Haziran’ı hatırlamak

Gelecekte varisleri ileri atılmak için güç almak istediklerinde, hasımları ise her şey yolunda gidiyor sandıklarında ister istemez Haziran’ı hatırlayacaklardır. Gezi, devrimci tarihimizde şanlı direnişlerle dolu 1 Mayıs’lara, 15-16 Haziranlara eklenmiş yeni bir altın sayfadır

Haziran’ı hatırlamak

Arap, İspanyol, ABD (“Occupy”) ve Yunan direnişlerinden sonra, Brezilya, Peru, Mısır, Bulgaristan’dan önce gerçekleşen 2013 Haziran İsyanı, uluslararası çalkantılar silsilesinin orta halkasında yer alır. 21. yüzyılın damgasını taşıyan bu isyanları aynı zincirin halkaları yapan şey, emperyalist merkezli neoliberal politikalara, işbirlikçi yerel iktidarların aşırı sömürü ve baskılarına karşı öfkeli, güçlü ve kitlesel bir itirazı dile getirmeleridir.

Müsebbibi

İktidar Haziran’ın dışarıdan ve içeriden tezgâhlanan bir komplo olduğunu propaganda etti. Oysa Gezi’yi hiç kimse hazırlamadı, o özbeöz iktidarın kendi eseriydi. AKP iktidarı boyunca ne ektiyse onu biçti. Sola bir şey denecekse, hazırlıksız yakalandığı ve ileriye taşıyamadığı için denmelidir.

Her kim ki beslemelerini ve egemen kesimleri zenginleştirmek için toplumsal hayatın el atılmadık, metalaştırılmadık alanını bırakmaz, kentsel mekanları ve gecekonduları yerli-yabancı şirketlerin, aç gözlü spekülatörlerin yağmasına açar, çevrenin ve tarihsel mirasın tahribi pahasına her tarafı AVM’ler, rezidanslar, apartman blokları, lüks oteller ile donatır, o bir gün böyle bir itirazla karşılaşır. Erdoğan halkı tebaası gibi görüyor, devleti şirket gibi yönetmek istiyor, kendinden olmayanları aşağılayıp ötekileştiriyor, insanların özel hayatlarına, yeme içmelerine, eğlenmelerine, hatta kaç çocuk yapacaklarına dahi karışıyordu. Dinselleştirme projeleri, seküler yaşam tarzına yönelik baskılar toplumun yarıya yakınını bunaltmıştı. Bunların için için öfke birikimine yol açtığının herkes farkındaydı. Ancak o zamana kadar dağınık direnişleri aşamamış tepki birikiminin bir gün o şiddette patlayacağının ne iktidar ne de müstakbel isyancılar farkındaydı.

Olay mahalli

27 Mayıs 2013 günü Topçu Kışlası ve Yayalaşma Projesi bahane edilerek Taksim’in son yeşil mekânı Gezi parkındaki ağaçlar sökülüyor ve yerlerine cami, topçu kışlası ve AVM yapılacağı ilan ediliyordu. Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarının ve polis şiddetinin Gezi Parkı’nda tetiklediği öfke patlaması, İstanbul’dan başlayıp Bayburt haricindeki 80 ilde, milyonlarca insanın caddelere ve meydanlara akın ettikleri hükümet karşıtı bir isyana dönüşüyordu. Bu, o zamana kadar Türkiye tarihinde görülmüş en kitlesel, en uzun süreli, en kapsamlı, en neşeli direnişti.

Fırtınanın koptuğu 31 Mayıs 2013 akşamı CNN Türk haber kanalı, sanki hiçbir şey yokmuş gibi penguen belgeseli göstermişti. İktidar medyasının iftiralarına, polisin engellemelerine rağmen İstanbul’un her tarafından on binlerce insan üç hafta boyunca oluk oluk Taksim’e aktı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi mega kentlerde günler boyu süren çatışmalar ve kitlesel gösteriler yaşandı. Tüm Anadolu’ya yayılan ve bazı yerlerde artçı sarsıntıları haftalarca süren protestoların hedefinde AKP iktidarı ve Recep Tayyip Erdoğan vardı.

Hiç beklemediği bu tepkiden ürken ve elini ayağını çekerek Gezi Parkı’nı bir süreliğine eylemcilere terk eden iktidar, ayaklanmayı 11 kişiyi katledip on binden fazla kişiyi yaralayarak, polis teşkilatını ve onun desteklediği sokak serserilerini harekete geçirerek, elindeki son stoklar tükeninceye kadar biber gazı kullanarak, tehditler savurup medya eliyle akla hayale gelmez yalan, iftira ve manipülasyonlar üreterek zorbela yatıştırabildi.

Toplumsal anlamı

Haziran ayaklanması, Erdoğan ve hükümetinin laik cumhuriyet ve sembollerine yönelttiği aşağılayıcı saldırılara, zorla dinselleştirme ve neoliberalleştirme politikalarına, insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmesine, gittikçe artan polis şiddetine ve devletin adım adım parti devletine dönüştürülmesine karşı kuvvetli bir uyarıydı. Doğanın talanına tepkiyle toplumsal değişim istemi iç içeydi. Özgürlükçü, sol, antifaşist, kentli, çok katmanlı, çok bileşenli kompleks bir toplumsal hareketti. Yürüyüş, miting, barikat, işgal, yol kapatma, toplu grev, oturma/durma eylemleri, konser, forum, halk meclisi gibi mücadele biçimlerini bir araya getiren zenginlikteydi. Kendiliğinden karakterdeydi, yani önceden tasarlanmamış, örgütlenmemişti. Buna rağmen mücadelede en örgütlü ve en deneyimli kesimi oluşturan demokratik-özgürlükçü Kürt hareketi tüm gövdesiyle direni��e katılsaydı, belediyelerinin ve görevli vekillerinin sınırlı katılımları ve kısıtlı lojistik destekleriyle yetinen CHP daha fazla omuz verseydi, AKP iktidarı bu basınca zor dayanırdı. Eğer futbol taraftarları, örneğin Çarşı grubu kadar bile gayretli olsalardı, bugün Türkiye farklı bir noktada olurdu. Sosyalistler, devrimciler bile ön saflarda gözükmelerine rağmen bu devasa isyanı ileri çekecek radikal tavrı göstermemiş, en az direniş çizgisi izlemekle yetinmişlerdir.

Haziran eylemlerinin direkt kapitalist sömürüyü hedef aldığını veya ikili bir iktidar yaratıldığını söylemek mübalağa olacaktır. Ayaklanma sistemin kendisinden çok işleyiş biçimindeki aşırılıklara yönelikti. Buna rağmen geniş bir halk tabanına dayanması, kuşatılamazlığı ve durdurulamazlığıyla toplumsal bir deprem etkisi yaratmış, siyasi üstyapıyı boydan boya sarsmıştır. Neoliberal ve dinselleştirici politikaları tartışmaya açması, Mısır’dan önce “ılımlı İslam” modelinin çöküşünü haber vermesi, iktidarın istismar ettiği “özgürlük”, “adalet” gibi kavramları elinden çekip alması, dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye’deki faşist gidişata çekmesi, İslamcı hegemonyaya karşı Cumhuriyet Mitingleri gibi yukarıdancı ve güdümlü muhalefete alternatif, daha halkçı ve özgürlükçü bir söylem geliştirmesi önemli kazanımlarıdır. Gelecekte varisleri ileri atılmak için güç almak istediklerinde, hasımları ise her şey yolunda gidiyor sandıklarında ister istemez Haziran’ı hatırlayacaklardır. Gezi, devrimci tarihimizde şanlı direnişlerle dolu 1 Mayıs’lara, 15-16 Haziranlara eklenmiş yeni bir altın sayfadır.

Komplo mu, komple mi

“Yeni Türkiye”nin inşasına kafa tutulmasına öfkelenen Erdoğan isyancılara “ayaklar ne zaman baş oldu”, “çapulcular” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanmıştır. Karşısındakilerin tuzu kuru Beyaz Türkler değil, bizzat halkın kendisi olduğunu görmesi keyfini kaçırmıştır. Milyonları bulan isyancıları kötülemek için kabak tadı veren yöntemini kullanarak suçu “dış güçler”in ve burjuva muhalefetin üzerine atmıştır: “Dış güçlerin maşası”, “vesayetçi”, “28 Şubatçıların başarısız bir darbe girişimi” (“Gezi’de denediler, Tahrir’de başardılar”). AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı’nın hazırlattığı “Büyük Oyun” adlı filmde “Gezici”, arkasında “dış güçler”, “faiz lobisi” ve “Ergenekon” bulunan iç düşman olarak resmedilir: “Yükselen yıldız Türkiye Cumhuriyeti” tam da tarihinin en parlak mayıs ayını yaşarken, tüm göstergeler en olumlu dereceleri gösterirken, dış güçler düğmeye basıp fitili ateşlemişlerdir. CIA, MOSSAD, Soros dahil adı anılmayan dış güç bırakılmamıştır. Komplo teorisi sahicilik kazansın diye turistler ve yabancı gazeteciler kışkırtıcı ajan şüphesiyle gözaltına alınmışlardır. Gene azınlıklar, Aleviler, LGBTİ’ler, içki içenler, çevreciler dâhil bütün muhalifler, Türkiye’nin gelişmesini istemeyen emperyalizm ajanı komplocular (figüranlar, din düşmanları) olarak damgalanmıştır.

İktidarın öfkesi, hegemonyasına dayanak yaptığı etnik ve mezhepsel farklılıklar karşısında yüzüne iliştirdiği birleştiricilik ve “uzlaştırıcılık” maskesinin düşürülmesinden geliyordu. Yara aldığının ve meşruiyet temelinin daraldığının farkındaydı; çareyi zora sarılmakta ve tabanını betonlaştırmaya çalışmakta aradı. İktidarı ürküten en çok haykırılan “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganı oldu. Erdoğan, “Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var “diyerek protestocuları alenen iç savaşla tehdit etti. Erdoğan’ın Gezi’den aldığı mesaja cevabı siyasi kimliğinin aynasıydı. Kurmakta olduğu rejimden hoşnutsuz kitleyi ancak ��ıplak zor yöntemiyle, sindirerek ve korkutarak durdurabileceğini anlamıştı.

İsyancılar böylesine tehditlere pabuç bırakmayacak kadar çoktular. Katılmaları gerekip de katılmayanlar sayılırsa çoktan da çoktular. Kendilerini ve temsilcilerini ezdirmeden, hezimete meydan vermeden, “duran adam” gibi yaratıcı buluşlarla direnişlerini noktaladılar. HAZİRAN kitleselliği, zekâsı, mizahı, karnaval havası, alaycılığı, görselliği, eşitlikçiliği, çoğulluğu, davetkârlığı, sloganları, duvar yazıları, yenilikleri, buluşları, yaratıcılığı, müziği, komünar yaşamı, neşesi ve nezaketi ile arkasında silinmez izler bıraktı.