Türk-İş, Hak-İş ve TİSK’in çıkışı, sendikal harekette “yeni normal”in işareti mi? – İhsan Çaralan (Evrensel)

Türkiye’de sınıf mücadelesi geleneğinin zayıf ama “Aynı geminin içindeyiz” fikriyatının yaygın kabul gördüğü dikkate alındığında, önümüzdeki dönemde iktidarın, sendikaları yeniden dizayn edeceği ve bu kapsamda işçi ve patron sendikalarını aynı çatı altına değilse de fiiliyatta aynı sendika gibi davranacakları bir mecraya sokmak için elinden geleni yapacağını söylemek yanlış olmaz

Türk-İş, Hak-İş ve TİSK’in çıkışı, sendikal harekette “yeni normal”in işareti mi? – İhsan Çaralan (Evrensel)

Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay ve Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan ile Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Burak Akkol bir araya gelerek ortak bir açıklama yaptılar.

“Ne var bunda, işçi ve işveren sendikalarının temsilcileri bir araya gelip ortak açıklama yapamaz mı?” sorusu akla gelebilir.

Evet, işçi sendikaları ve patronların sendikaları, onların yetkilileri, TİS dışında da olağanüstü kimi (nadir) durumlarda bir araya gelip ortak açıklamalar yapabilir. Ama burada önemli olan, niçin bir araya geldikleri, daha da önemlisi “ortak talepler”in neler olduğudur.

Hele de milyonlarca işçinin, koronavirüse karşı mücadele kapsamında, “Evde kal!” çağrısının virüsün yayılmasına karşı en etkili silah ilan edildiği koşullarda, “Çarkları döndürmek zorundayız” denilerek virüsün önüne atıldığı bir dönemde,

İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olan 1 Mayıs’ın ortak kutlanması için yapılan çağrılara karşın, DİSK’le bir araya gelmeyen Hak-İş ve Türk-İş yönetiminin, patron sendikasıyla bir araya gelip ortak talepler ilan etmeleri sadece “manidar” değil çok şaibeli bir durumdur da!

Meğer niçin bir araya gelmişler?

Yapılan açıklamada, koronavirüse karşı mücadele sürecinde üç konfederasyonun başından itibaren “Eş güdüm içinde” hareket ettiğine vurgu yapılıyor. Türk-İş, Hak-İş ve TİSK’in başkanları; “Memnuniyetle gördük ki devletimiz, kısa çalışma ödeneği ve diğer birçok düzenlemeyle, çalışanın ve işverenin yanında olduğunu gösterdi, bu zor zamanlarda nefes almamızı sağladı. Biz de tüm bu çalışmalar için teşekkürü bir borç biliyoruz” diyorlar.

Oysa gerek fabrikalardan gelen mektuplar ve haberler gerekse sendikal alandaki tartışmalardan biliyoruz ki, Hükümet işçileri virüse karşı koruyacak hiçbir ciddi önlem almadığı gibi, patronları koruyucu önlemler almaya zorlayacak hiçbir girişimde de bulunmamıştır.

Dahası Hükümet, “Çalışması zorunlu olmayan işyerlerinde çalışmaya ara verilmesi”, “İşten atmaların yasaklanması”, “Ücretsiz izinlerin yasaklanması ve ücretli izin verilmesi” gibi işçilerin en önemli taleplerini duymazdan gelmiş; ücretsiz izni “İşçinin iş akdini haklı fesih nedeni” sayan kazanılmış hakkı gasbeden bir yasal düzenleme yapmaktan geri durmamıştır.

Kısacası Hükümet, virüse karşı “kalkan” olarak ilan ettiği ve artık 250 milyarı bulduğunu söylediği paketlerde, işçiler için doğrudan destek olacak beş kuruş bile ayırmamıştır. İşçilere kısa çalışma ödeneği ve “ücretsiz izin desteği” denen sadaka mahiyetindeki katkıyı da zaten işçinin birikimi olan İşsizlik Fonu’ndan aktarmıştır.

İstihdamı sürdürmek işçinin ve sendikasının görevi mi?

Bu nedenler dikkate alındığında, TİSK’in Hükümete teşekkür etmesi elbette normaldir. Ama Hak-İş ve Türk-İş’in, işçilerin sendika merkezleri olarak, Hükümetin işçi hayatını kâr-zarar hesabına bağladığı uygulamalarına teşekkür etmesi, bırakalım sendika yöneticisi olmayı uzaktan da olsa işçilerden, emekten yana olmakla bağdaşır değildir.

Üç konfederasyonun yaptığı açıklamada; 3 ay süre ile uygulanmasına karar verilen kısa çalışma ödeneğinin bu yılsonuna kadar uzatılması, kısa çalışma ödeneği ile çalışanın ücreti arasındaki farkı ödeyen patronların bu ödemelerinin gelir vergisinden muaf tutulması isteniyor.

“Peki, bundan işçilerin kazancı ne?” denirse yanıt hazırdır: İstihdamın devam etmesi!

Oysa kapitalist sistemde istihdamı sürdürmek, patron ve patronların devletinin sorumluluğudur. İşçinin böyle bir sorumluluğu yoktur. Olursa da bu reformist sendikacılıktan faşist sendikacılığa kadar işçi düşmanı bütün sendikacılık anlayışlarına kapı aralamak olur.

Türk-İş ve Hak İş bürokrasisinin “yeni normal”i bu mu?

Nitekim “İstihdamı sürdürme” sorumluluğunu işçinin ve sendikasının görevi yapan anlayış, patron sendikasıyla Hak-İş ve Türk-İş’i; “Bugünleri hep birlikte ortak akılla aşacağımıza inanıyoruz, üzerimize düşeni de her daim yapmaya hazırız. Tam da bunun için bugün bir aradayız. Çünkü işçi-işveren-kamu demeden ortak ve eş güdümlü hareket etmemiz gereken bir süreç içerisindeyiz” deme çizgisine getirmiştir. Ki, bu çizginin bir adım ötesi, Hitlerci, Mussolonici klasik faşist diktatörlüklerde gördüğümüz, patronlarla işçilerin aynı “sendika” içinde örgütlenmesini savunan “korporatif sendikacılık”, bilinen yaygın adıyla faşist sendikacılık anlayışıdır.

Bugün;

Tek adam tek parti yönetiminin sosyal örgütlenmesinde alınan mesafede, sendikaların “arka bahçe” olmasının yetmediği,

Türkiye’de sınıf mücadelesi geleneğinin zayıf ama “Aynı geminin içindeyiz” fikriyatının yaygın kabul gördüğü dikkate alındığında, önümüzdeki dönemde iktidarın, sendikaları yeniden dizayn edeceği ve bu kapsamda işçi ve patron sendikalarını aynı çatı altına değilse de fiiliyatta aynı sendika gibi davranacakları bir mecraya sokmak için elinden geleni yapacağını söylemek yanlış olmaz.

Bu yüzdendir ki, ileri işçiler, mücadeleci sendikacılar ve emek mücadelesinde taraf olan herkes, Türk-İş, Hak-İş ve TİSK’in ortak açıklamasını, herhangi bir zamanda yapılmış ve yapıldığıyla kalacak bir açıklama olarak görmemelidir.

En azından, “sendikal harekette yeni normal” arayışının bir ifadesi olarak görmek gerekir.

Kaynak: Evrensel