Zoka ve politika

Binlerce yıllık yönetme tecrübesinden süzerek, rakiplerinin şartlı reflekslerini tetikleyebilirler ve umdukları karşılığı aldıklarında kendi arabaları düz yola girmiş, otomatik pilota bağlanmış demektir. "Ortalama ilericiliği" temsil eden aklı başında insan tavrıyla değil, öncelikle beklediklerinden bambaşka bir yönde karşılık vererek, devamla da hikâyeyi tersine çevirip onların tabanında (işçi ve emekçilerin en geri ve gerici bölükleri de denebilir) sorgulama yaratacak hamlelerle karşılık verilmelidir bu işlere

Zoka ve politika

Erdoğan’ın eşcinsellik, yanı sıra “Aleviliğin din olup olmadığı” üzerinden açtığı tartışma, bir sıkışma belirtisidir. Öyle “düştü-düşecek” sıkışması değil elbette, fakat korona sürecinde CHP’li belediyelerin çalışmaları belli ki AKP tabanında da yankı bulmaya başlamış. Erdoğan’ın kendi tabanının nabzını düzenli olarak tutan ölçüm mekanizmaları var (kamuoyuna açıklanmayan anketler vb.) ve muhtemelen gelen sinyaller Erdoğan’ı harekete geçmeye itiyor. Hesap basit: Eşcinsellik, din, mezhep tartışmaları korona sürecinde ayyuka çıkan adaletsizliklerin üzerini örtecek, saflaşmanın ekseni bir kez buraya kaydığında CHP, laikler ve sosyalistler aynı çuvala doldurulup “şeytanlaştırılarak” tecrit edilecek, AKP tabanı ise en geri-gerici eksende kemikleştirilecek.

Erdoğan’ın CHP’yi hedef tahtasına oturtması sistem içi iktidar-muhalefet kavgasıdır kuşkusuz. Fakat Erdoğan şu kritik eşikte iktidarı kime kaptırırım kaygısından çok, kime ve nasıl olursa olsun iktidarı kaptırmama refleksiyle hareket ediyor. Bu “oyun” falan değil, sistem içi de olsa kıran kırana politik mücadeledir ve değerlendirebilenler için verimli manevra olanaklarıyla yüklüdür. CHP’nin verdiği yanıtlar ise -tam da karakterine uygun olarak- oyunu kuralına oynamayı gözetiyor; yani fincancı katırlarını ürkütmeden muhalefet ediyor CHP.

Ne yazık ki bizim cenah bu denklemde etkili bir ağırlık oluşturamıyor. Fakat, “bir gün güce, ağırlığa ulaşacağız, siz o zaman görün bizi” demenin alemi yok; güç-kuvvet anbean süren mücadeleler içinde inşa edilir; yani anbean işçi sınıfı ve ezilenlerin güncel çıkarlarını sosyalizmin pozisyonlarından savunmayla. Her taktik adımın devrim ve sosyalizm stratejisini içeren bir bağlam/derinlikle kurgulanmasıyla. Salt söylemle değil, eylem ve örgütte cisimleşen yönelimlerle. Bu anlamda güçsüzlüğümüz politika dışına düşmenin mazereti olamaz ya da bir gün güçlenip politika yapmayı umamayız; işçi ve ezilenlerin politikası hemen şimdi inşa edilmesi, irili ufaklı tüm süreçlerde eylemiyle “konuşması” gereken bir iştir; güçlenmeyi, etkili olmayı ancak o zaman umabiliriz.

Rejimin çatısı kontrgerilla ittifakları ile çatılır; ve fakat -hala- seçim üzerinden onay ve meşruiyet üretiminin belli bir önemi var. Bu nedenle, işin bu yönüne yatırım yapma, tabanlarını konsolide etme, oyları artırma ya da siyasi rakiplerini parçalama işlerini önemsiyorlar. “Erdoğan iyi, çevresi kötü” imajını pekiştirecek adımlar atılması da bundandır. Örneğin, Elbistan Termik Santralinin filtresiz bacalar ile çalıştırılmasından vazgeçmek zorunda kalmaları, Kanal İstanbul ihalesinin yarattığı tepkiyi sönümlendirmek için Ulaştırma Bakanı’nın görevden alınması, Salda Gölünde inşaatın önce başlatılıp sonra durdurulması gibi. (Tabii Salda’da CHP’li Belediye Başkanının bacağından vurulması da iyi örtülmüş bir operasyondur. Onlar bu işleri çok iyi bilirler. Rahip Santoro’yu ve Hrant’ı ‘milli hisli’ çocuklar vurur, Maraş’ta kendini bilmezin biri ‘camiyi bombaladılar’ diye bağırır, Mustafa Suphiler kayıkçı kahyası Yahya ile takışmıştır vb.)

“Yok artık” demeyin

Şimdilerde “popülizm” kavramı pek revaçta; bir Marksist olarak, sınırlı hallerdeki isabetli kullanımları dışında, uzak durmayı öneririm bu kavramdan. “Popüler kullanımı” muz gibi, ne niyetle yenirse o tadı veren bulanıklıkla malul çünkü. Marksizm’den köklenen çok daha berrak kavramlarımız var bizim; halkın, işçilerin en geri yönlerini okşamak, geri ve gerici halk hareketlerini kışkırtmak, en sömürgen sınıf ve rejimleri bu siyasi ve ideo-kültürel hattan toplumsal tabana kavuşturmak gibi. Öte yandan, örneğin Küba devrimi de halkçı bir devrimdir ve bu yönüyle “popülist”tir. Ne sakıncası var bunun ya da başka türlüsü mümkün müydü? Ve nihayet Castro ve Che’nin inşa ettiği halkçı çizgi, Erdoğanların, Hitlerlerin inşa ettiklerinin 180 derece karşıtı değil midir, hem muhteva hem yön olarak?

Ezcümle “popülizm” bulanıklığına değil, devrimci berraklığa ihtiyacımız var.

Erdoğan her sıkıştığında yaptığı gibi yine halkın en geri ve gerici eğilimlerine oynuyor. Bir taraftan göz çıkarıyor artık bu oyun, kaba, yavan, bayağı. Fakat bu tel tel dökülen hamlelerin “tutma” ihtimali hiçbir zaman gözardı edilemez. Bu onların “popülizminin” doğasından gelir; aklıbaşında her insanın “yok artık” dediği işler, tam da en geri-gerici olanın doğasında/bünyesinde karşılık bulur. Yüzyıllardır sürülen bir tarlaya zehirli tohumlar ekmenin konforu, rahatlığı onlarladır. Siyaset yapmanın incelikleriyle uğraşmaları bile gerekmez, adeta “teknik”e dönmüştür bu türden hamleler; usulü, kaidesi, şablonu bellidir, otomatik pilota komut vermek ya da ilgili programı yüklemek yeterlidir. Ve tekrar ediyoruz, bunlar genellikle tutar; çünkü toplumsal müktesebat, vasat budur. O nedenle bu türden hamlelere “aklı başında insan” refleksiyle yanıt verilemez; verilirse onların belirledikleri sahada/eksende ve son tahlilde onlara kazandıracak bir kapışmaya girilmiş olur. Çünkü bu tür hamleler muhtemel rakiplerinin olası reflekslerini de hesaplayarak kurulur. Binlerce yıllık yönetme tecrübesinden süzerek, rakiplerinin şartlı reflekslerini tetikleyebilirler ve umdukları karşılığı aldıklarında kendi arabaları düz yola girmiş, otomatik pilota bağlanmış demektir. “Ortalama ilericiliği” temsil eden aklı başında insan tavrıyla değil, öncelikle beklediklerinden bambaşka bir yönde karşılık vererek, devamla da hikâyeyi tersine çevirip onların tabanında (işçi ve emekçilerin en geri ve gerici bölükleri de denebilir) sorgulama yaratacak hamlelerle karşılık verilmelidir bu işlere. Ezber bozma kavramı tam da böylesi durumlarda işlevlidir; kendi ezberimizi bozarak hasmımızın ezberini de alt üst edebiliriz.

İmkânları zorlamak

Ulrike Meinhof, “bir kişi taş atarsa bu cezalandırılması gereken bir suç olur, bin kişi taş atarsa bu politik eylemdir” diyor. Sendika.Org’da yazdığına göre sadece İstanbul’da 20 ayrı dayanışma ağı var. Muhtemelen bu inisiyatiflerden her biri doğru bulduğu pozisyondan Erdoğan’ın son hamlelerine karşılık verecek. Açıklama yapacak, olabildiğince harekete geçecek, sosyal medyayı bir propaganda vasıtası olarak değerlendirecek vb. Eh, olabildiğinde sınırlı mecralarda, hiç olmazsa kendi yapılarını besleyecek oranlarda etkisi de olacak yapılanların. Bu haliyle ne yazık ki “politika altı” bir zemindir bu; politika dar yapıların konsolidasyonu, dükkânın kendi yağıyla kavrulması değildir; genel gidişatta hesaba katılır anlamlı bir varlık oluşturma ya da durmaksızın böylesi bir varoluşa yönelmektir. Tersi durumda kimsenin umurunda olmaz politika adına yapılanlar ya da daha kötüsü, en yerinde işler bile rejim kayasından toz kaldırmadan, “işte muhalefet, işte demokrasi” gösterisinin nesnel argümantasyonuna dönüşebilir. Halbuki 20 ağın birleşik eylemi (hayallerimizi sınırlamaya ne gerek var, memleketteki tüm ağların birleşik eylemi neden olmasın?) ortak açıklaması, koordineli hareketi, hep birlikte düzenleyecekleri sosyal medya kampanyası, günü geldiğinde hep birlikte sokağı fethetmelerinin sonuçları bambaşka olacaktır. Yokluk üzerinden konuşmuyoruz; var olan imkânların, örgütlerin, inisiyatiflerin farklı bir görüş açısıyla değerlendirilmesi imkân ve ihtimaline vurgu yapıyoruz. Bu imkân neden değerlendirilmesin? Neden zorlanmasın?

Her şeyin bir cevabı var tabii: “Bugüne kadar yapılanlar neye yaradı ki?” Yaramadıysa nerede tıkandıklarını ara bul, yeniden dene! Bunun alternatifi denememek midir? Dükkânı işletmekle yetinmek midir? Bu mudur yüksek, ilkeli, partili vs. politika?

Hep bir ağızdan “kriz” diye tekrarlayıp durmamıza rağmen belki de yeterince anlamlandırıp idrak edemediğimiz şey şu: Herhangi bir zamanda yaşamıyoruz! Her zamanki rutini, ezberi tekrarlayarak karşılayamayız bu dönemi. Dün çorak tarlaya ekilen tohumlar kuruyup giderken bugün tutabilir. Dün işe yaramayan örgüt, ittifak vs. biçimleri bugün yarayabilir. Dönem farklı; geçmişteki hatalardan öğrenen/kaçınan ve birazcık olsun teori-politika-stratejiden nasibini alan hamlelerin umulmadık sonuçları olabilir: Devrimci politika bu imkânı zorlamak üzerine kurulabilir ancak; o olmaz, bu tutmaz, armudun sapı var, üzümün de çöpü mızmızlığı üzerine değil!

Pratik önermek

“E partisiz olmaz ki bu işler, bu önerinizle partilerimizin rolünü karartıyor, gevşek yapılarla devrimin olabileceğini vazediyorsunuz.” Doğrusu siz de ipe pek güzel un seriyorsunuz, günü geldiğinde hep beraber toplarız artık ipteki unları, şimdilik biraz havalanıp kurusunlar bakalım. Her bir yapı, parti, örgüt son derece önemli bir rol oynayabilir bu süreçte; yeter ki boğa boynuzundan yakalanabilsin. Hakkını verebilirlerse gün onların günüdür. Bütün bu inisiyatiflerin içinde partilerimiz, örgütlerimiz var, bazı ağlar onların çeper örgütleri zaten vb. Asıl olan şu: Birleşik bir harekete önayak olabilmek, deyim uygunsa halkın demokratik cephesini inşa etmek, bunun biçimini, söylemini, işleyiş ve hareket tarzını bulmakta maharet. Öncülük, önderlik lafla değil, ilke, teori kasarak değil, böylesi canl�� bir hareket içinde rıza üretip kendini kabul ettirebilecek bir iştir. Gündelik işlerle uğraşmak kimsenin teorisine, öncü yapıların kendilerine özgü yapı ve inşa dinamiklerine halel getirmez. Plekhanov’un devrimci olduğu dönemde söylediği gibi, asıl olan “dört ayağı birden nallamaktır”; devrimci görevlerin diyalektik bütünlüğünün gereği budur.

Pratiğin en dar biçimlerine tapınmak köksüzleştirir, hareketin can alıcı sorunlarından kaçmanın mazereti ve örtüsüne dönüşebilir, pragmatizme, ilkesizliğe sürükleyebilir; hepsi doğru, hepsi vakıa. Peki en kötü örnekleri/tarzı öne çıkararak, işin hakkını vermemenin mazeretine dönüştürmek niye? Başka bir pratik de mümkündür. Ve o pratik yoğunlaşmış teoridir aslında. Tarihsel derinlik, güncel bütünlük ve geleceği tohum halinde taşıyan pratik de mümkündür: Praksis budur. Doktora muayene olursanız size tıp tarihi anlatmaz; ama tıp tarihi ya da bilimine vakıf olarak, öyle olduğu için (somut bir) reçete yazabilir, yoksa kocakarı ilacıyla yetinmek zorunda kalırsınız. Muazzam bir mimari eser karşısında büyülenebiliriz. Fakat bizim gördüğümüz tamamlanmış bir yapıdır. Halbuki o yapı oraya dikilmeden önce mühendis-mimarların kafasında tasarlandı, çünkü tasarlayacak bilime/teoriye sahiplerdi, iskeleler kuruldu, her bir işçi parçada çalışırken yapının bütününü tasavvur edemedi, ama her bir tuğla o büyük tasarımın/teorinin/stratejinin adım adım inşasını güçlendirdi. Pratik önermek, “derme çatma bir kulübe kuralım, gerisi Allah kerim” demek değildir; tarih-teori-an ve gelecek arasında köprü kurabilen bir derinlik ve bütünlüktür; yine de o bütünlüğün inşası taş üstüne taş koyarak ilerler; her şeye burun kıvırıp olanla yetinmeyle ya da yüksek teori/öncülük inşası adına fildişi kulelere çekilerek değil.

Sadede gelelim.

Erdoğan’ın son oluşturduğu gündeme, “Luppo geyiği” düzleminden yanıt verilemez. İktidar 10 Nisan akşamı, kendi iç tepişmelerine de bağlı olarak halkı hastalığa, ölüme sürükledi. Karşı hamle tam da bu eksenden kurulması gerekirken Luppo geyiği yapılarak durum tiye alındı pek çok ilerici çevre tarafından. Niyet sorgulamasına giremeyiz ama bu yaklaşımın nesnel akıbeti iktidara yaradı: Öyle ya, cahil halkımız Luppo peşinde koşuyordu, ha ha ha vs. Halbuki güvensiz hale gelen insanlar dünyanın her yerinde şuursuz davranışlar sergiler ve güvensizliğin nedeni de düpedüz iktidarın saçmalıklarıdır. (Bu arada elbette halk da eleştirilebilir, halkımız neylerse güzel eylemez.) Öte yandan yoksul bir emekçi olduğu her halinden belli olan o adam, evdeki üç çocuğuna İsviçre çikolatası alamadığı için, onları Luppo ile avutuyor olamaz mı? Neden meseleye ta kökünde sınıf görüş açısından bakmayız? Ve bu geyiğin alıp yürümesi neye yaradı? İktidar rahatsız mıdır örneğin bundan?..

Benzer bir hatadan şu anki gündemde de kaçınmalıyız. İlkesel olarak eşcinsellerin kimliklerinin ve haklarının tanınması, eşit yurttaşlık haklarının zerresine bile dokunulamayacağı; Aleviliğin din olup olmadığını tartışmanın kimsenin haddi olmadığı, buna ancak Alevilerin karar verebileceğini yüksek sesle deklare ederiz; ancak saflaşma ve tartışmanın merkezini/eksenini buraya hapsedemeyiz. Bu açık deklarasyonun yanında hemen ve büyük bir enerjiyle Saray rejimi neden kaçıyorsa onunla dikiliriz karşılarına: Bir maske bile dağıtamamalarıyla, aşevlerinin kapatılması, halka ekmek dağıtımının engellenmesi, dağıtanların terörist ilan edilmesi, Grup Yorum’dan İbrahim’in ölmek üzere olması, Adana’da bir Suriyeli işçi gencin alçakça vurularak katledilmesi, katiller, mafya babaları, tecavüzcüler salınırken Demirtaşların, Yüksekdağların, Kavalaların hapiste kalmasının hesabını sorarak! Ve bu işi de birleşik ve gür bir sesle; İstanbul’daki 20, memleketteki belki yüzlerce inisiyatifin birleşik sesi, sözü, eylemiyle yaparak!

“Bir kişi taş atarsa bu ‘suçtur’; bin kişi atarsa politik eylemdir.”