Koronavirüsün kolektif açmazına karşı kolektif bir yanıt geliştirmeye ihtiyacımız var -David Harvey

COVID-19 salgınının tetiklediği kriz, Marx’ın insan özgürlüğü fikrini yeniden düşünmemiz için bir fırsat. David Harvey’in Jacobin’de yazdığı gibi, krizi aşmak için atılması gereken acil adımlar bize aynı zamanda sermayeye muhtaç olmayan farklı bir toplumu nasıl inşa edebileceğimizi gösteriyor

Koronavirüsün kolektif açmazına karşı kolektif bir yanıt geliştirmeye ihtiyacımız var -David Harvey

Bu yazıyı New York’ta, koronavirüs krizinin orta yerinde yazıyorum. Olup bitenlere nasıl tepki vereceğimizi kestirmenin güç olduğu bir dönemden geçiyoruz. Normalde böyle bir durumda biz anti-kapitalistler sokak eylemlerinde slogan atıyor olurduk.

Bunun yerine, sürecin kolektif eylem formlarını icap ettirdiği bir anda, ben sinir bozucu bir bireysel karantina durumundayım. Ama Karl Marx’ın o çok bilindik sözlerindeki gibi, kendi seçtiğimiz koşullar içinde tarih yazamayız. Dolayısıyla elimizdeki olanakları en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğimizi bulmak zorundayız.

Ben görece ayrıcalıklı durumdayım. Çalışmaya devam ediyorum ama evimdeyim. İşimi kaybetmedim ve maaşım yatmaya devam ediyor. Yapmam gereken tek şey kendimi virüsten sakınmak.

Yaşım ve cinsiyetim dolayısıyla riskli grupta olduğumdan, temastan kaçınmam öneriliyor. Bu da bana katıldığım Zoom oturumları arasında düşünmek ve yazmak için çokça zaman tanıyor. Ama burada, New York’taki öznel koşullar üzerine kafa patlatmaktansa, olası alternatifler üzerine birtakım fikirler geliştirip, şunu sorabileceğimi düşündüm: Bir anti-kapitalist böylesi bir durumda nasıl düşünür?

Yeni toplumun bileşenleri

Marx’ın başarıya ulaşamayan devrimci 1871 Paris Komünü’nde olanlara dair düşünceleriyle başlamak isterim. Marx şöyle der:

İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. Halkın hükmüyle hayata geçirilecek hazır ütopyaları yok. Kendi kurtuluşunu gerçekleştirebilmek ve bununla birlikte mevcut toplumun kendi ekonomik kurumlarıyla karşı konulmaz bir şekilde meylettikleri yüksek formlara erişmek için, büyük mücadelelerden, koşulları ve insanları dönüştürecek bir dizi tarihsel süreçten geçmeleri gerekeceğini biliyorlar.

Çöken eski burjuva toplumunun gebe olduğu yeni toplum bileşenlerini azat etmekten başka gerçekleştirecek idealleri yok.

Bu pasaj üzerine birkaç kelam etmek isterim. Öncelikle, Marx 1840’lar, 50’ler ve 60’larda Fransa’da bolca bulunan sosyalist ütopyacıların düşüncelerine bir nebze karşıydı. Bunlar, Joseph Fourier, Henri de Saint-Simon, Étienne Cabet, Louis Auguste Blanqui, Pierre-Joseph Proudhon ve diğerlerinin düşünce geleneğiydi.

Marx, ütopik sosyalistlerin emeğin mevcut koşullarını gerçekten dönüştürecek pratik işçiler olmayan birer hayalperest olduklarını düşünüyordu. Mevcut koşulları değiştirebilmek için kapitalist toplumun doğasını tüm hatlarıyla kavramanız gerekir.

Ama Marx, devrimci projenin işçilerin öz-kurtuluşuna odaklanması gerektiği konusunda kararlıdır. Bu formüldeki “öz” vurgusu önemlidir. Dünyayı değiştirmeye dair her büyük proje, aynı zamanda kendini dönüştürmeyi de gerektirir. Bu nedenle işçiler kendilerini de değiştirmek zorundadır. Paris Komünü sürecinde bu konu Marx’ın kafasını çokça meşgul etmişti.

Ancak, sermayenin kendisinin de dönüşümün olanaklarını yarattığını ve uzun mücadeleler yoluyla işçilerin yabancılaşmış emekten kurtulacağı yeni bir toplumun ayırt edici özelliklerini “azat etmenin” mümkün olacağını belirtir. Devrimci görev, çökmekte olan köhne burjuva toplum düzeninin rahminde halihazırda bekleyen bu yeni toplumun bileşenlerini azat etmektir.

Potansiyeli açığa çıkarmak

Şimdi çökmekte olan köhne bir burjuva toplumunda yaşadığımızı kabul edelim. Belli ki bu toplum benim yayıldığını görmeyi özellikle istemediğim ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi her türlü kötülüğe gebe. Ama Marx “O köhne, çökmeye yüz tutmuş toplum düzeni içindeki her şeyi salıverin” demiyor; çökmeye başlamış bu burjuva toplumun işçilerin ve işçi sınıflarının özgürleşmesine katkı sağlayacak katmanlarını seçmemiz gerektiğini belirtiyor.

Bunun içinde de şu soru yatıyor: Bu olanaklar nelerdir ve nereden gelmektedirler? Marx bunun cevabını Komün üzerine yazdığı kitapçıkta vermese de, daha önceki teorik çalışmaları tam olarak işçi sınıfının yapıcı olanaklarının neler olabileceğini açıklamaya adanmıştır. Bunu muazzam uzunlukta yaptığı yerlerden biri, Marx’ın 1857-58 kriz yıllarında yazdığı Grundrisse adlı devasa, karmaşık ve sonlandırılmamış metnidir.

Bu çalışmada yer alan bazı pasajlar, Marx’ın Paris Komünü’nü savunurken aklından geçmiş olabileceklere ışık tutar. “Azat etme” fikri, o zamanlar bir kapitalist burjuva toplumunda olup bitenleri anlamakla ilgilidir. Marx’ın daima anlamaya uğraştığı şey budur.

Marx, Grundrisse’de teknolojik değişim sorununa ve kapitalizmin fıtri teknolojik dinamizmine enine boyuna kafa yorar. Kapitalist toplumun tanımı gereği inovasyona ve yeni teknolojik ve organizasyonel olanaklara çokça yatırım yaptığını gösterir. Bunun nedeniyse, bireysel bir kapitalist olarak başka kapitalistlerle rekabete girdiğim taktirde, eğer sahip olduğum teknoloji rakiplerimin sahip olduklarından üstünse fazladan kâr elde edecek olmamdır. Bu yüzden her bir kapitalist birey, rekabet ettiği diğerlerinin kullandıklarından daha verimli bir teknolojinin peşinden koşmaya heveslidir.

Bu nedenle teknolojik dinamizm, kapitalist toplumun tam kalbine işlemiştir. Marx (1848’de yazdığı) Komünist Manifesto’dan itibaren bunun ayırdındadır. Bu, kapitalizmin sürekli devrimci karakterini açıklayan birincil güçlerden biridir.

(Kapitalizm) elindeki mevcut teknolojiyle asla yetinmeyecektir. Daha ileri teknolojiye sahip kişi, şirket ya da toplumu daima ödüllendireceğinden, daima geliştirmenin yollarını arayacaktır. En gelişmiş ve dinamik teknolojiye sahip devlet, ulus ya da güç bloku, kitleyi yönetecek olandır. Dolayısıyla teknolojik dinamizm, kapitalizmin küresel yapılarının içine işlemiştir. Ve durum, ta en başından beri böyle olagelmiştir.

Teknolojik inovasyon

Marx’ın bu konuya bakış açısı aydınlatıcı olduğu kadar ilginçtir de. Teknolojik inovasyon sürecini hayal ettiğimizde, bir şeyler üreten ve ürettiği şeyde teknolojik bir yenilik yaratmanın yollarını arayan birini gözümüzde canlandırırız. Bu, teknolojik dinamizm, belli bir fabrikaya, belli bir üretim sistemine, belli bir duruma özeldir.

Ama meğerse teknolojiler, aslında bir üretim alanından diğerine atlıyor, genelleşiyorlarmış. Örneğin, bilgisayar teknolojisi herkesin kendi dilediği amaçla kullanımına açıktır. Otomasyon teknolojileri herkesin ve her sektörün erişimine açıktır.

Marx, Britanya’da 1820’ler, 30’lar ve 40’lara gelene kadar yeni teknolojilerin icadının halihazırda bağımsız ve serbest bir sektör haline geldiğinin altını çizer. Bu artık tekstil falan üreten ya da istihdam ettikleri işgücünün üretkenliğini artıracak yeni teknolojilere meraklı birileriyle alakalı bir konu değildir. Bunun yerine girişimciler her alanda kullanılabilecek bir teknoloji fikrini ortaya atar.

Marx’ın döneminde bunun birebir ilk örneği buharlı motordu. Bir yandan tekstil fabrikalarında dokuma tezgahlarına uygulanırken, bir yandan da kömür madenlerinde su drenajından, buharlı motor üretimine ve demiryolu inşaatına çeşitli uygulama alanlarında kullanıldı. Dolayısıyla inovasyon olayına girmek isteyenler için mühendislik ve makina alet sanayii ideal başlangıç noktalarıydı.

Bütün ekonomiler, (Birmingham kenti çevresinde yükselen, makina parça üretimi alanında uzmanlaşan örnekte olduğu gibi) yalnızca yeni teknolojilerin değil, aynı zamanda yeni ürünlerin de üretimine odaklanmaya başladı. Marx’ın çağında bile teknolojik inovasyon kendi içinde bağımsız bir sektör haline geldi.

Yerinde sayabilmek için çalışmak

Marx, teknoloji bir sektör halini aldığında ve inovasyon, yeni teknolojiye yönelik belirli, mevcut bir pazar talebini karşılamak yerine yeni pazarlar oluşturduğunda olacakları Grundrisse’de detaylı biçimde ele alır; yeni teknolojiler böyle böyle kapitalist toplumun dinamizminin çağdaş yüzü haline gelir.

Bunun çok çeşitli sonuçları olacaktır. En belirgin sonuçlardan biri, teknolojiler hiçbir zaman statik değildir: asla sabit kalmadıkları gibi, göz açıp kapayana kadar tedavülden kalkıverirler. Son teknolojiyi takip edebilmek stresli ve masraflı olabilir. (Teknolojilerin) eskimesini hızlandırmak şirketler için felakete yol açabilir.

Yine de, toplumun bütün kesimleri (elektronik, farmasötik, biyomühendislik ve benzerleri) inovasyon uğruna yeni üretimlere sevk edilmiştir. Hayal gücüne hâkim olan teknolojik inovasyonu (cep telefonu ya da tablet gibi) gerçekleştiren veya en çeşitli uygulamaları geliştiren (bilgisayar çipleri gibi) zaferi göğüsleyecektir. Dolayısıyla teknolojinin kendi başına bir sektör olacağı fikri, Marx’ın kapitalist bir toplumun olayına dair düşüncelerinin tam da merkezine yerleşir.

Kapitalizmi tüm diğer üretim tarzlarından ayıran budur. İnovasyon kapasitesi insanlık tarihinin ezeli bir parçasıdır. Antik Çin’in feodal döneminde bile teknolojik değişimler görülürdü. Ancak kapitalist üretim tarzına özgü olan, şu basit gerçektir; birbirine benzeyen üretici ve tüketicilere satılan eşdeğer bir ürün söz konusu olduğunda teknoloji sektör halini alır.

Bu, tamamen kapitalizme özgüdür. Bu, kapitalist bir toplumun evriminin kilit etmenlerinden biri haline gelir. Memnun olsak da olmasak da içinde yaşadığımız dünya budur.

Makinenin uzantısı

Marx bu gelişmenin çok önemli bir neticesine dikkat çekerek devam eder. Teknolojinin sektör haline gelebilmesi için yeni enformasyon biçimlerini belli yollarla harekete geçirmek gerekir. Bu da bilim ve teknolojinin, dünyayı kavramanın özgün biçimleri olarak kullanılmasını zorunlu kılar.

Yeni teknolojilerin yerinde geliştirilmesi, bilim ve teknolojinin entelektüel akademik disiplinler olarak yükselmesiyle göbekten bağlıdır. Marx, bilim ve teknolojinin uygulanmasıyla, yeni enformasyon biçimlerinin geliştirilmesinin bu devrimsel teknolojik inovasyon için nasıl hayati önem taşıdığına dikkat çeker.

Bu da kapitalist üretim tarzının doğasının bir diğer boyutunu ortaya koyar. Teknolojik dinamizm, yeni bilimsel ve teknik bilginin üretimindeki ve dünyanın yeni, çoğunlukla devrimsel fikri kavranışlarındaki dinamizme bağlıdır. Bilim ve teknoloji sahaları, yeni bilgi ve yaklaşımların üretim ve devreye sokulmasıyla iç içedir. Nihayet, MIT ve Cal Tech gibi tümden yeni kurumlar bu gelişmeyi kolaylaştıracak şekilde kurulmaya mecbur kalmıştı.

Bunun üzerine Marx şu soruyla devam eder: Bunun kapitalizmin üretim süreciyle ne alakası var ve emeğin (ve işçinin) bu üretim süreçlerine dahil olma biçimine etkisi nedir? Kapitalizm öncesi çağda, onbeşinci ve onaltıncı yüzyıllarda diyelim, işçiler genel olarak üretim araçlarının -gerekli alet edevatın- kontrolüne sahip oldukları gibi, bu araçların kullanımında ustalaşırdı da. Usta işçiler belli bir bilgiyi tekeline alır ve Marx bunun her daim bir sanat olarak görüldüğünü belirtir.

Ancak fabrika sistemine ve dahası modern dünyaya geldiğimizde bu artık söz konusu değildir. Devir teknoloji ve bilim devri olduğundan, geleneksel işçi kabiliyetleri artık lüzumsuz kabul edilir. Teknoloji, bilim ve yeni enformasyon biçimleri makineye derç edilmiş, zanaat ortadan kalkmıştır.

Dolayısıyla Marx, Grundrisse’de hayret verici bir dizi pasajda (merak edenler için, Penguin baskısının 650-710 sayfaları arası) yeni teknoloji ve enformasyonun makineye derç edilişini anlatır: onlar (teknoloji ve enformasyon) artık işçinin aklında değildir ve işçi makinenin bir uzantısı, önemsiz bir makine bekçisi olarak kenara itilmiştir. Eskiden işçiye ait olan ve ona sermaye karşısında bir tekel gücü veren onca akıl ve bilgi yok olmuştur.

Bir zamanlar işçinin kabiliyetine muhtaç olan kapitalist, artık bu baskıdan kurtulmuş, maharet makinede vücut bulmuştur. Bilim ve teknolojinin ürettiği bilgi makinenin içinden geçer ve makine kapitalist dinamizmin “ruhu” oluverir. Marx durumu böyle tanımlar.

Emeğin kurtuluşu

Kapitalist toplumun dinamizmi, bilim ve teknolojinin harekete geçirilmesiyle işleyen süreğen inovasyonlara hayati ölçüde bağımlı hale gelir. Marx bunu kendi döneminde net olarak görmüştü. Bütün bunları 1858’de yazıyordu! Ama biz şimdi elbette bu meselenin kritik ve hayati olduğu bir durumdayız.

Yapay zeka (AI) meselesi, Marx’ın bahsettiklerinin modern bir versiyonu. Şimdi yapay zekanın bilim ve teknolojiyle ne kadar geliştirilebileceğini ve üretimde nereye kadar uygulandığını (ya da uygulanabileceğini) bilmemiz gerekiyor. İşçinin yerini alabileceği ve aslında, üretim süreci içindeki hayal gücünü, becerisini ve uzmanlığını uygulamaya dökebilme kapasitesi anlamında işçiyi daha da silahsız ve değersiz hale getireceği ortadadır.

Bu noktada Marx’ın, Grundrisse’de yaptığı bence gerçekten etkileyici şu yorumu size alıntılamak isterim:

Üretim sürecinin basit emek sürecinden doğanın güçlerini zapteden ve insan ihtiyaçlarına hizmet etmeye zorlayan bilimsel bir sürece dönüşümü, canlı işgücünün aksine sabit sermayenin bir niteliği gibi gözüküyor… emeğin bütün güçleri bu yolla sermayenin gücüne aktarılıyor.

Bilgi ve bilimsel uzmanlık artık sermayenin komutası altındaki makinenin içinde yatıyor. İşgücünün üretici gücü sabit sermayenin içine, işgücünün dışındaki bir şeye yerleştirilmiş. İşçi bir kenara itilmiş. Dolayısıyla üretim ve tüketim söz konusu olduğunda sabit sermaye kolektif bilgi ve aklımızın taşıyıcısı haline geliyor.

Marx devamında, çökmekte olan burjuva düzeninin gebe olduğu, emeğin yararına olabilecek bir şeylere yaklaşmaya başlar. O da şudur: sermaye “-istemeden de olsa- insan emeğini ve enerji tüketimini azaltır. Bu da emeğin özgürleşmesine yarar ve kurtuluşun ön koşuludur.” Marx’a göre otomasyon ya da yapay zeka gibi bir şeylerin yükselişi emeğin özgürleşmesi için gereken koşul ve imkanları yaratacaktır.

Serbest gelişim

Marx’ın Paris Komünü üzerine kitapçığından yaptığım alıntının merkezinde emeğin ve emekçinin öz-kurtuluşu meselesi yer alır. Bu koşulu sahiplenmek gerekir. Peki bu koşulu böylesine özgürleştirici kılan nedir?

Cevap basit. Tüm bu bilim ve teknoloji emeğin toplumsal üretkenliğini artırmaktadır. Onca makineyle ilgilenen tek işçi, kısacık zamanda muazzam sayıda meta üretebilir. Bir kez daha Marx’ın Grundrisse’de yazdıklarına bakarsak:

Büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücüne bağlıdır. (Bu bilimin, özellikle fizik bilimlerin, onunla birlikte bütün öteki bilimlerin gelişmesi ile orantılıdır.) … Gerçek servet daha çok harcanan emek-zamanı ile bunun ürünü arasındaki görülmemiş oransızlıkta, aynı zamanda da salt soyutlamaya indirgenen emekle, onun gözetimindeki üretim sürecinin zorlaması arasındaki nitel oransızlıkta kendini gösterir -ve büyük sanayi de bunu açığa vurur.*

Ama sonra (ve burada Marx o dönemde yazan Ricardist sosyalistlerden birinden alıntı yapar) şöyle devam eder: “Bir ulus ancak bir işgünü mesai süresi 12 değil 6 saat olduğunda gerçekten zengindir. Zenginlik artık emek zamana değil, aksine doğrudan üretim için gerekenin dışında kalan, bireylerin her biri ve toplumun tamamı için serbest zamana bağlıdır.

Kapitalizmi işçiler de dahil tüm “bireyselliklerin serbest gelişimi” için olanak yaratmaya yönlendiren de budur. Ve bu sırada, daha önce söylemiştim, ama tekrar edeceğim: Marx kolektif eylemin ısrarla talep edeceği nihai noktanın bireyin serbest gelişimi olduğunun daima ve daima altını çizer. Marx’ın yalnızca kolektif eylemden ve bireyselliğin bastırılmasından yana olduğu yaygın kanısı doğru değildir.

Tam tersi. Marx, bireysel özgürlüğü kazanmak için kolektif eylemin harekete geçirilmesinden yanadır. Birazdan bu fikre geri döneceğiz. Ama burada elzem hedef olan, bireyselliklerin serbest gelişimi potansiyelidir.

Gerekli ve gereksiz emek

Tüm bunlar toplumun günlük yaşantısını yeniden üretmek için ihtiyaç duyulan emek miktarı olan “gerekli işgücünün genel olarak azaltılmasına” dayandırılır. Emeğin üretkenliğinin artması, toplumun temel ihtiyaçlarının çok kolaylıkla karşılanabileceği anlamına gelecektir. Bu sayede bireylerin sanatsal ve bilimsel gelişiminin açığa çıkarılması için yeterli serbest zaman m��mkün olacaktır.

Başlangıçta bu, ayrıcalıklı bir azınlığın zamanı olacak, ancak nihayet herkes için serbest zaman yaratacaktır. Bir diğer deyişle, ileri teknoloji yoluyla temel gereksinimleri karşılamak mümkün olacağından, bireylere istediklerini yapabilecekleri bir serbestlik tanımak kritiktir.

Asıl sorun, der Marx, sermayenin kendisi “devingen bir çelişkidir.” “Bir yandan emek zamanı en aza indirmeye çalışırken, diğer yandan servetin yegâne ölçeği ve kaynağı olarak görür.” Bu nedenle emek zamanı gereksiz biçimde artırmak için gerekli haline -gerçekten gerekli olan haline- indirger.

İşte bu lüzumsuz biçime Marx artık değer adını verir. Soru şudur, bu artık kime kalacak? Marx’ın tespit ettiği sorun, artığın erişilemez olması değil, emekçi tarafından erişilemez olmasıdır. “Bir tarafta serbest zaman yaratma” eğilimi ağır basarken, diğer yanda sermaye sınıfı yararına (o serbest zamanı) “artık emeğe dönüştürme” eğilimi bulunur.

Bu, mümkün olduğu halde emekçinin kurtuluşu için değil, burjuvazinin küpünü doldurmak, dolayısıyla da servetin geleneksel yollarla burjuvazinin elinde birikmesine yaramaktadır.

Çelişkinin merkezi burasıdır. “Bir ulusun gerçek serveti” der Marx, “Nasıl anlayacağız bunu? Şöyle ki, birilerinin hükmettiği para kütlesi ve geri kalan her şey anlamında.” Ancak gördüğümüz gibi Marx’a göre “gerçekten zengin bir ulusun mesai süresi günlük oniki değil, altı saat olur. Servet artık emek zamanı üzerinde hüküm sürmek değil, aksine toplumun her bir bireyinin doğrudan üretimin dışında ihtiyaç duyulan serbest zamana erişimidir.”

Buna göre: bir toplumun serveti, temel ihtiyaçlarımız karşılandığından, hepimizin hiçbir kısıtlama olmadan, canımız her ne isterse yapabileceğimiz ne kadar serbest zamana sahip olduğumuzla ölçülür. Marx altını çizer: böyle bir toplumun inşa edilmesinin mümkün olabilmesini sağlamak için kolektif bir harekete ihtiyacınız var. Ancak önümüze elbette egemen sınıf ilişkileri gerçeği ve kapitalist sınıf iktidarı uygulamaları çıkıverir.

Karantinada

Koronavirüsün bir sonucu olarak içinde olduğumuz mevcut karantina ve ekonomik çöküş koşulları içerisinde bütün bunların ilginç bir yankısı var. Bireysel olarak pek çoğumuz bolca serbest zamana sahibiz. Çoğumuz evlerde kapalı kaldık.

İşe gidemiyoruz; normalde yaptığımız şeyleri yapamıyoruz. Bunca zamanı ne yapacağız? Çocuğu olanlarımızın tabii ki çok işi var. Ama işte, epey bir serbest zamana sahip olduğumuz bir duruma geldik.

İkincisiyse tabii kitlesel bir işsizliğe tanık oluyoruz. Son verilere göre, ABD’de yaklaşık 26 milyon kişi işini kaybetti. Normalde buna bir felaket gözüyle bakılır, ki elbette bu bir felaket; nitekim işinizi kaybettiğinizde süpermarkete giderek kendi emek gücünüzü yeniden üretme kapasitenizi kaybedersiniz, çünkü paranız yoktur.

Pek çok kişi sağlık sigortasını kaybettiği gibi, pek çoğu da işsizlik yardımlarını almakta zorluk yaşıyor. Kira ve mortgage ödemelerinin günü geçtiğinden, barınma hakkı tehlikede. ABD nüfusunun çoğunun -belki de tüm hane sayısının yüzde ellisi kadar- bugün içinde olduğumuz kallavi kriz koşullarını geçtim, bankada küçük ölçekli acil ihtiyaçları için kenara atılmış 400 dolardan fazla parası yok.

Yeni bir işçi sınıfı

Kendileri ve çocuklarının yüz yüze olduğu açlıkla, bu insanların sokaklara dökülmesi an meselesi. Ama hadi duruma biraz daha derinlemesine bakalım.

Sayısı arttıkça artan hastaların bakımını sağlaması, ya da gündelik hayatın yeniden üretilmesini mümkün kılacak asgari hizmetleri sağlaması beklenen işgücü büyük ölçüde cinsiyetlendirilmiş, ırksallaştırılmış ve etnikleştirilmiştir. Modern kapitalizmin öne çıkardığı işte bu ‘yeni işçi sınıfı’dır. Yeni işçi sınıfının üyeleri, işleri dolayısıyla virüsle temas riskini en çok taşıyan işçiler olmakla beraber, virüsün dayattığı ekonomik sıkışma yüzünden finansal kaynak sağlanmadan geçici işten çıkarmalarla da karşı karşıyalar.

ABD’nin, çoğunlukla Afro-Amerikalılar, Latinolar ve ücretli kadın işçilerden oluşan modern işçi sınıfı tatsız bir tercihle yüz yüze: bakım hizmetleri sırasında ve (marketler gibi) tedarik zincirinin kilit noktalarını açık tutarken hastalık kapmak ya da (yeterli sağlık hizmeti gibi) hiçbir sosyal yardım almadan işsiz kalmak.

Bu işgücü uzun bir süre iyi birer neoliberal özne olabilmek için sosyalleştirildi, bu da işler kötü gittiğinde kendilerini ya da Tanrı’yı suçlamak, ama sorunun aslında kapitalizmin kendisi olabileceğini savunmaya asla cüret etmemek demekti. Ama bu yaşadığımız pandemiyle ve toplumsal düzenin yeniden üretimini sürdürmek için taşımak zorunda oldukları orantısız yükle alakalı bir şeylerin yanlış olduğunu en iyi neoliberal özneler bile görebiliyor.

Yenile gitsin

COVID-19’la mücadelede bu zorlu krizden çıkabilmek için kolektif eylem formları geliştirmemiz şart. Yayılmasını durdurmak için kolektif eylemlere ihtiyacımız var; karantina ve mesafe uygulamaları gibi, bütün o önlemlerden bahsediyorum. Bu kolektif eylemlilikler, bireylerin istediğimiz gibi yaşayabilmek üzere nihayet azat olabilmemiz için şart, nitekim şu anda istediğimiz gibi yaşayamıyoruz.

Bu sermayenin nelere kadir olduğunu anlayabilmek için iyi bir metafor oldu. Çoğumuzun istediğini yapmakta özgür olamadığı bir toplum yaratmak demek; çünkü hepimiz aslında sermaye sınıfı için servet üretmekle meşgulüz.

Marx muhtemelen şunu sorardı; işinden olmuş 26 milyon insan geçinmelerine yetecek kadar parayı bulabilseydi, hayatta kalmak için ihtiyaçları olan metaları satın alabilseydi, yaşayabilecekleri bir evin kirasını verebilseydi, yabancılaştıkları işten kitleler halinde kurtuluşun peşine düşmemeleri için bir sebep kalır mıydı?

Diğer bir deyişle, biz bu krizden, kimi çok kötü koşullarda çalıştıkları eski işlerine geri dönmesi gereken 26 milyon insan var, diyerek çıkmak istiyor muyuz? Bu krizden böyle mi kurtulmak istiyoruz gerçekten? Yoksa soruyor muyuz: temel ihtiyaç ve hizmetlerin herkesin yiyecek ekmeği, altında yaşayacağı düzgün bir çatısı olduğu, tahliye kararlarına erteleme getirdiğimiz ve böylece herkesin kira derdi olmadan yaşayabildiği bir şekilde örgütlenmesinin bir yolu var mı? Alternatif bir toplum yaratmayı ciddi ciddi düşünebileceğimiz bir anın ta kendisi değil mi bu?

Bu virüsle baş edecek kadar güçlü ve akıllıyız madem, neden aynı zamanda sermayeye karşı mücadeleye girişmiyoruz? İşimize geri dönüp, kaybettiğimiz işlere iade edilip, her şeyi kriz başlamadan önceki haline geri döndürmek istediğimizi söylemek yerine, belki de şunu demeliyiz: Neden bu krizden bambaşka bir toplumsal düzen inşa ederek çıkmayalım ki?

Neden çökmekte olan mevcut burjuva toplumunun bağrında taşıdığı o bileşenleri -gözalıcı bilim ve teknolojisi ve üretim kapasitesini- alıp, özgürleştirmeyelim, yapay zekâ ve teknolojik değişimin ve örgütsel biçimlerin yararına kullanılır hale getirmeyelim ki? Böylece gerçekten de daha önce gördüklerimizin hepsinden temelden farklı bir şey inşa edebiliriz.

Alternatif ışığı

Nihayet, bu krizin orta yerinde, yoksul mahalle ve gruplara temel gıdayı parasız temin etmekten, parasız medikal tedaviye, internet üzerinden alternatif erişim yapılarına ve her türden daha birçok alternatif sistemi tecrübe ettik bile. Doğrusu, yeni bir sosyalist toplumun hatları ortaya çıkmaya başladı; muhtemelen tam da bu yüzden sağ siyaset ve sermaye sınıfı önceki statükoya geri döndürmeye bu kadar takmış durumda.

İçinde bulunduğumuz şu an alternatif bir toplumun nasıl olacağını düşünmek için tam bir fırsat. Bu, bir alternatif olasılığının gerçekten var olduğu bir an. Düşünmeden hareket edip “26 milyon insanın derhal işini geri alması gerek,” demek yerine, belki de kolektif tedarik gibi süregelen uygulamaları genişletmenin yollarını aramalıyız.

Bu, sağlık alanında gerçekleşiyor, gıda ve hatta pişmiş yemeğin tedariki de sosyalleşmeye başlıyor. Şu anda New York şehrinde pek çok restoran sistemi işlemeye devam ediyor ve yapılan bağışlar sayesinde bu işletmeler nüfusun işten çıkarılan ve geçinemeyen kitlesine parasız yemek sağlıyor.

Neden “E kriz durumlarında zaten böyle yaparız” demek yerine, o restoranlara sizin göreviniz halkın karnını doyurmak, böylece herkes günde bir iki öğün doğru düzgün yemek yiyebilsin, demeyelim.

Sosyalist tasavvur

Bu toplumun bileşenlerine şu an sahibiz: pek çok okul, okul yemeği dağıtıyor örneğin. Bunu devam ettirelim mesela, ya da en azından biz istersek nelerin mümkün olduğunu görmüş olalım. Bu tam da alternatif bir toplum inşa etmek için sosyalist hayal gücümüzü kullanacağımız zaman değil mi?

Bu bir ütopya değil. Bu, tamam artık, Batı Yakası’ndaki o kapanmış, terk edilmiş gibi bekleyen restoranlara bakın, demek. Hadi herkesi yeniden toplayalım; sokaklarda ve evlerde gıda üretip halkı doyurmaya başlayabilir ve yaşlılara yemek ulaştırabilirler. Hepimizin bireysel olarak özgürleşebilmesi için, böyle kolektif eylemlere ihtiyacımız var.

26 milyon insanın çalışmaya dönmesi gerekecek olursa, günlük mesai 12 değil 6 saat olmalıdır ki, dünyanın en zengin ülkesinde yaşamanın ne demek olduğuna dair farklı bir yaklaşımın yükselişini kutlayabilelim. Belki Amerika’yı gerçekten muhteşem yapacak olan budur (“yeniden” kısmını tarihin çöplüğünde çürümeye terk ediyorum).

Marx’ın tekrar tekrar vurguladığı da işte budur: gerçek bireyciliğin, özgürlüğün ve kurtuluşun kökleri, burjuva ideolojisinin habire yücelttiği sahte olanın tam aksine, tüm ihtiyaçlarımızın kolektif emekle karşılandığı, böylece günde 6 saat çalışabildiğimiz ve zamanımızın geri kalanını tam olarak keyfimize göre harcayabildiğimiz koşullardır.

Sonuç olarak, alternatif, sosyalist bir toplum inşa etmenin dinamiklerini ve olanaklarını gerçekten düşünmek için ilginç bir zaman değil mi? Ama böyle bir kurtuluş yoluna girebilmek için öncelikle yeni bir gerçeklikle birlikte yeni bir tahayyülün de mümkün olduğunu görmek üzere kendimizi özgürleştirmemiz gerekiyor.

Çevirenin Notu:

* Çevirinin bu bölümünde Grundrisse’yi Türkçeye kazandıran Sol Yayınları’nın Arif Gelen çevirisine sadık kalınmıştır.

[Jacobin’deki İngilizce orijinalinden Sena Çenkoğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]