Solun korona ile imtihanı

Halkı doğru bilgilendirecek, halkın bağımsız çıkarlarını savunmak için seferberlik yaratacak, iktidarın sınıfsal ve bununla ayrılmayacak biçimde siyasal saldırılarına aynı iddia ile cevap verecek, sermaye iktidarının karşısında alternatif bir kamusallığın kurulabilmesini zorlayacak bir inisiyatifin oluşmaması bu dönemin en kritik eksikliği olarak tarihe not düşülmeli

Solun korona ile imtihanı

Koronavirüs (COVID-19) hayatımıza gireli yaklaşık dört ay oldu. Ve açıkçası olağanüstü bir dönem, daha doğru bir ifade ile olağandışı bir dönem yaşadık/yaşıyoruz. Bu süreç boyunca bütün siyasal ve toplumsal aktörlerin ezberlerinin bozulduğunu söylemek yanlış olmayacak. Belki sadece AKP iktidarını ayrı tutmak gerekir ki onun da çok büyük avantajlarının olduğu aşikâr; iktidarda olmak, uluslararası deneyimlerden yararlanmak ve en önemlisi de kendisini zorlayacak bir siyasi/sosyal muhalefetin olmaması gibi. Ancak bu yazının asıl konusu AKP’nin ne yapıp yapmadığı değil, solun ne yapıp yapmadığı.

Belki topyekûn bir değerlendirme için erken olabilir, en sağlıklısı süreç sona erdikten sonra olacaktır kuşkusuz.[1] Ancak olağandışı sürecin sürüyor olması, bu sürecin içerisinde hala bir şeylerin değiştirilebilme olanağını bizlere sunuyor.

Açıktır ki sol adına bu dönemin “iyi” geçirildiğini ileri sürebilmek çok mümkün değil. Dolayısıyla bu yazının da (baştan uyarmakta hayır var) çok iç açıcı olmayacağı ortada.

Kabul etmek gerekir ki Çin’den virüs haberleri gelmeye başladığında sol da durumun vahametini kavrayamamıştı (bu eleştiri değil, tespit). Olması neredeyse imkânsızdı ama eğer bu durumu kavrayıp şubat ayında inisiyatif alsaydı ve hem iktidar hem de toplum bu konuda “uyarılabilse” idi, sol adına farklı bir süreç başlayabilirdi.

Durumun vahameti, ilk COVID-19 vakasının görüldüğünün açıklandığı (11 Mart) ve ilk ölümün olduğu (17 Mart) ay içinde anlaşıldı. Ve ne yazık ki solcuların (genel olarak) ilk refleksi sürece siyasal ve toplumsal bir müdahalenin yollarını aramak yerine ortalamanın eğilimine kapılıp “kendilerini yalıtmak” biçiminde oldu.[2] Ne de olsa internet açık; Twitter, Facebook, Instagram faal idi ve Zoom keşfedilmeye hazırdı. Bu davranış biçiminin, özellikle yönetici pozisyonunda olanlar arasında yaygın görülmesi herhalde (ne zaman yapılır bilinmez ama) sorgulanması gereken bir durum.[3]

Uzunca bir süredir sol muhalefet, (örgüt içi faaliyetler dahil) kişilerin doğrudan iradesi ve inisiyatif almasıyla ilerliyor. Onların, büyük oranda geri çekilmesi ve bu olağandışılığın bir ezber davranış biçiminin olmaması, sürecin “kendiliğinden” bir biçimde akmasına neden oldu. Ve bu kendiliğindenlik hala devam ediyor.[4] Sürecin başından itibaren ne emek, meslek örgütleri düzleminden ne de sosyalist hareketlerden iktidar karşısında bir alternatif odak oluşturmayı hedefleyen bir inisiyatif çıktı. Halkı doğru bilgilendirecek, halk sağlığını korumak da dahil olmak üzere halkın bağımsız çıkarlarını savunmak üzere bir seferberlik yaratacak ve “çare” arayan emekçi halk kesimleri ile bağ kuracak; iktidarın sınıfsal ve bununla ayrılmayacak biçimde siyasal saldırılarına aynı iddia ile cevap verecek, sermaye iktidarının karşısında bir başka toplumsal örgütlenmenin, alternatif bir kamusallığın bu hareketin içinde kurulabilmesini zorlayacak, birleşik bir mücadele hattı oluşturacak bir inisiyatifin oluşmaması bu dönemin en kritik eksikliği olarak tarihe not düşülmeli…[5]

Korona günlerinde 1 Mayıs

Bu süreçte en etkili inisiyatif geliştirilen gündem, her şeye rağmen 1 Mayıs oldu. Kuşkusuz onun da bir nesnel, bir de ezbere dayanan nedeni mevcut. Nesnel nedeni; küresel salgının emekçiler açısından neden olduğu “yeni” sorunlar. Öznel nedeni ise 1 Mayıs’a dair tarih içinde yerleşmiş davranış kalıpları. Tüm bunlara rağmen, 2020 1 Mayıs’ının yaşandığı biçimde gerçekleştirilebilmesi dahi doğrudan iradi müdahalelerle sağlanabildi.

Yeri gelmişken, şu an için bir önemi olmasa da tarihe not düşmek için kısa bir 1 Mayıs değerlendirmesi eklemek yerinde olur (tabii olumsuz kısımlarını).

İlk olarak; “Korona günlerinde kutlanan 1 Mayıs’a” alışıldık bir başarı ölçütü belirlemek ve bu ölçütle başarılı mı başarısız mı değerlendirmesi yapmak mümkün değil. Çünkü tarihte böyle bir “1 Mayıs” yaşanmadı. Hatırlanacağı gibi bundan önceki 1 Mayıslar, kendinden önceki ya da benzer koşullarda gerçekleştirilen 1 Mayıslarla kıyaslanır ve “daha iyi ya da daha kötü” denirdi. Politik hedefi, ön çalışmaları, yaygınlığı (miting sayıları), mitinglere katılım sayıları (sendikaların, örgütlerin, kendiliğinden katılımın), hatta önceki afiş tasarımlarıyla vs. vs. kıyaslama yapılamıyor diye, değerlendirmemek de olmaz elbette…

– 1 Mayıs, ne yazık ki 1 Mayıs günü yaşandı ve bitti. 2 Mayıs’a (çok) bir şey kalmadı. Ne salgın sürecinde 1 Mayıs, günün gereği olarak herkesin emek örgütlerine ve sosyalistlere baktığı bir anda, gelişen taleplerin toplumsallaştığı ve sıçradığı bir an olarak ne toplumsal muhalefet güçlerine yeni bir hedef konan bir an olarak yaşandı, ne de o gün geliştirilen eylem biçimlerinin sürekliliği sağlanabildi.

-Bu yılın sloganının “emek ve bilimle” olarak belirlenmesi, pandemi gündemine nereden müdahale edilmesi gerektiğini göstermesi açısından elbette olumluydu. Emeğin taleplerinin kapsamlı olarak belirlenmesi de. Ancak “bilim”in sadece sözde kalması, sistemin “ruhunu” oluşturan dinci gericiliğin, onun kurumlarının, kurallarının sorgulatılmasına ilerletilmemesi ciddi bir darlık oluşturdu.

-1 Mayıs’ta belirgin bir politik hedefin olmaması belki de en büyük eksiklikti. Saray rejiminin, başkanlık sisteminin, onun öne çıkan kurumları/şahısları “hak ettikleri” bir biçimde ele alınamadı. Genel anlamda bir sosyalizm propagandasıyla ve büyük oranda işçilerin taleplerin dillendirilmesi ile sınırlı kalındı.

– Örgütlenme biçimi ve katılım organizasyonu ise sol yapıların eleştirilerine mahzar oldu.[6]

1 Mayıs parantezini kapatıp tekrar korona günlerine dönersek…

Koronanın belirlediği toplumsal muhalefet

Salgın sürecinde siyasal muhalefet adına olmasa da toplumsal muhalefet adına iki eğilimin oluştuğu görülebilir; Dayanışma Ağları ve bu dönem içinde öne çıkan emekçi talepleri etrafında örülmeye çalışılan mücadele.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki iki eğilim de ciddi bir boşluğa işaret ediyor; ülkemizdeki siyasal yapıların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının ve sendikaların. Çünkü bunlar güçlü ve etkin olsa bu tür faaliyetlerin tamamı bu yapılar içinde, hatta önderliğinde örgütlenirdi.

Dayanışma Ağları; Haziran İsyanı’ndan başlayan daha sonra Hayır Meclisleri gibi yan yana gelişlerle bir “alışkanlığın”[7] devamı olarak özellikle İstanbul’da[8] hızla kurulabildi. Ancak siyasal/somut hedefinin, (daha öncekilerden farklı olarak) belirgin olmaması, faaliyet alanının acil ihtiyaçlara odaklanma ile sınırlanması, daha önce bu tip yapılarda önemli rol oynamış kesimlerin küçük burjuva korunma eğilimlerinin yaygınlığı en ciddi kısıtları oluşturdu. Ülke çapına yayılmaması ise oralardaki devrimci öznelerin değerlendirmesi gereken bir özgünlük olsa gerek.

Her şeye rağmen, özgün bir halk örgütlenmesi modeli olarak Dayanışma Ağları, korona günlerinin ilk döneminde paylaşım ve üretim faaliyetlerinde önemli adımlar attı. Temel ihtiyaç maddelerinin toplanması, ihtiyacı olanlara ulaştırılması paylaşımın temelini oluşturdu. Dezenfektan, maske, siperlik üretimi ve dağıtımı iktidar karşısında kendi kendine yetebileceğinin göstergesi olabildi. Pandemi sürecinin başında temel olarak “dayanışma” ihtiyacı ve sürecin ilk etkisini dayanışma ile karşılama refleksine göre kurulan bu yapılar, iktidarın “normalleşme” olarak tariflediği süreçte ise bu sürecin “dayanışma formunu” tartışıyor, yerellerde ilişkileri yan yana getirme, salgın ve “normalleşme” sürecinin nasıl yaşandığına dair ve halkın taleplerinin verilerini toplama, denetim gibi işlevler kazanmaya çalışıyor.

Dayanışma Ağları’nın en belirgin eksikliği ise merkezi, ortak bir koordinasyonu sağlayamamış oluşudur. Bütün Dayanışma Ağları’nın aynı gelişmişlik düzeyine erişememesi, bulunduğu yerelin özelliklerine göre yeni başlıklar üretememesi, sayısal olarak ulaşılabilecek rakamların gerisinde kalması, siyasal konularda reaksiyonların düşüklüğü, eksiklikler olarak sıralanabilir. Ancak hala işlevini tamamlamadığı, “normalleşme” denilen süreçte, halkın sosyal ve ekonomik “dayanışma” ihtiyacına yanıt üretebilecek düzlemler olduğu aşikâr. Ve bu topraklarda bundan sonra da yeşerebilecek bir zemini sürekli canlı tutacağı da.

İkinci eğilime gelirsek, özellikle salgının ilk döneminde herkes evine çekildiğinde açık biçimde üretim zorlamasına ve salgın tehdidine maruz kalan emekçilerin sorunları bu dönemin önemli bir gündem maddesini oluşturdu. Ama bir açmaz burada kendini gösterdi.

Açıktır ki emperyalist-kapitalist sistem uzun zamandır neoliberal politikalar, gerek küresel ekonomik ilişkiler gerekse de savaş politikalarının sonucu olarak; işçi sınıfı, bir bütün olarak ortak çıkarlarından uzaklaştırılmış, çok katmanlı, çok parçalı amorf bir yapıya büründürülmüş durumda. Ülkemizde ise bu durum güvencesizliğe, mülksüzleştirilmeye, işsiz bıraktırmaya ek olarak Kürt sorunu, Suriye savaşı, göçmen dolaşımı ve cinsiyet ayrımcılığı ile daha da katmerleşmiş durumda.

Bu duruma korona koşullarında yeni bir ayrışma yeni bir talep farklılaşması eklendi. Zorunlu olarak çalışanlar (sağlık emekçileri, market, kargo, fırın, tarım, paketçiler…), zorunlu olmasa da zorunlu çalıştırılanlar (inşaat, lastik, metal…), zorunlu olarak çalıştırılmayanlar (turizm, kafe, tekstil, ulaşım…).

Zorunlu olarak çalışanların çalışma koşullarına ilişkin talepleri (maske, hijyen, çalışma saatleri, ulaşım…), zorunlu olmasa da çalıştırılanların talepleri (çalışmama, ücretli izin…), işten çıkarılanların talepleri (işlerini koruma, ücretli izin, asgari yaşam ödeneği, temel yaşam maddelerinin sağlanması…) ortak bir paydada nasıl birleştirilebilir? İşçi sınıfının bu bölüklerinden hangisinin salgın koşullarındaki talepleri bir bütün olarak sınıfın tamamının talebi olarak kendisini sunabilir, korona koşullarında ayrışmış pozisyonları aşabilecek bir talep ortaklığı sağlayıp söylemi/eylemi/örgütüyle diğerlerine öncülük edebilir? Bunlar, genel geçer Marksizm edebiyatı ile geçiştirilemeyecek zor ve gerçek sorular elbette!

Salgın günleri emekçilerin çeşitli taleplerinin öne çıkmasına neden olduysa da parçalı örgütlenme girişimleri ve sosyal medya kampanyaları dışında bu derece tüm toplumu ilgilendiren çok katmanlı sorunların örgütlenmesine yönelik bir yaygın/etkili çalışma ortaya çıkmadı. Var olan sendikal ve mesleki yapıların (bu noktada TTB’yi ayrı tutmak gerekir) üzerlerine düşen görevi ve sorumluluğu yerine getirdiklerini söylemek mümkün değil. Bırakalım temsil ettikleri alanın tamamının sorunlarını temel alarak iktidar karşısında durmayı, kendi üyelerinin haklarını bile sahiplenir bir pozisyon alamadılar. Kendi üyeleri içinde dayanışma, yardımlaşma, birlikte hareket etmeyi sağlayacak “yeni modeller” bile zorlanmadı. Oysa pekâlâ, gazeteciler, öğretmenler, mühendisler gibi kesimlerde oda ve sendikalar öncülüğünde yeni işlevsel bir araya gelişler örgütlenebilirdi. Bu boşlukta ortaya çıkan sektörel bazlı işçilerin sorunlarını dile getiren girişimler ise ancak “kamuoyu duyarlılığı” ile birleştiğinde belirli anlarda gündem oldu.

Yaşam ile emek birlikte yürür

Tam bu noktada, uzun zamandır başvurulmamış/unutulmuş olsa da anahtar bir kavramımız mevcut; toplumsal hareket sendikacılığı  (THS).

“İşyeri ve işkolu sınırlarının dışında, işçi sınıfını çalışanıyla işsiziyle bir bütün olarak, aileleriyle ve diğer halk katmanlarıyla birlikte örgütleyen ve mücadeleye yönelten”[9] devrimci bir yeniden yapılanma. Kuşkusuz korona günlerinde toplumsal muhalefetin tam da oluşturulması ve bir araya getirilmesi gereken düzlem bu yaklaşımla ele alınabilirdi. Salgın koşullarının, dozu farklılaşsa da bir biçimde devam edeceği düşünüldüğünde bu modelin (THS) üzerinde ciddi durulması gerekecektir. (Dayanışma Ağları potansiyel olarak böyle bir düzlem için aday olabilir mi?)

Ancak açıktır ki günümüzde toplumsal muhalefetin bu biçimiyle bile oluşması doğrusal bir çizgide ilerlese bile “kendiliğinden” siyasal iktidar mücadelesine dönüşmez/dönüşemez.[10]

Hedefin ne olduğu, bu hedefe bağlı olarak önerilen ve örgütlenen her tür modelin, gündemin ve pratiğin öncelikliliğini ve seyrini belirleyecektir.

Siyaset, burjuva siyasetçilere bırakılamaz

Günümüz Türkiye’sinde başkanlık rejiminden dini gericiliğe, savaş çıkartan müdahalelerden bölgesel sorunlara, Kürt sorunundan birikmiş tarihsel sorunlara, ekonomik sorunlardan dış politikaya ve elbette kadın sorununa kadar birçok siyasal gündem işçi sınıfı bakışıyla ve onun çıkarlarını/kurtuluşunu önceleyen politikalarla müdahale edilmeyi “bekliyor”.

“Politik kriz, her zaman olduğu gibi bugün de, son belirlemede somut maddi koşulların (emek-sermaye çelişkisinin) ürünü olsa da, eşitsiz biçimde gelişen emperyalist sistemin parçası olan toplumsal formasyonların siyasal krizi olarak ortaya çıkmaktadır. Sınıf mücadelesi, bu toplumsal formasyonların üst üste binmiş ve gündelik mücadele içinden yanıtlanamayacak tarihsel krizleriyle iç içe geçen siyasal bir mücadele alanı olarak kurgulanmalıdır. Kısacası sorun proleterleşen kitlelerinin, ‘birbirinden yalıtılmış, parçalanmış bir dünya sureti’ içine hapsolmaktan kurtularak, neoliberalizmle iç içe geçmiş tarihsel krizlerin tüm cephelerine, ‘siyaset hayatının bütün yönlerini ayrıntılı olarak bilen ve her siyasi olaya aktif olarak’ müdahale edebilen devrimci bir tarihsel özne haline getirilebilmesidir.”

Toplumsal ve siyasal mücadeleyi eşzamanlı ve birlikte kuran devrimci bir müdahale. Bugünün ihtiyacı!

Dipnotlar:

[1] Bu sürecin mutlak anlamda sona ermesi şimdilik kısa vadede mümkün gözükmüyor, ancak bölümlenmiş parçalar mevcut.

[2] Bu aşamada DİSK ve TTB’nin inisiyatif alıp bu sürecin toplumsal muhalefet merkezini oluşturması gerektiği ifade edilmiş hatta zorlanmış olsa da sonuç alınamadı.

[3] Kuşkusuz haklı gerekçeleri olanları muaf tutmak gerekli. Ancak “normal zamanlarda” sol adına, sosyalizm, devrim adına siyasal süreçler ve siyasal şahıslar üzerinde karar verme yetkisini kendisinde gören birçok yöneticinin bu süreçte “ilk önce” kendisini korumaya alması (üstelik birçok emekçi çalışmaya zorlanırken) kolayca göz ardı edilecek bir durum oluşturamaz. Hele hele halk için kendisini “feda” edenleri sahiplenerek tarih oluşturanlar için.

[4] Kadın hareketinin salgın süresince yaptıkları elbette özneleri tarafından değerlendirilecektir. Ancak bu “kendiliğindenci” eğilimin içinde muhalefet kesimleri içinde, salgın öncesindeki organizasyonlarını (Kadınlar Birlikte Güçlü vb.) bu sürece özgün kadın talepleri ve sorunlarını görünürleştirmek için kullanarak, uluslararası kadın dayanışmasını örerek ve 1 Mayıs dışındaki belki de bu süreçte ülke çapına yayılan tek eylemi, çocuk istismarcılarına af  girişimine karşı eylemini örgütleyerek ayrıştığını not etmek gerekir.

Üniversite hareketi de başlı başına değerlendirme konusudur. Ancak bu alanda özgünlüğe değil, beklentiler ve sözle gerçek durum arasındaki açıya odaklanmak ve ders çıkarmak gerekir. Tarihimizde Dev-Genç’in yoksul halkla kurduğu iradi ilişkinin ışığında…

[5] Erdoğan’ın, muhalefet belediyelerinin “yardım-destek” faaliyetlerine dahi “paralel iktidar” diyerek saldırması bile bu yıkımın içinde yaratılabilecek herhangi bir “alternatifin” oluşturabileceği tehdidi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Bahsettiğimiz türden bir inisiyatifin alınmasına dair zorlamaların da kişilere ve örgütlere, özne ve yapı kısıtlarına takıldığını söylemek mümkün, aynı ihtiyacı aynı yakıcılıkla duymak ve olağan rutinler ve işleyişleri bugünün görevlerinin gerektirdiği sorumlulukla aşarak inisiyatif almak mümkün olmadı.

[6] Ancak bu konuda söylemek gerekir ki hiçbir eleştiri, 1 Mayıs’ı kutlamak için “kendi organizasyonu”nu yapmamayı haklı göstermez. Örneğin; KESK eş başkanlarının birinin Antep’te diğerinin İzmir’de olduğu 1 Mayıs gününde ve 1 Mayıs’ı internet bağlantısından kutladıkları düşünülürse hangi KESK üyesinden farklı bir davranış göstermesi beklenebilir ki.. Ya da DİSK’e yapılan hangi eleştiri ciddiye alınır?

[7] Bu eğilim kendisini Kanal İstanbul işinde de gösteriyor, Kazdağları Dayanışması’nda da… Yani bir tür bir araya gelme, gündem/konu odaklı yapılar oluşturma, mevcut örgütlü ilişkileri aşan ağlar kurma vs.

[8] Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Ataşehir, İçerenköy, 1 Mayıs, Fetih Mahallesi, Sancaktepe, Kadıköy, Çekmeköy, Üsküdar, Beşiktaş, Şişli, Tatavla/Komşu Kapısı, Okmeydanı, Sarıyer, Nurtepe/Güzeltepe, Gazi Mahallesi, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Fatih, Bahçelievler, Avcılar, Atakent, Beylikdüzü, Bakırköy…

[9] Yön Broşür Dizisi 1; Toplumsal Hareket Sendikacılığı. Okyanus Yayınları.

[10] Aşamalı, dolayımlı, biriktirmeci bir çizgi kendi kendiyle yetinebilir ancak sonuca ulaşamaz.