Kayıp halka 87’liler (II): (Yükseliş ve düşüş)

Dişle tırnakla, kanla canla yeniden ve yeniden kazanıyorduk kaybettiklerimizi; sanki bir kez daha kaybetmek için... Derneklerin, canlı forumları andıran katılımcı, çoğulcu ve birleştirici atmosferi yavaş yavaş solup gitti. Gruplarımız birbirinden afili "ilkelerinin" peşine takıldı, arkalarından gelen olup olmadığına aldırmadan. Herkes kendi küçük tarlasının steril ve çorak topraklarına çekildi. Etraf ıssızlaştı. Renkler soluklaştı... Ve her şeyin bir sonu vardı

Kayıp halka 87’liler (II): (Yükseliş ve düşüş)

Önce yöntemsel bir not. Bu çalışma vakanüvistik bir yöntemle yazılmıyor ne de bir kronoloji dökümüdür. Bir anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Öğrenci hareketinin en önemli merkezi olan İstanbul’u ve İstanbul Üniversitesi’ni merkeze alan, yaşanmışlık ve tanıklıklar üzerinde yoğunlaşarak dönemin genel çizgilerini yakalamaya çalışan bir yöntem izledim. Türkiye çapında yaygın eylemler oldu ve İstanbul’da yaşananlar da burada anlatılanlardan ibaret değildir. Olayların genel bir dökümünü yapmak gazeteciliğin ve tarihçiliğin alanıdır; burada dönemin ruhunu yansıttığına inandıklarımla sınırlayacağım kendimi. Bir de “bilmem kaç nolu politbüro bildirgesi” kıvamında yazılar yazmaktan da okumaktan da bıktım. Bu tarihi, bildirgeler değil, insanlar yaptı; meziyetleri zaaflarıyla kanlı canlı insanlar; o hikayeler 35 yıl sonra -hala!- gün yüzüne çıkmayacaksa ne zaman çıkacak?

O halde başlayalım.

Yükseliş

14 Nisan öncesi ve sonrası dönemlerin farklarını, bugün 20 yaşında olan bir üniversitelinin gözünde nasıl canlandırabiliriz?

16 Mart 1987’den birkaç gün önce, üç devrimci yapıdan arkadaşlarla 1980 sonrasında ilk kez 16 Mart anması yapma planıyla toplantı yaptık. Elbette yasadışı bir anma olacaktı, pankart açılmayacaktı vb. Eylem, saygı duruşu, bir konuşma ve bombanın patladığı yere karanfiller bırakma biçiminde planlandı. (16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atılarak, sekiz devrimci genç katledilmişti.) GKB’li arkadaşlar erken buldular ve katılmadılar, biz (Militan Gençlik) ve Dev Yol’cu arkadaşlar eylemi gerçekleştirdik; doğaldır ki, 25-30 kişilik topluluğun çoğunluğu Dev Yol’cuydu. (GKB’nin tutumu genelleşip bir çizgi haline dönüşseydi bunu tartışabilirdik, fakat süreçte devrimci bir çizgide konumlandı GKB, öyleyse 1987 16 Mart’ı için öyle uygun görmüşler, hepsi bu.) Bu eylem 16 Mart Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin cunta sonrasındaki ilk anmasıdır, fakat başkaca işaret ettikleri de vardır. Bu teklifin henüz derneklerde ele alınamayacağı ilk hemfikir olunan başlıktı toplantıda. Pek çok nedeni vardı bunun. Bu öneri Yarıncılarla içinden çıkılmaz yeni tartışmaların kapısını aralayıp zaten yıpranan ilişkileri iyice gerebilirdi. Nihayet dernekler ve dernek kitlesi henüz böylesi bir eyleme hazır olmayabilirdi, ama devrimci gençlik örgütleri kendileri yapabilirlerdi eylemi, yaptılar da. 1987’nin o meşhur karlı Mart’ında 25-30 kadar devrimci genç anmayı gerçekleştirdiler.

1988 16 Mart’ına bambaşka bir tabloyla ulaşıldı. Konu İstanbul’daki bütün derneklerde tartışıldı, hatırladığım “eylem yapılmasın” diyen tek bir dernek bile yoktu, yerellerin kararı İÖDP’de merkezi karara dönüştü ve 500 civarı öğrencinin katılımıyla anma gerçekleştirildi. Polis izlemekle yetindi, müdahale olmadı.

Bir buçuk ay sonra ise dönemin ilk üniversite işgali gerçekleşti, 28 Nisan 1988’de İÜ Rektörlük binası işgal edildi. Sivil polis bir kadın arkadaşa laf atmıştı. Büyüyen gerilim Rektörlüğün işgaliyle sonuçlandı. Bu, işgallerin ilkiydi.

İşgalden iki gün sonra 1988 1 Mayıs’ı, cunta sonrası ilk kez yasadışı gösteriyle sokakta kutlanan 1 Mayıs oldu. (Bir önceki yıl Emek Sineması’nda kutlanmıştı.) Galatasaray Meydanı’ndan yürüyüşe geçen yaklaşık bin kişilik kitle Taksim girişinde saldırıya uğradı, çatışma ara sokaklara yayıldı. Gözaltına alınanlar arasındaydım, bizzat Emniyet Müdürü Ünal Erkan’ın talimatıyla falakaya yatırıldım eski Beyoğlu Karakolu’nda.

1989 16 Mart’ı ise, bu kez Aksaray’dan Beyazıt’a yürüme biçiminde kararlaştırıldı derneklerde.  Yaklaşık bin öğrenci yürüyüşe geçti Aksaray’dan. Grubun önü Laleli’de Kimya Fakültesi önünde kesildi. Çatışma çıktı ve bir polis otosu ters çevrildi kitle tarafından. Bu eylemde de gözaltına alındım. Karakola götürülürken polisin kolumu gevşek tutmasından yararlanarak üzerimdeki anorak ceketin içinden sıyrılıp kaçtım. Polis elinde ceketle kalakalmıştı. Fakat iki sokak aşağıda büyük bir polis grubunun içine düştüm, bu defa kaçamadım. Kaçma maceramın hüsranla sonuçlanması başıma epeyce dert açtı Gayrettepe’de…

Aynı yılın (1989) 1 Mayıs’ında ise çatışmaların ölümle sonuçlandığı eşiğe geldik. Bunlara değiniyorum çünkü, örneğin 1 Mayıslarla öğrenci hareketi arasında, dönemin moda tabiriyle “Çin Seddi” yoktu, öğrenci hareketi bütün dönemlerde 1 Mayısların önemli bir bileşeni oldu. Keza toplumsal muhalefetin militan ve kitlesel yükselişi tüm bileşenlerin karşılıklı etkileşimi temelinde ve birlikte ele alınırsa dönemin bütünlüklü bir resmi çizilebilir. 89 baharında Türkiye çapında iki milyon işçiyi alanlara döken, Türkiye işçi sınıfı hareketinin o güne dek gördüğü en kitlesel eylemler sürüyordu. Kamu emekçilerinin örgütlenme çalışmaları başlamıştı. Ve Kürdistan’da ilk serhildanlar patlak vermişti. 1 Mayıs bu tabloda kutlandı.

1989 1 Mayıs’ında, deyim uygunsa İstanbul savaş alanına döndü. Sabah saatlerinde Kazlıçeşme işçileri Topkapı’ya doğru yürüyüşe geçti, Topkapı civarında polisle çatıştılar. İncirli’de direnişte olan ve 1 Mayıs’ı kutlamak için yürüyüş yapan bir fabrikanın işçilerinin saldırıya uğradığı haberleri geldi. Sabah 08.00 sularında üç grup, TDKP, TKİH ve TKP-ML Hareketi ortak pankart açarak Merter Keresteciler sitesinde yürüyüş başlattı. Bu kez polis kurşun yağdırdı, mucize eseri vurulan olmadı. Yakalananlar Tozkoparan Karakolu’nda ağır kaba dayağa maruz kaldılar. Bu saldırıdan Hasan Ocak, 78 kuşağı öğrencilerinden olan bir yoldaş ve bir işçi yoldaşla hasarsız çıkmayı başardık, durup dördümüzü alan bir pikapla uzaklaştık oradan. Hasan, İstanbul öğrenci hareketinde pek tanınmazdı ama bizimle aynı yıllarda Siirt Eğitim Fakültesi’nde okuyan bir Militan Gençlik’li idi. Yapılan işbölümü gereği doğruca Mecidiyeköy’e gittik. Sendikalar polisin ölüm tehdidi üzerine (bunu sonradan öğrendik) geri adım atarak kitleyi yüzüstü bıraktılar. Binlerce işçi vardı Mecidiyeköy meydanında. Polis saldırdı ve birkaç gözaltı oldu. Ardından devrimcilerin inisiyatifiyle yürüyüş başladı. Çevre yoluna paralel alt yoldan Abide-i Hürriyet kavşağına ulaşıldığında şiddetli bir polis saldırısı başladı. Geri çekilmeye elvermeyen, çok biçimsiz bir yerde saldırdı polis. Yoldan bir apartman boşluğuna düşmeye başladık. Hasan’la ben altta kalanlar arasındaydık, üstümüz insan doluydu. Süleyman Yeter yoldaş nispeten üstlerinde kalmıştı insan yığınının. Yukarıya ilk çıkanlar arasındaydı ve her ikimizin de ellerinden tutup o çukurdan çıkmamıza yardım eden Süleyman’dı. Şimdi ikisi de yoklar… Hasan, Gazi olaylarının ardından, 21 Mart 1995’te gözaltında kaybedildi, büyük bir siyasi kampanya sonucunda bulundu cenazesi, on bin yoldaşının omuzlarında Gazi Mezarlığına uğurlandı. Yine bir 16 Mart günü (1995), sokağa çıkma yasağını çiğneyerek Alibeyköy’den Gazi’ye yürüyen 60 bin kişilik kitlenin içinde yan yana yürüdük Hasan’la. Bunun son görüşmemiz olduğunu ikimiz de bilemezdik, beş gün sonra kaybedildi Hasan. Süleyman’ın ölüm haberini ise Sakarya hapishanesinde aldım. Limter İş eğitim uzmanıydı. Yazarları arasında olduğu Dayanışma gazetesinin Aksaray’daki merkezinden gözaltına alındı ve 7 Mart 1999’da işkenceyle katledildi.

Çukurdan çıkar çıkmaz Hasan’ın fişek gibi öne fırlayarak gösteriyi başlatışı hala gözlerimin önünde. Kitle etrafa dağılmıştı, her tarafta küçük küçük gösteriler vardı ve herkes Taksim’e ulaşmaya çalışıyordu. Biz de küçük bir topluluk olarak Şişli yönüne yürüyüşe geçtik. Camiyi geçip üç yol ağzına varmak üzereyken önümüz kesildi, zaten arkamızdan bir panzer ağır ağır takip ediyordu. Saldırı ve dağılma başladı. O anda bir karar vermek gerekiyordu, geriye dönüp panzere doğru koşmaya başladım, hedefim panzerin az geride olmasından istifade ederek caminin arkasından Mecidiyeköy yoluna çıkan küçük ara sokağa ulaşmaktı. Ulaştım da… Bunca yıl sonra bile “ulaşmaz olaydım” diyesi geliyor insanın. Meğer 15-20 kişilik bir Çevik Kuvvet birliği pusuya yatmış orada, sokağa girer girmez tam içlerine düştüm. Bir ara amirlerinin “bırakın ölecek” sözlerini duydum, herhalde bu müdahale kurtardı beni. Badire atlatılmıştı ama aklım Taksim’deydi. Öğrenciydim, fakat sabah Merter’de, sonra da işçilerle birlikte Mecidiyeköy’de olmam kararlaştırılmıştı yaptığımız işbölümünde. Ve dernekler Elmadağ’dan Taksim’e yürüyecekti, oraya gitmeliydim. Yolda, Osmanbey taraflarında fakülteden arkadaşım Volkan Yaraşır ile karşılaştım, “gitme, çatışma çıktı, kitle dağıldı, ölenler var” dedi. Zaten Harbiye’ye ancak ulaşabildim, ötesi yaya geçişine kapatılmıştı. Bir otobüse atladım, Taksim Meydanı panzerlerin, ağır silahlı özel timlerin işgali altındaydı, durmasına izin verilmiyordu otobüslerin. İlerde, Şişhane taraflarında çatışmanın izleri hala görülebiliyordu. Şişhane tarafından yürüyüşe geçen Dev Sol’cu arkadaşlar (başka hangi gruplar oradaydı hatırlamıyorum) yokuşun başında çatışmaya başlıyorlar polisle. Ve bir trafik polisi nişan alarak 18 yaşındaki genç işçi Mehmet Akif Dalcı’yı alnından vuruyordu. Elmadağ’dan yola çıkan öğrenci dernekleri Taksim girişinde polisle çatışarak dağılıyor ve sonra Şişhane taraflarındaki gruplara ulaşarak çatışmalara katılıyorlardı. Akşam eve vardığımda herkesi sağ salim görünce buruk bir rahatlama yaşamıştım, çünkü 18 yaşında gencecik bir işçi aramızda yoktu artık… Kısa süre sonra Grup Yorum, Mehmet için o muhteşem marşını besteledi. Hatırımda kaldığı kadarıyla adı Kazım Çakmakçı olan bu katil trafik polisini Dev Sol altı ay sonra buldu ve öldürdü. Militan kitle yükselişine şehir gerillası eylemleri de eşlik etmeye başlamıştı. Ve öğrenci hareketinden yetişen çok sayıda kadro DS’nin şehir gerillasının omurgasını oluşturuyordu. Şehir gerillası eylemleri başladıktan sonra, pek çok karakol polisinin resmi elbiselerini çantaya koyarak işe gidip geldiği yansıyordu basına…

Dönem buydu.

Ertesi gün İÜ Merkez Binada yapılan forum dönemin unutulmazları arasındadır. Kelimenin gerçek anlamıyla orman gibi dalgalanıyordu sıkılı yumruklar. Bu forumun konuşmacıları arasındaydım. Sonra topluca, bulabildiğimiz bütün araçlarla Zeytiburnu’na, cenazeye gittik. İş bırakarak Kazlıçeşme’den yürüyüşe geçen deri işçilerinin sloganlarla alana girişi unutulmaz bir andı. Beş bin civarı kitle birikmişti caminin önünde, insanlar kabına sığmıyordu. Ve beklenen oldu, az sonra çatışma başladı, Zeytinburnu sokakları savaş alanına döndü. Yüzlerce silah sıkılıyordu havaya. Polis minibüsleri ters çevrilip barikat malzemesi olarak kullanıldı. Halk sıkışan göstericileri evine alarak, çıkış yolu göstererek korumaya aldı. (İstanbul polisi uzun süre ‘Zeytinburnu sendromunu’ atlatamadı, neredeyse sonraki bir yıl boyunca gözaltına alınan herkes, “o gün Zeytinburnu’nda mıydın ulan” sopası yemiştir şubede.) Sonunda Ambarlar yönüne doğru çekilmeye başladık. Yanımızda bir belediye otobüsü durdu, tanıdık bir ses “hadi binin” diye seslendi. Baktık bizim Mehmet Ali (Çelebi). Şoförle ahbap olmuş, bizimki ne derse onu yapıyordu adam. “Şunu alalım, şunu da ilerdeki grubu da”, yolculuk böyle sürüyordu, sanki eylemcilerin servis aracıydı otobüs. Edebiyat Militan Gençlik’in nev-i şahsına münhasır siması Mehmet Ali neredeyse 30 yıldır hapiste. 1991 Kasım’ında Rami’de çatışmalı bir eylemde yakalandı. Ali Ekber Bahadır adlı işçi kökenli yoldaşını yanı başında yitirdi. Aynı eylemde yakalanan Mehmet Akif Han da üniversiteliydi, Bursa Militan Gençlik’tendi. Akif elinden vuruldu, tedavi edildiği Şişli Etfal’den kaçmayı başardı. Fakat aynı gün Alibeyköy civarında yakalandı, infaz edilmesini etraftaki inşaat işçileri engelledi. On yıl hapis yattı, şimdi Almanya’da sürgünde. Mehmet Ali ise 2001’de tahliye edilişinden birkaç yıl sonra tekrar yakalandı ve hala hapiste…

Dönemin kitlesel ve militan yükselişi bir çan eğrisi gibi izlenebilir anlatılanlardan. 1987’de 25-30 kişiyle anılan 16 Mart, 88’de beş yüz kişilik çatışmasız gösteriye, 89’da bin katılımlı ve bir polis otosunun ters çevrildiği çatışmalı eyleme dönüşüyordu. 1 Mayıs’ları baz alırsak 87’de Emek sinemasında salonda kutlanan 1 Mayıs, 88’de çatışmalı ama kansız bir eylemle sokağa taşıyor, 89’da ise yukarıda anlattığımız olaylar yaşanıyordu.

14 Nisan sonrası dönem, dinamikler ve yükseliş eğrisi böyledir.

Ve bu dönemin öğrenci hareketi bakımından zirvesi 1 Aralık 1989 İÜ Basın Yayın Yüksek Okulu’nun işgalidir.

Öğrenci hareketindeki yükselişe paralel, sivil faşist hareketi saldılar üzerimize. Afiş asma, stand açma bahaneleriyle sürtüşmeler başladı. Zamanla satırlı bıçaklı saldırılara evrildi olaylar. Örneğin Marmara Hukuk’un Haydarpaşa kampüsüne, farklı okullardan devrimcilerin nöbet çizelgeleri hazırlayarak günlük nöbete gittiği zamanları hatırlarım. Fen-Edebiyat’ta faşistlere ek olarak Müslüman Gençlik diye bir grup da vardı. Onlarla da kavgalar oldu, fakat onlar faşistlerle bir ölçüde mesafe koymaya çalışıyorlardı aralarına ve zaman zaman diyalog kurabiliyorduk. Basın Yayın işgali böyle bir ortamda patlak verdi. Dışarıdan gelen faşistler kantine inip propaganda yapmaya çalışıyorlar, arkadaşlar müdahale ediyor. Ve şefleri silah çekiyor. (Erden Karakoç adlı bu faşist, sonraları MHP İstanbul İl Başkanlığı da yaptı galiba.) Buna rağmen silahlı faşist grup dövülerek atılıyor Basın Yayın’dan. Sonraları ÖDP Genel Başkanı olan Alper Taş’ın bu olayda özel bir rolü vardır, faşistleri kovalayan arkadaşların başındadır Alper. Olay duyulduğunda bütün üniversiteler Basın Yayın’a akmaya başladı. Bir forumla tartıştık ne yapacağımızı ve ezici çoğunlukla işgal kararı çıktı. Polis dışarıda panzerlerle yığınak yapmıştı. Galiba bazı SHP milletvekilleri de vardı. Çağrıları ve arabuluculuk teklifini reddettik. Şu naifliğe bakın ki, adı aklımda Tayfun olarak kalmış BYYO müdürünün elini kolunu sallaya sallaya aramızdan geçip binayı terk etmesine izin verdik. Akşam karanlığında saldırı başladı. Panzerden sıkılan tazyikli su patlayan camlarla birlikte üzerimize yağdı. Ve yoğun şekilde gaz bombası atılmaya başlandı. Giriş katında daha fazla kalamadık ve üst kata çekildik. Az sonra girişteki barikat yıkıldı. Üst katta iki giriş kapısı olan bir sınıfta toplandık, burada da gaz bombaları yağdı üzerimize. Gaz fişeklerinin kırdıklarıyla yetinmeyip bütün camları indirdik hava alabilmek için, fakat durum dayanılmaz bir hal almıştı. Sonunda sınıfın arka kapısından dönemin meşhur Çevik Kuvvet Şube Müdürü Neco’nun başı göründü. Allah için renkli adamdı Neco. Dört beş kişi yanına gittik. Birebir hatırlamam imkânsız ama, “İyi direndiniz gençler, bravo! Ama biz kalabalığız gelin kavgasız çıkın şurdan” gibi bir şeyler söyledi. Beş dakika zaman istedik. Kürsüye yakın ayaküstü yaptığımız toplantıda Alper, Ali Rıza Kurt, Latife net hatırladıklarım arasında. Sloganlarla, marşlarla çıkmamıza izin verilirse çıkalım sonucuna vardık ve bu öneriyi kitle onayladı. Neco’ya bildirdik kararımızı, saldırmama sözü verdi ve “nasıl istiyorsanız öyle çıkın, söz” dedi. Kolkola girdik. Ve merdivenlerde başlayan -iki tarafa dizili- polis kordonunun içinden Gündoğdu Marşı’nı coşkuyla haykırarak yürüyüp geçtik. Bunca yıl sonra hala tüylerimi ürperten bu sahne için sadece, “büyülü bir andı” diyebilirim… Polis kordonu bizi doğruca Esnaf Hastanesi’ne giden yolun ağzında bekleyen Çevik Kuvvet otobüslerine götürüyordu. Örgütlerin temsilcileri olarak en önlerdeydik. Tam otobüse bineceğimiz esnada kısa bir bakışma yetti anlaşmaya; polis kordonuna iki yönden birden yüklendik ve zincir kırıldı! Panikleyen polis, zinciri nereden kurmaya kalkışsa bir başka yerden patlıyor ve kaçanların sayısı her dakika artıyordu. Ben Süleymaniye yönüne koştum ve ara sokaklarda kaybettirdim izimi. İşgalde iki yüze yakın eylemci vardı ve tahminen elli (civarı) arkadaş çemberi yarıp kurtulmayı başardı. İMÇ bloklarından belediye otobüsüne bindiğimde okuldan dönen liseli gençler, gözleri yaşararak, “abi senin yanında niye ağlıyoruz biz yaa” diye hayretle sorduklarında, üzerime sinen gazın ne kadar yoğun olduğunu fark ettim. “Alüminyumcuda çalışıyorum, ondandır” deyip ilk durakta indim otobüsten. Ertesi gün Ali Rıza ile karşılaşıp kucaklaştığımızda yaşadığımız duygular tarifsizdi… Ali Rıza Kurt, İzmir’de silahlı çatışmada yakalandı. Buca Hapishanesi’nden firar etti ve saklandığı evde polis tarafından kurşunlanarak katledildi. O gün orada bulunup sonraki süreçte çatışmalarda, işkencelerde, hapishanelerde, dağda ve gözaltında kayıp saldırılarında katledilen o kadar çok arkadaş var ki… Hepsi adına Basın Yayın öğrencisi Hamiyet Yıldız’ı anmak isterim. Bir gün gücümüz yeterse bu memlekette, o gün işgal edilen binanın adı mutlaka Hamiyet Yıldız yerleşkesi olmalıdır, tıpkı Mimar Sinan’ın Fındıklı binasının Seher Şahin kampüsü olması gerektiği gibi.

14 Nisan 1987 nasıl ki bir dönemi bitirip bir başka dönemi başlattı, 1 Aralık 1989 da yeni dönemin zirvesidir.

2 Mart 1990’da gerçekleşen Yıldız Üniversitesi işgali de Basın Yayın geleneğini sürdürür. Yapılan foruma sızmaya ya da saldırmaya çalışan bir sivil polis fena hırpalanıyor, bu arada düşürdüğü silahına el konuyordu yanlış hatırlamıyorsam. Sıkı bir direnişle ve üç yüz civarı gözaltıyla sonuçlandı Yıldız işgali.

Bu dönemin en önemli sonucu üniversitelerde kazanılan muazzam özgürlük ortamıydı. Bazı üniversiteler, ama özellikle de İÜ Merkez Bina bir tür kurtarılmış bölgeyi andırıyordu. Polis Üniversiteyi neredeyse terk etmişti ya da giremiyordu. Hukuk Fakültesi’nin duvarı boydan boya örgütlerin pankartlarıyla kaplanmıştı. Bir süre sonra örgütler sökmemeye başladılar ve sabah geldiklerinde yerinde buldular pankartları, bu belki aylarca sürdü. Doğru muydu yanlış mıydı ayrı konu, fakat durum buydu. Grup Yorum hiçbir engelle karşılaşmadan büyük konserler verdi üniversitede. Bahçe, tüm grupların öbek öbek toplanıp eğitim çalışmalarını sürdürdüğü özgür bir alan haline geldi. Dev Yolcu arkadaşların o günlerde polis terörünü tiye alan, bu arada Neco’yla da uğraşan oldukça renkli teşhir kampanyasını hatırlarım. Hukuktaki anfilerden birinde yapılan “Proletarya Partisi” konulu panelin konuşmacıları arasında hapisten yeni çıkan Mustafa Yalçıner ve Çözüm dergisi adına yanlış hatırlamıyorsam Şaban Şen de vardı. Bu paneli yüzlerce öğrenci ilgiyle izledi. Adının hakkını veren gerçek forumlar yapıldı, Romanya’daki olaylar üzerine yüzlerce öğrencinin saatler boyunca sosyalizmin sorunlarını tartıştığı forum bunlardan biridir.

Peki ne oldu da çok değil bir yıl sonra darmadağın oldu ve eridi gitti bu hareket?

Bu sorunun mekanik ve belirli bir zamana, olaya sıkıştırılabilecek bir yanıtı yok. En parlak olduğu zamanda bile gerileme ve içten içe çözülmenin öğelerini taşıyordu hareket. Ya da yaşadığımız, sonu filizkıran fırtınasıyla sonuçlanacak bir erkenci bahardı…

Ve düşüş…

Yukarıdaki tablo bize ne söylemektedir? Şunu: Anlatılan bütün hikayeler anti-faşist mücadele kapsamındadır; 1 Mayıslar bile; dönemin ana ekseni budur. Faşizm varsa anti-faşizm de olacaktır, ne var bunda? Şu var: Sorun anti-faşist mücadele verilmesinde değil, bu mücadelenin hangi yetenek, kapsam ve içerikle yürütüldüğündedir, ufkunda ya da sınır(lılık)larındadır. Dönemin öğrenci hareketine damga vuran bütün önemli eylemler tepki ya da protesto mahiyetindedir; kendi irade ve inisiyatifimizle başlatıp takipçisi olduğumuz bir gündem olduğunu hatırlamıyorum. Bu davranış çizgisi, belirleyici olmaktan belirlenen olmaya -farkında bile olmadan- kayıştır. Başka sözcüklerle zirveye bu hattan tırmanmışsanız, aslında yükseldiğinizi sandığınız her adımda düşüşünüzün taşlarını da döşersiniz. 1987-1991 devrimci gençlik hareketinin yükseliş ve düşüşünün, Türkiye Devrimci Hareketinin 1975-80 yükseliş ve düşüşünün tekrarı olduğunu düşünüyorum; tabii oranlar, farklar vb. korunmak koşuluyla. 1975-80 yükseliş ve düşüşünü koşullayan ne varsa biz de aynılarını tekrarladık. Bir tespit olarak yazıp geçiyorum, yoksa bu konu çok su kaldırır, TDH, 1975’ten itibaren ve çok haklı olarak anti-faşist mücadele ekseninde yükseldi. Fakat bir süre sonra inisiyatifi yitirdi. Elde ettiği kazanımları, açtığı alanı pozitif bir program, bağımsız bir devrim stratejisi (ki anti faşist mücadele bu stratejinin önemli bir başlığı olsa da bir unsurudur sadece, hepsi olamaz) geliştirmek için değerlendiremedi. Belirleyenden belirlenen olmaya geçiş böyle bir şeydir ve bir mucize olmazsa bu eksende gelişen bir çizginin başarı şansı yoktur. Biz bu kavrayıştan çok uzaktık; bizimle temasa geçen -ya da teması sıkılaştıran diyelim- “büyüklerimiz”/örgütlerimiz ise neredeyse 12 Eylül yenilgisinden hiçbir şey öğrenmeden, eskiyi yeniden ihya etmeye çalışıyorlardı: İçimizde zaman zaman sebebini anlayamadığımız bir sıkıntı birikse de (tüm örgütlerden arkadaşlar yaşadı bu sıkıntıyı), biz hasretle arayıp kavuştuğumuz örgütlerimizi izledik. Örgütlü olmak o gün de bugün de güzel bir şeydir, mesele örgütün nasıl izlendiğinde; müritçe mi, yoksa eleştirel devrimci akıl ve kolektifle uyumlu bağımsız, kişilikli devrimci duruşla mı? Sonuçta aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar alınamayacağını hep beraber yaşayarak öğrendik, öğrenebildiysek…

“Hukuk’un duvarı boydan boya pankartlarımızla kaplı, üstelik düzen sökmeye bile cesaret edemiyor (acaba?), okul bizim. Bu kadar ‘kuvvet-kudret-gösteri ve parıltıya’ elbet kapılacaktır kitleler, tek engel şu küçük burjuvalar, oportünistler, onları da alt edersek iş tamam; öyleyse parti bayrağı daha daha yukarı!”

Bu zihniyet ve davranış kalıbının dışında kalan tek bir akım gösterilebilir mi?

Örneğin şöyle bir şey neden aklımıza gelmedi bizim ya da “büyüklerimizin”? Belirli bir özgürlük ve meşruiyet alanı açtığımıza göre, üstelik geniş gençlik kitlelerinin sempatisini kazanmışken, ki toplumsal sempati de eksik değildi, neden kapsamlı bir eğitim reformu talebiyle ortaya çıkmadık? Akademideki demokrat hocalar destek vermez miydi buna ya da Barolar? Peki ya geniş gençlik kitlelerine anlatamaz mıydık meramımızı, dişle tırnakla kazandığımız özgürlük ortamından yararlanarak? Eğitim reformu gündemli forumlar, tartışmalar ilgisini çekmez miydi gençlik kitlelerinin? Katılmazlar mıydı? Hangisi daha gelişkin ve devrimci politika tarzıdır: Pankart asıp dibinde fraksiyon kavgası yapmak mı, yoksa pozitif bir talepler manzumesiyle enerjik, geniş soluklu ve birleşik bir hamleyle ileriye atılmak mı? Böyle bir iş okulculuğa/ekonomizme ricat falan değildir, politik mücadelenin olası bütün kaldıraçlarını denemek, arayıp bulmaktır. Anti-faşist mücadele mi dediniz? Asıl o gün görün siz anti-faşist mücadelenin nasıl gürül gürül çağladığını! Çünkü böylesi bir hamle daha ilk adımda faşizmin sivil-resmi, politik ve ideolojik tüm aygıtlarını karşısında bulacaktır. Ve tersine olarak, söz konusu pozitif taleplerle ilişkilenen tüm kesimler, bu kez çok daha geniş kitlesellikle, üstelik toplumsal sempatiyi de arkalayarak faşizmin karşısına dikilecek, en azından faşizmle karşı karşıya gelecektir. Ancak böylesi bir zemin barışçıl ya da şiddete dayalı anti-faşist, özgürlükçü ve sosyalist mücadelenin bereketli toprağı olabilir. Bu perspektifin yerine ne bayrak, pankart, ilke yarışı konabilir ne de bir avuç militanın asil dövüşkenliği. Ve demir tavında dövülür, öyle rastgele bir zamanda yapamazsınız bu işi, yapsanız da sonuç alamazsınız. Hareket hızını almışken, geniş bir sempatiyi arkalamışken, belirli bir özgürlük alanı kazanılmışken yapılacak iş, geniş kitleleri esnek formlarda örgütleyip mücadeleye seferber etmektir. Önüne isabetli hedefler koymaktır. Devrimci politika bu hedefi/zemini görür ve bunun yolunu, yöntemini, usul ve üslubunu bulur. Bunun yerine, astığı pankartın altında yalancı baharın tadını çıkaran “ikame siyasetini” koymayı yüksek/militan devrimcilik olarak sunmaz. 14 Nisan sonrasında böylesi bir politik taktiğin tutmaması için hiçbir neden yoktu ve hareket bambaşka bir mecraya evrilebilirdi.

Yarıncı arkadaşlar “işte dediğimize geldin” diyebilirler (Yarıncılar kategorik olarak doğru bir değerlendirme yapamaz anlayışına hiç sahip olmadım), ama hiç sanmıyorum arkadaşlar. Siz sendikalist/okulcu ve barışçıl mücadeleyi tek ve mutlak hat olarak önerdiniz, ötesini “sınır ihlali” kabul ettiniz. Öte yandan bir kez militan bir hatta girilmişse bir daha barışçıl, okulcu vb. eksenlerin yanına uğramayı devrimciliğe halel getiren bir iş olarak algılayan (ya da düpedüz mücadelenin bu yönünün önemini hiç anlamayan) bir çizgi de tersine sınır çizgileri çekmiştir kendine. (Lenin, devrim günlerinde bile salt ekonomik taleplerle grev yapan işçilerin eylemine büyük önem veriyor ve bunun, “en geride duran kitlelerin kendi usulleriyle devrime katılması” olduğunu vurguluyordu.) Kim ne derse desin bu iki anlayış (sağ ve sol) birbirinin ters-yüz edilmiş halidir ve son tahlilde ikisi de aynı sonuca varır: Yenilgi! Yine de söyleyebilirim ki, savaşarak yenilmek sahaya hiç çıkmadan “yenilmekten” evladır; biri kendi zemininde düzeltilebilir, diğerinde mücadele adına hiç umut yoktur.

Düşüş başlığı altında anlattıklarım soyut gelebilir, öyleyse bazı örneklerle somutlayalım.

Devrimci Sol ile Devrimci Yol’cuların bir üniversitedeki tartışmalarından başlayıp, semtlere ve tüm İstanbul’a yayılan çatışmalar sürüyordu. Bıçaklananlar, yaralananlar vardı. Kimse kavgayı durduracak bir şey yapamıyor, girişimler boşa çıkıyordu.

Bu günlerde Ercan’la Edebiyat’ın meşhur Hergele kantininde oturuyorduk. DY’ci bir arkadaş geldi ve “okuldan ayrılsanız iyi olur” dedi. Nedeni konusundaki ısrarlarımızı, başkaca insanlar da olduğunu vs. hatırlatmamızı yanıtsız bıraktı. “Birazdan anlarsınız o zaman” deyip gitti. (Bizi korumak istiyordu ama mesele bizim “korunmamızdan” ibaret olabilir miydi?) Az sonra anladık… Büyük, çok yüksek tavanlı kapalı bir meydandır aslında Hergele. Biz Edebiyat bölümünün girişine yakın oturuyorduk. Korkunç bir patlamayla sarsıldık! Öbür uçtan, Fen Fakültesi tavanından dumanlar içinde Dev Yol imzalı bir pankart sarktı aşağıya, Dev Yol’un DS saldırıları karşısında boyun eğmeyeceğini bildiriyordu… (Ses bombalı bir pankarttı bu!) Kapalı mekânda on misli artan patlamanın şokuyla onlarca insan, devrilen masa sandalye yığınıyla alt alta üst üste bizim olduğumuz yöne doğru kaçmaya çalışıyordu. Yaralananlar, çığlık atanlar, şoka girenler vardı. Çaresizlikten, şaşkınlıktan donup kaldık Ercan’la… (DY-DS çatışması İstanbul genelinde ağır sonuçlara yol açarak yaşandı. Fakat Hergele’deki bu ses bombalı pankart olayını, DY’nin merkezi organizasyonundan bağımsız, aynı adla hareket eden farklı inisiyatif ve girişimlerinden biri de yapmış olabilir. Olayın DY’nin genel yapısına mal edilebileceği tartışmalıdır.)

Ertesi gün okula geldiğimizde Dekanlığın önünde öfkeli bir topluluk ve uzun bir dilekçe kuyruğuyla karşılaştık. Okula polisin girmesini ve güvenliği sağlamasını isteyen dilekçeler veriyorlardı. Aralarında derneklere, devrimcilere sempatiyle bakan çok sayıda öğrenci de vardı. Çoğu Aydınlar Ocağı kökenli tescilli faşistlerden oluşan Dekanlık kadrosu memnundu tabii durumdan. Ertesi gün geldiğimizde Çevik Kuvvet ekiplerinin Hergele’de devriye gezdiğini gördük ve hiçbir şey yapamadık…

Burada salt DY-DS kavgasını anlattığımı sananlar çok yanılır; bir tarz-ı siyasetin çöküşüdür anlatılan ve devrimci saflarda bulunan diğer herkes gibi bu satırların yazarı da muaf değildir anlatılan hikâyeden. Mesele kavgaysa, benim de karıştığım kavgalar var, onları es geçip başkalarının kavgalarını anlatmam yakışık almaz yoksa. Anlatılan olay bir “zirvedir” ve diğer tüm kavgaları temsil kabiliyetindedir, öne çıkarma nedenim bu. DS’den Latife’nin bana saldırısı ve olayın büyümesinin eşiğinden Ali Rıza Kurt sayesinde dönüşümüzün burada ayrıntılarına giremem, bende kalsın. Köprüaltında Stalin’e küfreden, bugün ismini dahi hatırlamadığım arkadaşa refleks halinde attığım kafayı, okuldan ayrıldıktan sonra işçi çalışması alanında ve sendika binalarında 1993 ve 95’de katıldığım iki büyük meydan kavgasını gizlersem, sahtelik olur. Kendimizi aldatarak, avutarak varılacak yer yok bu işlerde. Ezcümle, anlatılan DY-DS kavgası değil, “bizim hikâyemizdir”.

Yazı boyunca özgürlüğü nasıl dişle tırnakla koparıp aldığımızı anlattım. Bu son örnek de özgürlüğü nasıl “hovardaca” çarçur ettiğimizi “anlatır”.

Anlatılan hikâye mikro ölçekli bir 12 Eylül metafor-simülasyonu olarak da ele alınabilir. Öyle ya, orada da aynı şey olmadı mı? Bir stratejiye bağlanamadığı ve sürüklenmeye dönüştüğü için devrimci kadroları yıpratan bir mücadele; çeperdeki kitlelerin yorgunluğu, tarafsızların “şöyle ya da böyle bitsin bu iş” bıkkınlığı, geniş kitlelerin ise darbecilere “kurtarın bizi!” “dilekçeleri” ve darbecilerin tüm süreci bu noktaya adım adım getiren “darbe şartlarını hazırlama” planları. Bir soyutlama düzleminde, kıyaslanan iki örneğin farkı var mı? Bence yok. Olmadığı için de mikro ya da makro ölçekli “tekerrürler” normal. 12 Eylül yenilgisine rağmen (Yenilgi iyi bir öğretmendir – Lenin), kendisini yenilgiye sürükleyen hastalıkların bir tekiyle bile hesaplaşmadan, ezberlediği, alıştığı her şeyi olduğu gibi tekrarlayarak farklı sonuçlara ulaşılabilir miydi devrimciliğimiz? Bunu beklemek akıl işi mi?

Ulaşılamadığını ve ulaşılamayacağını acı tecrübelerle gördük.

O gün okuldan, “Lanet olsun! Çek git oğlum buralardan” duygusuyla ayrıldım. Çekip gitmedim elbette. Ama aynı duyguyu yaşayan çok sayıda devrimci kadro çekip gitti ve bir daha geri dönmedi. Anlatılan hikâye ve tarz basit bir sorun değildir, salt kitleyi vs. kaçırmaz, devrimci kadrolar için de tasfiye çarkıdır. Devrimciliğin benzer açmazlarından dolayı safları terk edenlerin sayısının, düzenin teröründen yılarak gidenlerden daha fazla olduğundan şüphe etmiyorum bunca yılın ardından. Yine de bu arkadaşlarımıza söyleyebileceğim şey, iyi bir çözüm olmadığıdır yaptıklarının; düzenle olduğu gibi kendi açmazlarımızla da boğuşarak ilerlemekten başka çaremiz yoktur. Çünkü, mendilimiz kan sesleriyle ıslanıyorken, “gülmek, bir halk gülebiliyorsa gülmektir”. (Edip Cansever) Bizim zeminimiz bu cümledir; örgütlerimiz bu zeminin türevleri olabilir ancak, ötesi değil.

Bir yere gitmedik, dişimizi sıkıp devam ettik. Bir süre sonra polisi tekrar okuldan çıkarabilmek için bir eylem planladık Edebiyat’ta. Bir forum yapıp, ki polisin hemen geleceğini biliyorduk, kantini terk etmeme ve alınan olduğunda, ki olacaktı, topluca müdahale etmeyi kararlaştırdık. Forumda konuştum ve polis gelir gelmez bana yöneldi. İlk müdahale eden Fen Fakültesi’nden sevgili Cengiz oldu, “bırakın arkadaşımızı!” Biz Cengiz’le sürüklenip götürülürken sloganlar atıyorduk ve geride patlayan sloganlar, devrilen masa sandalyeler eşlik etti sesimize. Nihayet bu yenilgi/eziklik eşiğini aşıp kendimize gelmiştik sonunda, aslolan buydu. Elbette birkaç saat sonra Cengiz’le birlikte Gayrettepe’nin meşhur garajında “sırt masajına” alınmıştık bile, başka ne beklenebilir ki böyle bir hikâyenin sonunda?..

Gülhane’deki DGM binasından serbest bırakıldığımızda, Sultanahmet Süt-İş’te nasıl da iştahla, kahkahalarla içmiştik bol limonlu tavuk suyu çorbalarımızı karaoğlanla…

Cengiz Göznek’i bir süre sonra Mahmutbey Operasyonu diye bilinen katliamda yitirdik, diğer iki yoldaşıyla birlikte. (16 Haziran Hareketi’ndendi Cengiz) Bir-iki gün önce görüşmüştük, ertesi gün kanlı fotoğraflarıyla karşılaştım gazetelerde karaoğlanımın…

Kazanılan moral üstünlükten sonra polisle asıl kapışma Murtaza Kaya’nın haberini aldığımız gün yaşandı. Edebiyat’ın sessiz sakin, güleç delikanlısı Sefaköy’de ensesine kurşun sıkılarak katledilmişti. (GKB’liydi Murtaza) Ömrüm boyunca bu kadar öfkeli topluluğa çok az rastladım. Kısa bir forum, yüze sarılan kaşkollar ve molotoflar. Laleli’de, Edebiyat’ın karşısında dizilen Çevik Kuvvet otoları daha topluluk kapıdan çıkar çıkmaz izdiham halinde boşalıyor ve polisler tabana kuvvet Aksaray’a doğru kaçıyorlardı. Otobüslerden biri çıra gibi yandı caddenin ortasında. Okula çekildik, fakat şiddetli bir saldırının geleceği açıktı. “Kalalım, okulu terk etmeyelim” biçimindeki “acemi keskinliğinin” bir konuşmalık hükmü oldu (ki, taş çatlasa elli kişiydik) ve Fen Fakültesinin Veznecilere açılan kapısındaki polis noktasını tahrip edip yakan kitle okulu terk etti. (Bu da o günün “Gündoğdu Marşı’ydı”.) Nasıl olduysa Basın Yayından Fehmi yakalandı ve daha karakola varmadan kolu kırıldı polis tarafından; fakat esasta kitleyi korumayı başarmıştık.

Murtaza Kaya

Dönemin son “kuğu çığlığı” Boğaziçi Üniversitesi’nden geldi. Alınteri-Genç Komünarlar’dan arkadaşlar üniversiteyi işgal ettiler. Bu eylem hem dönemin sonunu bildirir hem de ulaştığı mantıki sonuçları: GK bir grup eylemi olarak gerçekleştirdi işgali, bu diğer işgallerde rastlanmayan bir şeydir. Başka sözcüklerle GK, herkesin girdiği hattın adını koymuş oldu; artık farklılıkları içeren bütünlüklü bir öğrenci hareketi yoktu, gruplar vardı.

Artık sonlandıralım.

Aynı hattı ne kadar zorlarsak zorlayalım, sonuç değişmiyordu.

Dişle tırnakla, kanla canla yeniden ve yeniden kazanıyorduk kaybettiklerimizi; sanki bir kez daha kaybetmek için… Derneklerin, -tüm sorunlara rağmen- canlı forumları andıran katılımcı, çoğulcu ve birleştirici atmosferi yavaş yavaş solup gitti. Gruplarımız birbirinden afili “ilkelerinin” peşine takıldı, arkalarından gelen olup olmadığına aldırmadan. Herkes kendi küçük tarlasının steril ve çorak topraklarına çekildi. Etraf ıssızlaştı. Renkler soluklaştı…

Ve her şeyin bir sonu vardı.

1991 Newroz’unu kutlamak için merkez binada toplandık. (Arşive bakmıyorum, 91 ya da 92 önemsemiyorum, anlamlarla ilgileniyorum.) Ateş yaktık, halay çektik ama hiç havamızda değildik; Newroz’dan değil kendimizden, içimizdendi solgunluğumuz… Polis çıktı geldi karşıdan, saf saf, rap rap, kalabalık… Defalarca kovmuştuk ve işte yine karşımızdalardı. Onlar aynıydı fakat biz aynı değildik, arkadaşımıza laf attıkları için Rektörlüğü işgal ettiğimiz günlerden çok uzaktık… Saldırmadılar. İzlediler. Bir iki taş atıp gerilemeye başladık. Kudurmuşçasına değil, yavaş yavaş ilerlediler. Bizi Esnaf Hastanesi’nin önüne çıkan kapıya ittiler. Hiç açık görmediğimiz kapı o gün açıktı. İki sıra çevik kuvvet polisi tutmuştu kapıyı. Saldırmadılar, hiçbir şey demediler, çıkıp gittik…

Süleymaniye’ye oturdum, bi çay söyledim. Neco’nun ne zaman değil ama nerede söylendiğini çok iyi hatırladığım cümlesi geldi aklıma: Kalabalık bir kitleyle Ana Kapının çıkışına dayandığımızda, “içerisi sizin dışarısı bizim, çıkarsanız çatışırız!” demişti gözümün içine bakıp. Çıkıp çatıştık mı, geri mi döndük, hatırlamıyordum. Ama bu söz burgu gibi beynimi oyuyordu o akşam vakti. Yıllarca, sabırla beklediler ve durumumuzu nasıl ölçüyorlarsa, elimizi kaldıracak halimizin kalmadığı zamanda girdiler içeri. Tek bir cop vurmaya dahi gerek duymadan aşağıladılar bizi, vursalardı bu kadar canımız yanmazdı. Neco “devlet filozofu” değildi, bir memurdu nihayetinde, ama “iki sınıf var” yalınlığında dile getirdiği sözler, yukarılarda kotarılan ve binlerce yıllık yönetme tecrübesinden süzülen politikayı dile getiriyordu. Aynı sözler binbir kılıkla çıkabilirdi karşımıza: İstiklal, Kadıköy sizin dışarısı bizim, Gazi-Gülsuyu sizin ötesi bizim, Aleviler-Kürtler sizin, Sünniler-Türkler bizim, dağlar sizin şehirler bizim, sınırların dışı sizin içi bizim, pankartınızın arkası sizin ötesi bizim… Devrim ve sosyalizm mücadelesi toplumsallığın içinde inşa edilir; o toplumsallığı beğenmiyorsak -ki beğenmiyoruz-, yıkıp yeniden inşa etmeyi gerektirir; bunun yerini tutacak hiç bir getto, dükkan, ipekböceği kozası olamaz: Sonunda bizi rahat ettiğimiz o kozanın içinde boğarlar. Zamanını da çok isabetli ölçerler, o kozanın içinde kendimizi ne zaman ve nasıl tükettiğimizi gayet iyi bilirler ve gelip alırlar en korunaklı kalelerimizi… Süleymaniye heybetli, suskun duruyordu karşımda. Kahkahaları buralarda çınlayan ve bir daha hiç olmayacak arkadaşları düşündüm. Onur’un İstanbul şarkısını, “boşuna çekilmedi bunca acılar…”

Kalktım, Küçükpazar’a doğru yürüdüm yoksul sokaklarda. Top sahasını andıran bir açıklığa bakan yükseltinin üstüne çöküp bi cigara yaktım. Karanlık çöküyordu yavaş yavaş. Hergele’nin ses bombalı gününü ve sonrasını düşündüm, Murtaza’yı, Cengiz’i, Laleli’de çıra gibi yanan çevik otobüsünü, Fehmi’nin kırılan kolunu… ve az önce polis sırasının arasından çıkıp gidişimizi, adamların saldırmamasını… Boğazıma düğümlenen yumruk çözüldü… “Abi bi şey mi var?” dedi etraftaki çocuklar, elimin tersiyle, “yok bi şey, gidin” demeye getirdim, uzaklaştırdım…

Gitmeliydim buralardan bir daha geri dönmemek üzere, zaten zamanı geldi de geçiyordu…

Bu cümleyi o kesitte tüm örgütlerden onlarca arkadaşımın kurduğundan hiç şüphe duymuyorum. Yürümek isteyenler “ileriye kaçtı”; işçi sınıfı çalışmasına, gerillaya, yeraltına…

“Geriye kaçanların” da yeterince gerekçesi vardı ve herhalde yavaş yavaş alıştılar kaçtıkları yere; hala aynı gerekçelerle avunup kaçışlarını meşrulaştırırlar mı bilemem…

Sonuçta hepimiz “kaçtık” ellerimizle ördüğümüz ve sonunda bizi nefessiz bırakan kozanın içinden; kimimiz ileriye, kimimiz geriye. “İleriye kaçanların” yaşananı anlama, anlamlandırma, aşmayı zorlama şansı oldu hiç olmazsa. Bu şansı kimler değerlendirdi, kafayı gözü yarmadan çıkabildiler mi bu “değerlendirme” gayretinden bilemem; öte yandan geriye kaçanlar “haklı gerekçelere dayanan bir kaçışla” nereye kadar avunacaklar, kaçtıkları yerde mutlular mı, bunu da bilemem.

87’lilerin yükseliş ve düşüşünün hikayesi budur.

(Kendime de okura da sabır telkin ederek bir son yazı yazacağım bu konuda; devrimci kuşaklar bağlamında 87’lilerin ne olup-olmadığını irdelemeden eksik kalacak yazılanlar, son yazının konusu bu.)

Sinema önerisi: Yunanlı sinemacı Teo Angelopoulos’un “Zamanın Tozu” filminin -bu yazıların üzerine- izlenmesini öneririm. TRT 2 sinema kuşağı arşivinden bulunup, bir de üzerine Alin Taşçıyan ve Mehmet Açar’ın film hakkındaki değerlendirmeleri dinlenirse ne güzel olur.

Bir de tabii Onur Akın’dan İstanbul’u dinlemeyi ihmal etmeyin.