihtimal değil, bir gerçek var. Örgütlenme olanağının gerçekliği.

Ve tıpkı sınıf gerçeği gibi, bu ülkenin kimlik gerçekleri de ortak düşmana karşı büyümek için bir dezavantajı değil aslında ciddi bir imkânı işaretlemektedir. Sınıfsal kimlikle, diğer kimliklerin çatışacağı değil, ortaklaşacağı bir zemin daha olasıdır.

Yeter ki hem Türkiye devrimci hareketinin hem dünya sosyalist deneyiminin geçmiş olumlu, olumsuz pratikleri, yenilenmiş, genişletilmiş, olabildiğince kusursuzlaştırılmış ikinci, üçüncü baskıları yapılamayacak donuk kitaplar olarak görülmesin. Gereken dersler, gereken ciddiyette alınsın. “Yeni normal”den de katkılarını, gıdalarını alarak.

Bu çıkmaz sokağın önündeki duvarı yıkacak, bu ezen ile ezilenin yalanla dolanla “sahte dostluğu”na zemin hazırlayan siyasal atmosferi ezilenler lehine bölecek olan tek güç sınıf kini ve onunla çelikleşen siyasal iradedir.

Ezilenlerin farklı ırmaklarla yürüyen kinleri, aynı kavganın deltasında birleşmeli. Hayatın kendisi birleşmek gerektiğini gösterecektir zaten.