“Normal”i kabul ediyor muyuz?

Madem “asıl virüs kapitalizm, çaresi sosyalizm” sloganı tüm dünyada bu kadar popüler oldu. O zaman nasıl bir sosyalizm ve nasıl bir devrimci mücadele sorularının yanıtlarını aramak için bundan daha iyi bir dönem aranmamalı

“Normal”i kabul ediyor muyuz?

Pandemi yönetiminde adına “normalleşme” denilen sürecin ilk adımları Erdoğan tarafından açıklandı. İki ay geride kaldı. Yalan ve yasaklarla yönetilen, eldeki yetki gücünün tamamen iktidarı ve sermayeyi korumak için kullanıldığı iki ay. Koronavirüs bulaşması çok hızlı bir salgın hastalık olarak ortaya çıktı. Herkese bulaşabiliyordu ama kısa sürede rakamlar hastalığın emeğiyle geçinenleri daha çok vurduğunu göstermeye başladı. Havalı “evde kal” çağrılarının etkisi de kısa sürdü. Mecburen evde kalan ama geçim sorunu çekenler, evde mesai saati bir türlü bitmeyenler, evi cehenneme dönen kadınlar ve evde kalamayıp işe gidenlerle evinde, yalısında, sarayında rahat rahat oturanlar arasında sadece yaşam koşulları bakımından değil hastalık açısından da epey eşitsiz bir dağılım mevcut. Salgınla toplumda zaten var olan eşitsizlikler, adaletsizlikler katmerlendi. Şimdi normale dönme süreci planlanırken, eski normalin eşitsizlikler bakımından katmerlenmiş halinin üzerine kurulan yeni normalle yaşamayı kabul edecek miyiz? Bizim kabul edip etmememizden de önemlisi ölüm gösterilen halkın sıtmaya mecbur bırakılmasını nasıl engelleyeceğiz?

Normalleşmenin AVM’ler açılarak başlaması hiç de şaşırtıcı olmadı. Neoliberal kapitalizmin klimalı “kamusu”, çoğu kent suçu olan AVM’lerle yeni normali kurmaya başlamak ve halkın canını değil ekonominin canlanmasını öncelemek. Faturalara zam yaparak enerji şirketlerinin borcunu ödeyen ve salgının ilk gününden itibaren o enerji şirketleri yeni maden sahaları açsın diye yasalarından kolluk gücüne tüm yetkisini seferber eden bir devletten başka ne beklenebilir. Ancak bilelim ki bu süreç Erdoğan açısından kolay geçmeyecek. Salgın öncesi var olan ekonomik daralma ve durgunluk salgının etkisiyle büyüdü. Ülke kasasındakini varlık fonuyla, garanti ödemeleriyle yandaş şirketlere aktaran Saray rejimi korona günlerinde de harcamalarını bu şirketlerin zararını karşılamak üzere kullandı. Cari açık büyüyor, istihdam düşüyor, dolar yükseliyor. DİSK-AR verilerine göre geniş tanımlı işsiz sayısı şubatta 8,5 milyona dayandı, 16 milyonu görebilir. Bu gidişatın toplumsal sonuçlarını maniple etmek ve baskılamak için çalışacaklardır. Rejim açısından negatif giden sadece ekonomi değil. Hem AKP hem de Cumhur İttifakı içi çıkar çatışması görüntüleri Soylu’nun istifasından MHP Genel Başkan Yardımcısı’nın Bahçeli’den alıntılayarak attığı “Üç Hilal’in tek başına iktidarı artık bir zorunluluktur” tweet’lerine kadar farklı biçimlerde ve farklı saiklerle ortaya çıkıyor. Karşısında güçlü bir alternatif hala oluşmamış olan Erdoğan şimdilik bu gerilimleri yönetebilir durumda.

Son günlerde Erdoğan yeniden darbe yapmaya çalışanlardan bahsediyor. Belki İdlip’te Rusya’ya verdiği sözü tutmaya çalışırken cihatçı grupların saldırısına uğramasa ya da Libya’da Hafter’e destek giderek artmıyor olsa Ortadoğu’dan Akdeniz’e nasıl başarılar elde ettiğinden bahsedecekti. Oysa birkaç ay önce ülkenin temel gündem maddesi olan bu konular pek görünmezleşti. Önce CHP’li belediyeler paralel devlet kurmakla suçlandı sonra da muhalefet darbe hazırlığıyla suçlanırken erken seçim tartışmaları yapılmaya başladı. Ardından Sevda Noyan, Fatih Tezcan gibi saray soytarılarından Erdoğan’a muhalif olanlara ölüm tehditleri geldi. 3 yıl daha tek başına iktidarken erken seçim neden? Ya da devletin her kademesini Erdoğan yönetiyorsa darbeyi kim yapacak? Bu sorulara akılla verilebilecek yanıtlar sınırlı ama ne saray soytarılarının tehditleri ne de Erdoğan’ın birinci ağızdan darbeden bahsetmesi tesadüfi değildir. Erdoğan bu süreci yönetebilmek için elindeki bütün devlet gücünü kullanacaktır. Görünen o ki şimdilik düşman yaratarak kendi kitlesini hatta kadrosunu saflaştırma taktiğini yeni normalin de kurucu araçlarından biri olarak değerlendirmektedir.

1 Mayıs’tan sola bakmak

Salgında bir aşama bilimle değil AKP eliyle bitiriliyor ve adına normalleşme denilen yeni bir döneme geçiliyorken tıpkı iktidarın iki aylık politikalarını değerlendirdiğimiz gibi salgın boyunca ürettiğimiz politik hattı, yaptıklarımızı ve yapamadıklarımızı değerlendirmeliyiz. 2020 1 Mayıs’ına bu açıdan bakmak yerinde olacaktır.

2020 1 Mayıs’ı pandemi koşullarında kapitalizmin sorgulanıyor, sosyalizmin bir alternatif olarak konuşuluyor olması açısından önemliydi. Neoliberal kapitalizmin siyasi temsilcisi faşist AKP iktidarını COVID-19 salgını karşısında hem sınıfsal tercihleri hem de yönetme biçimiyle doğrudan hedef haline getirebilmek gerekiyordu. Dahası bu süreç korona salgınının en büyük mağduru ve “kahramanı” işçilerin haklarını, taleplerini yükseltebilmek için de çeşitli olanaklar barındırıyordu. Ancak hem yasaklarla hem salgını fırsata çeviren AKP karşısında bir inisiyatif merkezi oluşturulamamasıyla hem de gerçek bir taban hareketinin eksikliğiyle bu 1 Mayıs’ın barındırdığı potansiyele ulaşılamadı. Kuşkusuz bunda Türkiye çapında 1 Mayıs eylemlerinin merkezinde bulunan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin solla ortak, koordineli bir 1 Mayıs örgütleme konusunda yetersiz kalmasının, devletin tutumu birkaç gün öncesinden belli olmasına rağmen eylem iradesinin erken ortaya konulamamış olmasının, bir haftaya yayılan eylemlerin sosyal medyayla ve simgesel işyeri önü eylemleriyle sınırlı tutulmasının etkisi var. Ancak tek sorumluluğu sendika ve odalara yüklemek fazla kolaycılık olur. Türkiye’deki sol, sosyalist, devrimci örgütlerin salgın ve sokağa çıkma yasağı koşullarında bu 1 Mayıs’ı emeğin taleplerini yükseltecek bir eylem gününe dönüştürme konusunda inisiyatif aldığı ve birbirini zorladığı bir süreç yaşamadık. Bu konuda özeleştirel olmakta ve sorumluluğu kendi dışımıza atmamakta fayda var. 1 Mayıs AKP iktidarı karşısında sol için bir sıçrama tahtasına dönüştürülemedi. Yine de AKP pandeminin yarattığı yönetebilme fırsatlarını, hak ve özgürlüklere dönük kısıtlamaları kalıcı hale getirmek isterken 1 Mayıs günü devrimciler sokağa çıkma yasağına simgesel eylemlerle de olsa meydan okudu. Taksim’e yürüme iradesi gösteren DİSK, sınırlı sayı ile olsa da Taksim Meydanı’nda eylem yapmaya çalışan, İzmir’de, Ankara’da, Adana’da, Trabzon’da sokağa çıkan, Hopa’da 1 Mayıs’ı mitinge dönüştüren devrimciler, 2020’nin olağanüstü koşullarında da 1 Mayıs’ın “direnişçi” özelliğini unutturmadı. Sadece sokaktaki simgesel eylemleri örgütleyenler değil, evlerin pencerelerinden, balkonlarından pankartlarıyla, müzikleriyle, alkışlarıyla sosyalistlerin 1 Mayıs kutlama çağrısının doğrudan örgütleyicisi olan binlerce insan da 1 Mayıs’ta direnişin öznesi oldu. Bu 1 Mayıs’ın geçmiş yıllardan farklı olan bakiyesi salgın nedeniyle meydanlarda yan yana gelemeyen kalabalıkların evlerini ve sınırlı da olsa 1 Mayıs arifesinde işyerlerini eylem alanına çevirmeleriydi. Önümüzdeki hareket biçimimize bu bakiyenin katkısı mutlaka olacaktır.

Patronların kârı için halkın sağlığının kurban edildiği bir dönemin içindeyiz. Bu süreçte salgının ikinci dalgası yaşanabilir. Geçim sorunu baş edilemez hale gelebilir… Erdoğan bu süreci dinci gericilik ve faşizan uygulamalarla yönetmeye devam edecektir. Hayat eski normaline dönsün diye bekleyen insanlara, eski normalin de oluşturulmaya çalışılan yeni normalin de bütün önceliklerinin piyasanın ihtiyaçları üzerinden kurulduğunu anlatmalıyız. Solun elindeki bütün imkanlarla ülkeyi yönetenlerin çıkarlarıyla halkın çıkarları arasındaki farkı göstermesi, yeni normalin kabul edilmemesi için halkı örgütlemesi gerekiyor.

Artık insanlar daha çok sokaktalar. Değişen duruma uygun kitle çalışması ve örgütlenme yöntemlerini üretmek ve güncel talepler oluşturmak devrimcilerin görevi. Çarklar dönsün diye kurban edilenleri uzun süredir daralan, temsili hale gelen siyasetin öznesi haline nasıl getireceğiz? Dayanışma faaliyetlerinde ilişki kurulan insanların örgütlü mücadeleye katılmasını nasıl sağlayacağız? “Normalleşme” denilen dönemin dayanışma örnekleri neler olabilir? Son yıllarda hep bir adım önde olan kadın mücadelesi “yeni normal”i reddederken toplumsal mücadeleye nasıl bir yol açacak? Mahalle çalışmalarıyla market işçileri, hastane işçileri, enerji işçileri ve bunların mücadele örgütleri arasında kurulan ilişkinin yarattığı olumlu etkiyi bu dönem hangi pratiklerle devam ettireceğiz?  Çay üreticisinin sorunları ülke gündemine taşındı. Peki, gıda ve tarım alanında başka yapılması gereken neler var? Yayın ve propaganda araçlarımızı daha etkin hale nasıl getireceğiz? Türkiye halklarının mücadele tarihinde her dönem öncü olan devrimci gençler bu süreçte hangi görevleri, nasıl üstlenecek? Bütün bu sorular ve daha fazlasına üreteceğimiz kolektif yanıtlar yeni normali parçalamak için gücümüz haline gelecektir.

Erdoğan “normalleşme” planını açıkladığı hafta sonu Sancaktepe’de kurulan sahra hastanesi inşaatını ziyaret etti. Fotoğrafta güvenlik şeridi arkasında, kendisinden metrelerce uzakta dip dibe duran onlarca belki de yüzlerce işçiye el sallıyordu. Fotoğraf başlı başına bir sınıf farkı anlatısı. Üzerine söylenecek çok söz var. İşin gerçeği Erdoğangillerin nomali bu. Koruma ordusuyla, jammerlı araçlarla halk içine çıkabilen Erdoğan haftalar sonra kendini kapattığı Huber Köşkü’nden böyle çıktı. Ranta açılması için fırsat kollanan askeri arazilerden biri üzerine ağaçlar kesilerek kurulan hastane inşaatı, bilinmeyen bir yolla yandaş Rönesans inşaata verildi. Erdoğan, işçileri güvenlik şeridi arkasında bekleten bu ziyaretinden sonra iki yakaya yapılan sahra hastaneleri ile sağlık turizmi yapacağını duyurdu. Bir fotoğrafta kent yağması, yandaş şirket, işçilerle cumhurbaşkanı arasındaki eşitsizlik, sağlık hakkının ticarete çevrilmesi… Erdoğan’ın konuşmalarını kurcalasak yeni yönetme taktikleri olarak ayrımcı cinsiyetçi Diyanet’i sahiplenme, muhalefet edenleri darbecilikle suçlama vs. daha birçok konu bulacağız. Saray iktidarının hamurunu oluşturan malzemeler bunlar. Her şey o kadar bağlantılı ki işçileri görmeyen bir kent savunusu, Erdoğan’ı görmeyen bir sağlık hakkı savunusu mümkün değil. Halkın yaşamını çevreleyen sorunlar bu kadar iş içe geçmişken siyasetin eski kalıplarıyla yapılması da mümkün değil.

Madem “asıl virüs kapitalizm, çaresi sosyalizm” sloganı tüm dünyada bu kadar popüler oldu. O zaman nasıl bir sosyalizm ve nasıl bir devrimci mücadele sorularının yanıtlarını aramak için bundan daha iyi bir dönem aranmamalı. Eski düşünme biçimleri, eski köşeler terk ederek yeni bir başlangıç için cüret edilmeli.