Teknoloji devleri bu krizi refah sistemini sömürgeleştirmek için kullanıyor – João Carlos Magalhães & Nick Couldry

Son yıllarda Google ve Facebook gibi firmalar Küresel Güney’i yeni ve kontrolsüz veri toplama biçimlerinin sınama ortamı olarak kullandılar. Koronavirüs’le karşı karşıyayken, aynı düzenekler dünya çapında piyasaya sürülüyor, kâr amaçlı veri toplama, devletlerin refah sistemlerinin idaresinde gittikçe daha fazla merkezi bir hâle geliyor

Teknoloji devleri bu krizi refah sistemini sömürgeleştirmek için kullanıyor – João Carlos Magalhães & Nick Couldry

18 Mayıs 2012 tarihinde Menlo Park, Kaliforniya’da yer alan Facebook merkezinin girişindeki “Beğen” işareti. Stephen Lam / Getty

Koronavirüs salgınının dünyayı nasıl yeniden şekillendireceğine ilişkin öngörüler deryasında, bir iddia öne çıkıyor: Yeni bir refah devletine geri döneceğiz. Economist dergisine göre “Büyük devlet geri döndü”; Thatcher’ın düsturunu ters yüz eden Boris Johnson “toplum diye bir şey var” diye belirtti. Küresel salgının, 2008 finansal krizinin başaramadığı şeyi başarabileceği, neoliberalizmin üstesinden gelebileceği öne sürülüyor. Bir noktaya kadar, hâlihazırda değişim gerçekleşiyor gibi gözüküyor. Hükümetler şirketleri kurtarıyor, ücretleri millileştiriyor ve sanayi üretimini acil sağlık ihtiyaçlarına yönlendiriyorlar. Uzun bir süredir tartışılan ama güçlü bir şekilde direnilen, asgari gelir güvencesi gibi fikirler, birdenbire İspanya gibi ülkelerde gerçekleşiyor. Bazılarının iddiası (veya umudu) mevcut facianın kolektif doğasının toplumsal dayanışmanın canlanmasını teşvik edeceği, 2. Dünya Savaşı “ruhunu” yeniden canlandıracağı şeklinde.

Ancak bu krizden ortaya herhangi bir toplumsal refah yenilenmesi çıkacaksa, bu 1945 sonrası dönemde tasavvur edilenden çok farklı bir “refah” olacaktır. Güçlü bir şekilde özel şirketler tarafından yürütülecek ve nihai amacı kâr üretimi olan bu şirketlerin araçların�� ve platformlarını kullanacak. Çok önemli bir biçimde, verileştirmenin[1] şeffaf olmayan ve müdahaleci biçimlerine dayanacaklar. Bunu söylerken salt (çoğu kişinin belirttiği gibi halihazırda zaten gerçekleşen) gözetimin yoğunlaşmasını değil, birbiriyle bağlantılı iki süreci kast ediyoruz: “insan yaşamının nicelleştirme süreçleri aracılığıyla veriye dönüştürülmesi ve veriden farklı türde değerlerin üretilmesi”. Verileştirilmiş refah sistemleri Büyük Veri şirketlerini, devletin ve toplumun temel işlevi açısından gerekli kurumlar olarak pekiştirecektir. Bu gerçekleşirse, neoliberalizmden önceki dünyaya bir dönüşü değil, Nick Couldtry ve UIises Mejias’ın geçenlerde veri sömürgeciliği olarak adlandırdığı çevresinde gelişen yeni bir toplumsal düzenin ortaya çıkışını göreceğiz.

Kamu özel dolaşıklığı

Bu sürecin anlamlandırılması için biraz bağlamdan söz edelim. Verileştirmenin ve refahın birbirine dolanması yeni bir şey değil ve sıklıkla aslında tam da koruması beklenen insan haklarına bir tehdit oluşturuyor. Bu konulara ilişkin muhteşem bir giriş, NYU hukuk profesörü ve BM özel raportörü Philip Alston tarafından 2019 yılı Ekim ayında yayımlandı.

Alston’un raporu hem zengin hem de yoksul ülkelerde, sosyal güvenliğin artan bir şekilde “otomatikleştirme, öngörme, tanımlama, gözetleme, tespit etme, hedefleme ve cezalandırma için kullanılan dijital veri ve teknolojiler” tarafından yürütüldüğünü gösteriyor. Bu teknolojiler, Hindistan’ın devasa Aadhaar ve Birleşik Krallık, Almanya ve ABD gibi ülkelerdeki, belirli refah programlarına kimin uygun olduğunu değerlendiren ve yararlanacak olanlara ne kadar ödenmesi gerektiğine karar veren otomatikleştirilmiş sistemler gibi, biyokimlik saptama sistemlerinin geliştirilmesini kuşatıyor.

Alston tarafından incelenen kanıtlar, olumsuz sonuçların olumlu sonuçlardan çok daha ağır bastığını gösteriyor. Verimlilikteki bazı kazanımlara rağmen, bu sistemler hem hata ve adaletsizlik üretmeye hem de yurttaşların bu adil olmayan hesaplamalı kararları anlama ve müzakere etme yeteneklerini zayıflatmaya yatkınlar. Ayrıca genellikle (uygun rızayı tehlikeye düşüren) eşitsiz koşullar altında veri toplanmasına dayanıyorlar. Üstelik bunların yanında bu gibi veriye ticaret, suç ve politik gerekçelerle erişilmesi veya kırılmasına yönelik sürekli bir tehdit de söz konusu. Üstelik, Virginia Eubanks’ın ABD’de refahın verileştirilmesi üzerine olağanüstü çalışmasında ortaya koyduğu gibi, eski “insan değeri ve kıymeti hiyerarşilerini” yeniden üretirken, sınıflar arasında bir “etik mesafe” yaratma riskini de taşıyorlar. Bu belirgin zararlar olmadığında bile, hedef kitlenin sürekli gözetimden ve veri güdümlü deneylerden muaf yaşama hakkı aşınmaktadır.

Genellikle “uluslararası kalkınma” ve insani yardım olarak adlandırılan küresel ölçekte refaha baktığımızda durum bundan pek de iyi değildir. Araştırmacılar Linnet Taylor ve Dennis Broeders, sorumsuz sistemler ve adil olmayan veri toplama uygulamalarının “kalkınma adına” kullanıma alındığını yazıyorlar.

Aslında savunmasız topluluklar yeni veri çıkarma ve uygulama teknolojileri için deneme alanı olarak kullanılıyorlar. İbret verici bir örnek 2014 yılındaki Ebola salgınıydı, insani yardım topluluğundaki insanlara Liberyalı yurttaşların ayrıntılı telefon kayıtlarına erişim hakkı verilmişti. Kayıtlar kendince pek bir işe yaramıyordu, sadece bu veriye erişmek için lobi yapan kuruluşlar açısından, “diğer insani yardım kuruluşlarına karşı rekabet avantajı veya ticari ürünlerin testi aracılığıyla”, ondan “ticari olarak muhtemel kazanç” için yararlıydı.

Ebola örneğinin gösterdiği gibi, devletler toplumsal refah için “yenilikçi” çözümler sağlamak amacıyla zaruri kabul edilen kamu özel ortaklığındaki aktörlerden biridir. Programlar ve projeler genellikle STK’ler gibi rekabetçi bir piyasada çalışan veya kendileri zaten kâr amacı güden şirketler olan kuruluşlar tarafından tasarlanıyor ve yürütülüyor. Bu düzenlemeler, hükümetlerin yoksulluk, eşitsizlik ve sağlık hizmetleri gibi karmaşık toplumsal sorunları “çözmek” için gerekli veriye, uzmanlara ve teknolojik yeterliliğe sahip olmadığı algısından ortaya çıkıyor.

Bunun gibi çeşitli biçimlerde, refahın ve kalkınmanın verileştirilmesi, neoliberal bir mantığı ve bu mantığın işaret ettiği şekilde özel firmaların hem Küresel Güney hem de Kuzey’deki etkisiz devletlerin boşluğunu doldurması gerektiği inancının gereğini uyguluyor.

Toplum yararı için Yapay Zekâ?

Dünya çapındaki projeleri etkileyen benzer bir mantık, dijital girişimcilerin ve danışmanların dilinde “toplum yararı için yapay zekâ [YZ]” şeklinde ifade ediliyor. Büyük teknoloji şirketleri de hevesli bir şekilde bu abartılı şovda yer alıyorlar. Facebook, “insanların birbirlerini Facebook’ta güvenli tutması ve desteklemesi için araçlar ve girişimler” sunan “Toplum Yararı Forumu”nu 2017 yılında başlattı. Şirket, bağlantısız insanlara bağlanabilirlik sağlamak için birçok girişimi hayata geçirdi ve tartışmalı “Ücretsiz Temeller” programı hâlâ genişliyor, gerçi kullanıcıların eriştikleri yalın internete karşılık kullanım verilerini bırakmalarını gerektiriyor (Hindistan’da yasaklanmasının bir gerekçesi bu).

2014 yılında Kenya’da sunulan bir proje olan, “sağlık, eğitim, su ve temizlik, insan hareketliliği ve tarımı çözmek” için YZ kullanmayı vaat eden “Lucy”den sonra (muğlak çözümler ve rüşvetçi saikler nedeniyle yoğun bir şekilde eleştirilen) IBM, “Bilim ve Toplum Yararı” girişimiyle çıkageldi. Amacı, “bilim ve teknoloji” aracılığıyla “dünyanın en zor sorunlarını çözmek”ten azı değil.

2019 yılında, Google.org (arama devinin hayırsever bölümü) milyon dolarlık “Impact Challenge” projesini “YZ’yi toplumsal zorlukları ele almaya yardımcı olmak için kullanmak” üzere önerilere doğru yönlendirdi. Microsoft kendi girişimini “İyilik için YZ” olarak adlandırıyor. İklim değişikliği, insani kriz ve sağlık gibi konuları ele alıyor. Bu projelerin bir kısmı geleneksel hayırseverlik biçiminde (örneğin STK’ler ve akademisyenlere teknolojilerini geliştirmeleri için para, insan ve hesaplama kaynakları bağışlanması gibi). Bununla birlikte artan bir biçimde savunmasız topluluklardan veri toplamayı yoğunlaştıran uygulamalar barındırıyorlar.

Bütün bu projeler şirketlerin toplumsal yaşamın idaresine müdahale yeteneklerindeki muazzam artışı temsil ediyorlar: sadece veri elde etme ve işleme yeteneklerini geliştiren bir ortam. Facebook’un “intihar önleme aracı”nı düşünün, “birisi risk altında olabilir” sonucuna varan gönderileri tanımlamak için çeşitli davranış belirtilerini yorumlamak üzere makine öğrenmesi kullanıyor: Facebook’un önceden mevcut olan, platformundaki bütün kullanıcıların (aslında kişisel olan) eylemlerine erişme ve onları çözümleme gücü olmadan bu proje kesinlikle gerçekleşemezdi. Yakın zamanda Facebook bu sistemi patentledi.

Güney Amerika’da Microsoft, hükümetlerin “ergen gebeliği ve okul bırakmayı önlemek için yapay zekâ” kullanmasına yardımcı olmayı amaçlayan Horus Projesi’nin bir ortağı. Proje Arjantin Salta ilindeki savunmasız çocukların “toplam, sabit, paylaşılan ve güncellenmiş bilgisini” topladı. Yaratıcılarının 2018’de “benzersiz” diye sunduğu bu “veri tabanı”, daha sonra iddia edildiğine göre kimin muhtemelen okula gitmeyi bırakacağını veya hamile kalacağını “öngören” bir makine öğrenmesi sistemini besliyor, böylece hükümetlerin bu bireylere yönelik davranışını bilinçli kılmayı amaçlıyor. Projenin Arjantin’de sert gözetim ve hatalı tahminleri nedeniyle yaygın bir şekilde eleştirilmesi, UNICEF tarafından teşvik edilmesini ve Jair Bolsonaro’nun aşırı sağ hükümetinin işbirliğiyle Brezilya’da kullanımını engellemedi. Orada girişim federal hükümetin Cadastro Único sistemine (dünyanın en büyük toplumsal refah veri tabanlarından biri, içerisinde 73 milyondan fazla kişinin verisi var) zaten kayıtlı olan yoksul çocuklara odaklanacak.

Koronavirüs’le birlikte Büyük Teknoloji bu “toplumsal yarar” söyleminin bir türüne dikkatini verdi. Ulus devletler krize yanıtlarını sıklıkla el yordamıyla ararken, şirketler süratle ve görünüşe göre kararlı bir biçimde davrandılar. Mark Zuckerberg, COVID-19’dan ilk olarak 4 Mart’ta söz etti. Facebook’un sadece insanların “bağlı kalmalarına” yardımcı olmayacağını, aynı zamanda “güvenilir ve doğru bilgi” sağlayacağını ve “salgının denetim altına alınmasına yönelik geniş çaplı çabalara” katkı vereceğini söyledi.

O zamandan beri haberler gelmeye devam etti: Facebook “FDA onaylı son model COVID-19 tanı makineleri alımını” fonlayacaktı, bir “Dayanışma Müdahale Fonu” başlatacaktı, küçük işletmeleri desteklemek için 100 milyon dolar “yatırım” yapacaktı, “Koronavirüs Bilgi Merkezi” başlatacaktı ve araştırmacıların platformlarında “belirti anketi” yapmalarına izin verecekti, bunların yanında sağlık araştırmaları ve veri doğrulamaya birkaç milyon dolarlık bağışlar da var. Bu konuda yalnız değil. Google da birkaç milyon dolar ve hareketlilik verisi bağışladı ve birçok kamu görevlisiyle işbirliği yaptı. Ayrıca “insanların belirtilerini kaydeden, yol üstü teste kimin ihtiyacı olduğunu belirlemek için onları sınıflandıran ve sonuçlar çıktığı zaman gösteren” bir portal oluşturdu, bu portal bazı kişileri veri ele geçirme şüphesine sevk etti. Twitter’ın CEO’su servetinin çeyreğini, yaklaşık olarak 1 milyar doları bağışlamaya söz verdi.

Arazi yağması

Bu kuruluşların yardım etme arzularının samimiyetsiz olduğuna ilişkin bir kanıt yok. Çalışmalarının yaşam kurtarmayacağını söylemek de mümkün değil, büyük ihtimalle kurtaracaktır. Buna rağmen toplumun geneli açısından etkileri çok daha muğlaktır. Bu krizin Büyük Teknolojiye önceki ahlaki üstünlüklerini kazandıracağını, 2016 sonrası “teknolojiye tepkiyi” tersine çevireceğini söylemek doğru olabilir ama aynı zamanda dar görüşlülüktür. Şirketlerin küresel salgına (ve toplumsal ayrımlarına) tepkileri doğası gereği onların ana değer yaratım biçimleriyle dolaşıktır: veri sömürgeciliği. Buradaki asıl hikâye budur: “sömürgecilik” terimini hak eden, tarihi oranlarda yeni bir arazi yağmasının sürmesi ve ivme kazanması. Beş yüzyıl önce tarihi sömürgecilik arazilere, toprak kaynaklarına ve onlar için çalışacak bedenlere el koyarken, günümüzdeki arazi yağması insan yaşamının kendisini ve veri biçiminde ondan çıkarabileceği değeri hedef alıyor. Bu tür bir veri çıkarma ancak gündelik yaşamın sayısız yönünü sürekli olarak izleme aracılığıyla mümkün olacağı için, insanların gözetimden muaf yaşama şeklindeki temel hakkı, kurumsal ilerlemenin sivil zayiatı haline geliyor.

Bu bizi ne tür bir “refah” içerisine sokacak? Platformların krizden “dijital hizmetler” olarak ortaya çıkacağı söylendiğinde, çoğunlukla bu gibi hizmetlerin insanlara sanal etkileşim için bilgi ve mekân sunmakla ilişkili olduğu varsayılıyordu, çünkü Büyük Teknolojinin iş modellerinin çekirdeği buydu. Ancak Büyük Teknoloji en başından beri, insan yaşamının gittikçe genişleyen bir kısmını veri çıkarmak için sömürgeleştiren saldırgan genişlemeci bir vizyonla mimliydi.

Hedef tek bir toplumsal uygulamayı değil, insan yaşamının kendisini verileştirmektir. Google veri tabanı düzenleyici olarak başladı ama şimdi sağlık, kent altyapısı, ulaşım ve özel sermaye kadar çeşitli alanda faaliyet gösteren bir şirketler grubu (Alphabet). Facebook Sarmaşık Birliği öğrencileri için bir ağ kurma aracı olarak başladı, fakat şimdi 2 milyardan fazla insanı “küresel iletişim” için bir araya getirdiğini iddia ediyor, üstelik, “paranın üzerindeki ulusal denetimi aşındırabileceği” yönünde endişeler doğuran, uzun zamandır hükümetlerin imtiyazı olarak kabul edilen, küresel bir dijital para planı da var. Kâr için hangi alanların sömürülebileceğine yönelik açık sınırlar yok, olsa bile toplumun bazı katmanları özellikle yararlı hedefler olarak görülüyorlar.

COVID-19 kriziyle zayıflamış zengin devletlerin, yeni veri güdümlü refah önlemleri fırsatlarını ne kadar benimseyecekleri, gelinen noktada, ister istemez belirsiz. Fakat açık olan bu hastalığın bu genişleme için (oldukça önemli) bir fırsat sunduğudur. Birkaç ay önce, bu şirketler, şimdi Facebook, Google ve Apple’ın yaptığı gibi bir virüs salgınını takip etmek için milyarlarca insanın verisini kullanmaya çalışsalardı eleştirilerin hedefi olurlardı. Öyle gözüküyor ki birdenbire ortaya çıkan COVID-19 acil durumu, bu durumu makbul kıldı.

Birçok kişi bu girişimlerin tehlikeleri konusunda önemli soruları gündeme getirdiler. Ancak özgünlük herhangi bir uygulama veya veri kümesine veya küresel salgından sonra onlara ne olacağına dayanmaktan ziyade, toplumsal denetim için eşi benzeri görülmemiş yeni toplumsal bilgi biçimleri üretmeye yönelik küresel çaptaki kabiliyetteki bu eşsiz şirket iktidarının kendisine kamu krizi anı olarak bakmamız gerektiği varsayımıdır. Sonuçta Büyük Teknoloji yeni bir tür kamu hizmetini daha az sağlarken, Büyük Teknoloji şirketlerinin veri kaynakları devletin süren otoritesi ve toplumsal yaşam düzeni için esas hale gelecektir. Sadece “sosyal medya platformları”, “arama motorları” ve bilgisayar yapanlar olarak kalmayacaklar, ayrıca (hükümetlerin yanı sıra) refahımızın sürdürücüleri de olacaklar.

Nüfus yönetimi

Kriz sırasında ve sonrasında, birkaç yıldır kurulan “kamu özel gözetim ortaklığının” yükselişine tanık olacağız. Sağlık ve sosyal yardım, toplum yönetiminin etkilenecek olan alanlarından sadece ikisi; diğerleri eğitim, emek altyapısı ve hukuki uygulamalar olabilir. Şüphesiz direniş olacaktır ve bu dönüşümün gezegen çapında türdeş bir biçimde gerçekleşmesi düşük bir ihtimaldir (paralel gelişmeler Çin’de de oluyor, şirketler ve devlet arasında farklı bir denge olsa da).

Bugün itibariyle, küresel salgından bile önce büyük çapta seyreden arazi yağmasının ivme kazanmasına ciddi bir engel çıkaracak bir direnişin ortaya çıktığına ilişkin pek bir kanıt yok.

Veri sömürgeciliği geliştikçe, sonuç, ancak aynı anda temel özgürlükleri aşındırarak “bahşedilen” yeni, çok daha karmaşık türde bir refah olacaktır. Halk sağlığı hizmetlerine yönelik yenilenen takdirin, acımasız neoliberal piyasa yanlısı söylem için bir son anlamına geldiğine ilişkin son zamanlarda çok şey söylendi. Ancak bu şaşırtıcı bir şekilde doğru çıkabilir, krizin sonunda, bir zamanlar neoliberalizmin meydan okumak zorunda kaldığı piyasa ve toplum arasındaki ayrım yeni, şirket sponsorluğundaki bir “toplum yararı” aşkına parçalanabilir.

Çevirenin notu:

[1]    “datafication”, yaşamın birçok boyutunu veri haline getirmeye yönelik teknolojik eğilim, bu veri daha sonra enformasyona dönüştürülerek yeni bir değere dönüştürülüyor (ç.n.).

[Jacobinmag’daki İngilizce orijinalinden Tahir Emre Kalaycı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]