Salgın sosyalistlere neyi gösterdi?

Sosyalist hareket, bugün ancak somut olarak işçi sınıfının hareketli kesimlerinin eylem ve merkezileşme gereksinimlerine yanıt verebilen “gerçek hareketin örgütü olarak” kendisini yenileyecektir. Sosyalist alternatif sınıfın öncülerini bir araya getirmeden başarılamaz

Salgın sosyalistlere neyi gösterdi?

Salgın, neoliberal yıkımın yol açtığı çok yönlü krizi hem derinleştirmiş hem de görünür kılmıştır. Elbette tüm dünyada faşist rejimler ve sermaye kendileri için yeni “çıkış-kurtarma planları” yapmaktalar. Kriz devrimciler içinse ekolojist, feminist, toplumsal mülkiyetçi bir uygarlık tasarımının ve devrimci hareket planının zorunluluğunu açığa çıkartmaktadır.

“Ölümcül hastalıkları beslemek için daha iyi bir sistem tasarlayamazsınız

Tarihin sonu ilan edildi ve bir bütün olarak toplum piyasanın gerekleri doğrultusunda yaşamaya mahkûm edildi. İşte sermayenin küresel egemenliğinin ilanı: yeryüzünün, insana ve doğaya dair ne varsa her şeyin; toprağın, havanın, suyun metalaştırılması ve insanlığın proleterleştirilmesi. Bir zamanlar övünülerek anlatılırdı, artık bu gerçekliği iliklerimize kadar yaşıyoruz; kapitalizm evrensel bir sistem haline geldi ve tüm dünyayı küresel bir köye dönüştürdü. Rekabetin ve kârlılığın önceliği, malların serbest dolaşımı, endüstriyel tarım ve küçük ölçekli yerel tarımsal üretimin tasfiye edilmesi, doğanın doğal kaynakların talan edilmesinin sonucu artık dünyanın bir ucunda yaşananlar tüm insanlığa bedel ödetmektedir. Evet, pandemi gerçeği görünür kılmıştır: Emperyalist kapitalist neoliberal stratejiler doğal-toplumsal yaşamı, “insan” yaşamını yok etmektedir.

Salgın yönetimi sınıfsaldır. Ve bugün “insanlığı yok oluşa” sürükleyen politikaların yapıcıları salgın koşullarında el birliğiyle “virüse karşı savaş” çağrıları yapıyor. Çağrı aslında emeğe, topluma, doğaya ve insanlığın kendisine karşı sürdürülen savaşın yeni cepheler eklenerek ilerletilmesi, derinleştirilmesidir. Tüm dünyanın neoliberalizme ve faşizme karşı isyan dalgalarıyla sarsıldığı bir çağda yeter ki sermayenin genel çıkarları korunarak sistemin sürekliliği sağlansın! Salgın koşullarında milliyetçi, ırkçı ve gerici politikaların örtmeye yetmediği sınıfsal eşitsizliği, emek sermaye çelişkisini, doğa ve kadın düşmanlığını, insanlığın yaşamsal kaygılarını kullanarak örtmenin yolları aranmaktadır. Virüse karşı OHAL ve karantina koşulları içselleştirilerek sermaye ve faşizm yukardan aşağı yeniden yapılandırılmakta, iktidar açısından “darbe tehdidi” ya da “paralel devlet”, “baskın seçim” gibi gündemler bugüne müdahale açısından faşist iktidarın çözülme eğilimi gösteren kitle temelini pekiştirmek, destek potansiyelini canlı tutmak için kullanılmaktadır.

Tüm dünyada sermayenin ve faşizmin “salgın yönetimi” ortak bir politik hedefe sahiptir; emeğin disiplin altına alınarak üretimin sürekliliğinin sağlanması ve olası toplumsal isyanların bastırılması.  Esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, ücretsiz izinle işten çıkartmaların yoğunlaştırılması, evden çalışma adı altında sermayenin yüklerinden kurtarılması ve çalışma saatlerinin uzatılması; hatta işçi sınıfının tümünün eve ya da işyerlerine, üretim nerdeyse oraya “kapatılarak” sürekli çalıştırılması. Üstelik bütün bu politikalar giderek ağırlaşan işsizlik ve halkın toplumsal-yaşamsal gereksinimlerinin tamamen piyasanın insafına terk edildiği koşullarda hayata geçirilmektedir. İnsanlık açlık ve ölümüne çalıştırma koşullarıyla sınanmaktadır.

“Yeni normal” pandemi koşullarında sermaye hareket prensiplerinin kalıcılaştırılmasıdır

Zaten neoliberal uygarlığın normali nedir? Normal denilen koşullar azgın piyasacılık ve emek sömürüsünden öte ne ifade etmektedir? “Yeni normal” açık bir biçimde meselenin sınıfsal içeriğini ortaya koymaktadır. Salgın bir işçi sınıfı hastalığı olarak yaşanacak, hem sermaye egemenliğini pekiştirecek hem de toplumsal bağışıklık sağlanacak.

Pandemi, sermaye birikim rejimi açısından yeni bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Emek sömürüsünün derinleştirilmesi, temel hizmetlerin yeniden metalaştırılması hedeflenmekte, yeniden üretim alanı yeniden güvencesizleştirilmekte ve üretim/dağıtım ilişkileri bugünün koşullarına göre yeniden planlanmaktadır. Böylece sermayenin akışkanlığı yine bir yolunu bulmakta; doğanın talanı ve emek sömürüsü katlanmaktadır.

Sermaye ve sarayın “yeni normali”, “otoriter bir emek rejimi” inşasıdır. Temel amaç neoliberal politikaların ağırlaştırılarak sürdürülmesi ve uluslararası entegrasyonun yenilenmesidir. İktidarın bu anlamda tek güvencesi “güvencesiz çalıştırma” koşullarının derinleştirilmesi ve ucuz emek gücü potansiyelidir. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve milyonların açlıkla ölüm arasında sıkışması rejim açısından fırsata çevrilmekte ve çalışma kampları kurulması, dijital denetimin yaygınlaştırılması, mesai kavramının ortadan kaldırılması “yeni normalin” ilk adımları olarak görülmekte. Zaten salgın koşullarında evde ya da işyerinde, “kapatarak çalıştırma” ile mesai kavramı ortadan kaldırılmıştır. Öğretmenlerden ofis çalışanlarına kadar tüm gün ekran başında çalışmak zorunda kalanlar açısından üretim ve yeniden üretim alanının iç içe geçmesi; elektrikten internet kullanımına kadar ev içi giderlerin artması ve özellikle kadınlar açısından ev içi emeğin katlanması ile sonuçlanmaktadır. Salgın koşullarında sermaye toplumu salt “emek gücüne” ve “tüketiciye” indirgeyerek yeniden inşa etmektedir.

Elbette kapitalizm açısından ölümüne çalıştırmak tarihseldir. Bugün somut ve gerçek! Soma’da madencileri ölümüne yerin altına indiren de iş güvenliği tedbirlerini maliyet hesabı yaparak her gün iş cinayetlerine sebep olan da solunum cihazlarını 1000 dolara piyasaya sunan katil şirketler de kapitalizmin temel prensipleri doğrultusunda hareket etmektedir. Bu prensipler gereği parklar kapatılırken AVM’ler açılmakta, milyonlarca insan her gün işe gidip gelirken en ufak bir sokak protestosuna ve kapısının önüne çıkanlara “sosyal mesafe” gerekçesiyle müdahale edilmektedir.

Neoliberal strateji gereği, başta eğitim ve sağlık olmak üzere temel kamusal hizmetlerin hak olmaktan çıkartılması ve sermayenin hizmetine sunulması; kırın tasfiyesi, güvencesizleştirme, geleceksizleştirme ve bütün bir hayatın metalaştırılması Türkiye’yi bir işçi toplumuna dönüştürmüştür.[1]

Sosyalist hareket yapısal krizini ancak bu gerçeği kavrayarak, işçi-işsiz, evden çalışanlardan en ölümcül işlerde çalışanlara kadar bugünün toplumu ile devrimci bir ilişki kurarak aşabilir. Toplumsal dönüşümün ve faşizme karşı mücadelenin merkezine bugünün işçi sınıfını koyan, pandemi koşullarında maddi yaşamın “yaşam hakkı, can güvenliği” ekseninde toplumsal sağlık hareketi olarak örgütlenmesini temel alan bir devrimci hareket çizgisi, sosyalist hareketin politik ve pratik etki gücünü, eylem kapasitesini artıracaktır. Pandemi koşullarında sağlık işçilerinden market işçilerine, evde kapatılarak çalışan mühendislerden kargo çalışanlarına kadar sınıfın gündelik yaşamdaki etkisi/etkinliği açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu özel uğrak; solun sınıfla, sınıfın politikayla kurduğu ilişkinin devrimci bir biçimde aşılmasında birtakım olanaklar yaratmaktadır.[2]

Tam da bu noktada insanlık dışı koşullarda ölümüne çalıştırılan işçi sınıfının kapitalizmi yıkacak gerçek güç olarak örgütlenmesi sosyalist hareketin inandırıcılığı, güvenirliliği açısından temeldir.

Devrimci yığınak hiç bugünkü kadar gerçek bir ihtiyaç olmamıştı.[3] Sosyalist hareket, bugün ancak somut olarak sınıfın hareketli kesimlerinin eylem ve merkezileşme gereksinimlerine yanıt verebilen “gerçek hareketin örgütü olarak” kendisini yenileyecektir. Sosyalist alternatif sınıfın öncülerini bir araya getirmeden başarılamaz. Salgınla birlikte yeniden şekillenen öne çıkan işçi sınıfı kitleleri içinde devrimci yığınaklar yapmak, devrimci hareketin yeni kurucu zeminlerinin örgütlenmesidir. Güne müdahale ve geleceği kurmanın, devrimci hareketin kurucu zeminidir. Ayrıca bu, sistemin açlıkla ölüm arasında bıraktığı sınıfın farklı kesimlerinin devrimci toplumsal özne olarak yeniden inşası için zorunluluktur.

Başta sağlık emekçileri olmak üzere, AVM çalışanlarından öğretmenlere ofis çalışanlarından market işçilerine kadar sınıfın farklı kesimlerinde ciddi bir öfke, tepki birikmektedir. Bu tepki zaman zaman kendiliğinden eylemlerle açığa çıkmaktadır. Örneğin, sağlık emekçilerinin doğallığında “yaşatmak için yaşamak” ya da “insanca yaşam” çağrısı yapmaları tesadüf değildir. Sağlık emekçileri meselenin sadece ücret meselesi olmadığının farkındadır. Ücret talepleri, adalet, eşitlik talepleriyle birlikte dile gelmektedir. Her an enfekte olma riski altında virüse karşı mücadele edenler açısından işyerine özgü taleplerden kentsel haklara uzanan bir yakıcı acil talepler ortaya çıkmaktadır. Ortak çamaşırhanelerden çocuk bakımına barınmadan ulaşıma temel hakların ne kadar da yaşamsal olduğu görünür hale gelmiştir. Bugün tarım işçilerinden eğitimcilere, mühendislerden mağaza market çalışanlarına kadar benzer yaşamsal talepler ortaya çıkmaktadır.

Hastanelerde, temizlik işçisinden hemşiresine, hasta bakıcısından asistan hekimine kadar sağlık emekçilerinin bütününü kapsayan meclis/komite gibi kalıcı örgütlenmelerin kurulması ve yaygınlaştırılması, çay üreticisinden öğretmenlere kadar, emekçilerinin başta yaşadığı kent olmak üzere, ülke çapında bir mücadele çizgisinin inşası mümkündür.

Sınıfın maddi çıkarları ile ekoloji mücadelesi, sağlıklı yaşam hakkı ile toplumsal mülkiyetçi bir uygarlık mücadelesi iç içe geçmekte, sınıfın “yaşamsal çıkarları” tüm toplumu seferber edebilecek, insanı temel alan yeni bir uygarlığın yolunu göstermektedir. Neoliberal uygarlığın karşısında, temeline insan ihtiyaçlarının karşılanmasını alan toplumsal-kolektif bir üretim sistemine dayalı bir sosyalizm algısını yerleştirmektedir.

Hak mücadelesinin tarihsel birikimleri, sermayeyle uzlaşmaz karşıtlık halinde olan toplumun tüm emekçi, işsiz, ezilen, tahakküm altındaki kesimlerinin gerçek sorunlarının çözümüne yol gösteren proleter devrimci bir çizgi olarak bugün de yol göstericidir. İnsanca bir yaşamın koşullarının sağlanması ve yaşama hakkının korunması ancak; maske talebinden altyapıya, temiz sudan sağlıklı gıdaya erişime, parasız kamusal sağlık hakkına kadar neoliberal uygarlığı reddeden bir toplumsal hareket olarak örgütlenebilirse mümkündür. İşçi sınıfının hak mücadeleleri bugünün devrimci hareketinin de somut çizgisidir. Çalışma hakkı, güvenceli çalışma, çalışma saatlerinin kısaltılması, temel tüketim vergilerinin kaldırılmasından AKP döneminde siyasal nüfuz kullanılarak elde edilen servete el konulması ve koşulsuz temel gelir desteği, temel ihtiyaçların tümüyle parasızlaştırılması, savaşa, kontrol denetim teknolojilerine değil sağlığa, eğitime kaynak yaratılması talepleri; “güncel olandan yeni bir uygarlığın inşasına” stratejik bir mücadele çizgisinin öncelikli talepleridir.

Çelişki, insanlığın kendi hayatını sürdürmesinin gerekleri ile kapitalizmin gerekleri arasındaki çelişkidir. Bugün en temel insani haklar, “yaşam hakkı” ve “can güvenliği” birer devrim sorunu olarak devlet ve sermayenin karşısında konumlanmaktadır.

“Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”

Kadın hareketi “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” derken ne kadar da isabetli bir tutum almış. Kadın hareketinin çağrısı şimdi açlık ve ölüm arasında sıkıştırılan sınıfın tüm bileşenleri için yol göstermektedir. Neoliberal uygarlığın tüm krizlerinin üst üste bindiği, salgının aslında bir erkeklik krizi, ekolojik kriz, mülksüzleştirme/proleterleştirme politikalarının krizi olarak karşımıza çıktığı bugünlerde “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” çağrısı; mahallelerden hastanelere insanca yaşam koşullarını garanti altına alacak örgütler kurulmadan gerçek kılınamaz.

Bugün “yaşam hakkı” mücadelesi, dayanışma ve direnişle birleşerek kentleri, ��lkeyi ve dünyayı yeniden inşa etme mücadelesidir. Maddi yaşam koşullarının çıplak gerçekliği hastanelerden mahallelere, işyerlerinden evlere ve tüm kente uzanarak toplumsal sağlık hareketinin mevzilerini oluşturmaktadır. İşyeri meclislerinden dayanışma ağlarına kadar halkın yaşama hakkını savunacak örgütler/öz yönetim organları kurma, yaşadığımız yerde sokakta, mahallede, kentte toplumsal ihtiyaçları belirleme, kendi kaynaklarını yaratma ve kendi kendini yönetme; meta dışı bir yaşamı dayanışma ve direnişle birlikte örgütlemek mümkündür.

Artık yerleşmiş bir sistem olarak neoliberalizm insanlığı yok oluşa sürüklemektedir. İnsanlığın kurtuluşu için; insanlığı yok eden sınıf olarak kapitalistlerin iktidarına ve sağlıklı yaşam koşullarını ortadan kaldıran politikalarına son verilmesi zorunludur. Herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre” ilkesi hiç bugünkü kadar yaşamsal olmamıştı, hiç bu denli ihtiyaç hissetmemiştik!

Dipnotlar:

[1] Neoliberalizmin ilk evresinde saldırılara karşı direniş ekseninde gelişen halkın hakları mücadelesi; sosyalist hareket açısından güvencesizliğe ve temel toplumsal hakların gaspına karşı zengin deneyimler açığa çıkartmış ancak bu gidişatı tersine çevirecek bir iktidar mücadelesi düzlemine sıçratılamamıştır. Bugünün nesnelliği tarihten doğru dersler çıkartarak, bu anlamda başından itibaren planlı iradi bir sürecin örgütlenebileceğinin mümkün olduğunu göstermektedir.

[2] Salgın süresince sosyalist hareketin geneli “sınıf mücadelesinden” uzaklaşmanın krizini yaşamıştır. Solun büyük çoğunluğu sürecin başından itibaren “evde kalabilenlerin” siyasetini yürütmüştür. Örneğin geleneksel sendikalar açısından ortaya çıkan tablo çarpıcıdır. İşçi sınıfının bütünü ölümcül koşullarda zorla çalıştırılırken, bürokratik kendi üye kitlesiyle dahi ilişki kurmayan bir sendikal düzlemin başarı şansı yoktur. Bu mevcut pozisyon sınıfın gerçek durumuna seslenememekte ve sendikal düzlemle işçileri duygusal, politik ve yaşamsal olarak ayrıştırmaktadır.

[3] Bugün somut mücadele zeminlerinde salgın sürecinin gereklerini yerine getirmeyi, bugünün çatışmasını örgütlemeyi hedeflemeden ideolojik, politik ve örgütsel yenilenme sağlanamaz.