Uygarlık krizi olarak COVID-19 pandemisi (I)

Aylar sonra salgın hızını kesip tehlike yönetilebilir hale geldiğinde, artık bir başka dünyada yaşamaya başlamış olduğumuz gerçeği üzerinde daha fazla düşünmek ve eylemde bulunmak zorunda olacağız

Uygarlık krizi olarak COVID-19 pandemisi (I)

COVID-19 pandemisi, tüm insanlığı aylarca sürecek bir ev/işyeri hapsine mahkûm etti. İnsanlar, bilinmeyen bir süre boyunca, çekirdek aileleri dışında kimseyle yüz yüze ilişki kuramayacaklar. Çocuklar ve gençler okullarına gidemeyecek, düğünler, kutlamalar, cenaze törenleri yapılamayacak, hastalar ziyaret edilemeyecek. İktidar politikalarına bağlı olarak yürütülmesi “zorunlu” görülen işlerde çalışmaya devam eden/ettirilen insanlar çalışma arkadaşlarıyla aralarına mümkün olan en uzun mesafeyi koyarak çalışacaklar. İşleri “uzaktan çalışma”ya göre düzenlenebilen insanlar ise evlerini bir “çalışma alanı” halinde yeniden organize edecekler. Muazzam bir ekonomik daralma ve güvencesizliğe bugüne kadar görülmemiş bir “sosyal perhiz” eşlik edecek. Politik örgütlenmelerin ve toplumsal hareketlerin, çalışma ve etkinliklerinin büyük bir çoğunluğu yürütülemeyecek. Hobbes’un Leviathan’ı[1] burjuva devletler, meşruiyetlerini tarihte ilk defa gerçekten de “insanın insanın kurdu olduğu”, insanların tamamının birbirlerini kendileri için ölümcül birer tehlike olarak algıladıkları ve deneyimledikleri bir zemin üzerinden üretecekler.

Türkiye sosyalist hareketi, COVID-19 pandemisinin devletlerin işleyiş mekanizmalarında meydana getirdiği değişiklikleri sınıf mücadelesinin bir konusu olarak izliyor ve salgına karşı izlenecek toplumsal savunmaya ilişkin işçi sınıfı siyasetini belirlemeye, güncellemeye çalışıyor. Salgından “ilk kurtarılacak” olarak sırasıyla dinbaz iktidarını, sermayeyi ve neoliberal düzeneği gören AKP iktidarına karşılık, salgından en ağır zararı görecek ve görmekte olan emekçi-yoksul halkı savunmayı ön plana alan sosyalist hareket arasındaki mücadele ile sağ ve sol kavramlarının ölüm ve yaşam, oligarşi ve halk arasındaki mücadeleyle açık ve doğrudan karşılıklılık içinde olduğu bir süreci yaşamaya başladık.

Bu kaçınılmaz mücadele salgın boyunca sürecek. Ama aylar sonra salgın hızını kesip tehlike yönetilebilir hale geldiğinde, artık bir başka dünyada yaşamaya başlamış olduğumuz gerçeği üzerinde daha fazla düşünmek ve eylemde bulunmak zorunda olacağız: Artık, üzerinde yaşadığımız dünyada ölümcül salgınların birkaç yılda bir tekrarlanma riski var. Ve eğer bu riski bertaraf edemezsek, bu “olağanlaşmış istisna hali”ne göre hepimizin hayatı üzerinde sonsuz düzenleme hakkı elde eden bir devlete katlanma zorunluluğuyla tanımlanmış bir neoliberal distopyada yaşamaya başlayacağız.

Neyle karşı karşıyayız?

Ölümcül salgın tehlikesiyle kendini koruyabileceği en uygun biçimi bulmaya çalışan insanlar, karşı karşıya olduğumuz durumu, çok nadir görülen, atlatılması gereken bir felaket olarak algılama eğiliminde. Oysa karşı karşıya olduğumuz şey ne bir “doğal felaket” ve ne de “atlatıldığında” uzunca bir süre buna benzer bir tehlike yaşamayacağız. Karşı karşıya olduğumuz şey, neoliberal kapitalizm çağının bir “biyo-toplumsal” sonucu ve bunu atlattığımızda ne bu tehlikenin yenilenmesinden ne de türdeş tehditlerden uzun bir süre için kurtulmuş olmayacağız.

COVID-19 salgını, son 20-30 yıldır giderek sıklaşarak tekrarlanan bir genel sağlık tehlikesinin seviyesini niteliksel bir biçimde artıran bir gelişme olarak yaşandı. Bundan sonra COVID-19 tehlikesiyle birlikte yaşamayı ne kadar sürdüreceğimiz, bu hastalığın mevsimsel döngüler halinde yakamıza yapışıp yapışmayacağı, COVID-19’a karşı yaygın bağışıklık kazanılsa veya bir başka tedavi yolu bulunsa dahi, hayvanlardan insanlara geçen, hızla yayılabilen ve ölümcül tehlike yaratan bir başka mikrobiyal hastalığın birkaç ay ya da yıl içinde ortaya çıkıp çıkmayacağını bilmiyoruz.

Bu nedenle şimdiki salgının yönetimi sırasında, burjuva devletlerin, sınıf egemenliğini bugüne dek görmediğimiz bir etkinlikle örgütleyebileceğini sezdiğimiz bir “biyopolitik denetim ve iktidar” mekanizması olarak yeniden şekillendiğini görüyoruz.

COVID-19 salgınıyla birlikte, yaşama biçimimize getirilen büyük kısıtlamaların ve bu kısıtlamaların uygulanmasında ortaya çıkan devlet-toplum ilişkilerinin süreklileşmesi halinde ezilen sınıfların bağımsız bir politik güç olarak örgütlenmesi ve harekete geçmesinin önündeki engellerin muazzam bir artışına tanık olabiliriz. Ölümcül küresel salgınların sürekli tehdidinin belirlediği koşullar altında gerçekleşebilecek böylesi bir dönüşümün yaşanmaması için ya hayvanlardan insanlara geçen ve ölümcül küresel salgınlara yol açan hastalık etkenlerinin ortaya çıkmasının önlenmesi ve/veya insanların bu hastalık etkenlerinden etkilenmesini önleyecek korunma ve tedavi yöntemlerinin bulunması gerekiyor.

Elbette modern tıp biliminin, yüzyıllardır bulamadığı bir yolla hayvanlardan insanlara geçen hastalık etkenlerinin tümünü etkisiz hale getirecek, dünyanın her köşesinde uygulanabilir bir yol bulması, sorunu, bugünkü toplumsal ilişkilerde hiçbir değişiklik yapmadan çözer. Ancak tıp biliminin ve günümüzün sağlık endüstrisinin[2] bu noktanın hayli uzağında olduğu biliniyor. Sıradan insanlar olarak bizlerin bu noktada yapabileceğimiz tek şey bu alandaki bilimsel çalışmalara köstek oluşturan her şeye karşı mücadele etmek ve bu çalışmalara en güçlü toplumsal desteği vermek.

Ama karşı karşıya olduğumuz tehdit, yaşamın doğasından kaynaklanan, bütün zamanlara ve mekanlara yayılan mutlak bir biyolojik tehdit değil. Şu anda karşı karşıya olduğumuz ölümcül küresel salgın riski, tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş bir risk. Yaşamakta olduğumuz ölümcül salgın bundan önceki yerel ve küresel ölümcül salgınlarla karşılaştırıldığında kaynağı, temeli ve olası sonuçları bakımından ciddi farklılıklar gösteriyor.

21. yüzyıl salgınlarının niteliksel farklılığı

Aslında biz, ölümcül salgınların birkaç yılda bir tekrarlanır hale geldiği bir dünyayı kıyısından kenarından deneyimliyorduk. COVID-19’la birlikte, 21. yüzyılın başından bu yana ölümcül seyreden ve birden çok ülkeyi etkisi altına alan dört salgın ortaya çıktı. İlk kez 1976’da tanımlanan ve 2013-15 arasında büyük bir sıçrama gösteren EBOLA, 2002’den itibaren Çin ve Kanada’da etkili olan SARS-Cov ve 2012’de Suudi Arabistan’da ortaya çıkan MERS-Cov, hayvanlardan insanlara geçen ve ölümcül sonuçları dehşet uyandıran viral enfeksiyon salgınları olarak son 20 yılda hayatımıza girdiler. Yine geçtiğimiz yirmi yıl içinde kuşlardan ve domuzlardan insanlara geçen ve yaşlılarda ve çocuklarda azınsanmayacak sayılarda ölüme yol açan influenza türleri de sık sık tekrarlanmaya başladı. Her ne kadar hayvanlardan insanlara geçen influenza tipleri için çeşitli aşılar bulunduysa da bu aşıların her mevsimsel dönemde aynı koruyuculuğu göstermediği biliniyor. Her yıl, o yılın kuş ve domuz griplerini tedirginlikle karşılıyoruz.

Yirminci yüzyılın tamamında 4 ölümcül viral salgın (1918 İspanyol Gribi, 1957 Asya gribi, 1968 Hong Kong gribi, 1960 Kongo havzası HIV/AIDS salgını) görülürken, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında 4 ölümcül salgının ortaya çıkmasını bir talihsizlik olarak görmek, bu salgınları bir “doğal afet” olarak karşılamak mümkün değil.

İnsan eliyle “imal edilmiş afetler”le karşı karşıyayız. Buradaki “insan eli” de metafizik, bir “tür olarak insan”ın eli değil, tarihsel olarak verili, neoliberal kapitalizmle ortaya çıkan bir “insan eli”. Giderek sıklaşan bu ölümcül salgınları, kapitalist uygarlığın yarattığı ve insanlık açısından ölümcül bir tehdit oluşturan yeni bir kriz olarak, iklim krizinin yanına yerleştirebiliriz. Ama, karşı karşıya olduğumuz bu yeni ölümcül tehdidin kapitalist uygarlıkla ilişkisinin kaynakları ve sonuçları bakımından kendine özgü niteliklere sahip olduğunun da altını çizmeliyiz.

21. yüzyılın başından beri sıklaşan ölümcül salgınların altında yatan temel olguların endüstriyel hayvancılık, büyük çaplı canlı hayvan ticareti, büyük perakende zincirleri ve (yer kürenin her bir köşesini sermayenin müdahalesine açmak için yapılan müdahalelerle) yaban hayatın dokunulmazlığının ortadan kaldırılması olduğu artık biliniyor. Karşı karşıya olduğumuz krize karşı etkili bir mücadele programı ortaya koyabilmek için, bu olguların arkasında yatan toplumsal temeli kavramamız gerekiyor.

Endüstriyel hayvancılık, büyük çaplı canlı hayvan ticareti ve büyük perakende zincirlerinin ortak bir temeli var: Neoliberal kapitalizmin yol açtığı/harekete geçirdiği, küresel proleterleştirme hareketi.

Okyanusun dibinden en yüksek dağların zirvelerine kadar her yeri “ulaşılabilir” hale getirerek yaban hayatın dokunulmazlığını ortadan kaldıran şey ise, meta biçiminin ve sermayeye dayalı üretimin evrenselleştirilmesidir.

Birbirlerine bağlı olarak gelişen ve birbirlerini güçlendiren bu iki süreç, hayvanlardan insanlara geçen hastalık etkenlerinin kitlesel üretimine ve küresel yayılımına neden olan somut temeli üretmektedir.

Ölümcül salgınların toplumsal temelleri

a- Küresel Proleterleştirme

Küresel proleterleştirme hareketinin diğer yüzünde yer alan ve Immanuel Wallerstein’in “kırsalsızlaştırma” kavramıyla ifade ettiği gelişme, yalnızca “kırsal emek rezervi”nin kentlere aktarılmasına değil, aynı zamanda küçük çiftçiliğin sonuna da işaret eder.

Nüfusun bir bütün olarak proleterleştirilmesi, proleterlerin, bütün temel ihtiyaç kalemlerine olduğu gibi, bunların başında yer alan gıda maddelerine de yalnızca meta pazarı üzerinden ulaşabilmeleri sonucunu verir. Artık köyünde yaptığı geçimlik üretiminin artan kısmını şehirde çalışıp “para kazanan” ve köyün sınırlı “para ekonomisine” katkıda bulunan oğluna-kızına, kardeşine gönderen küçük köylü de “para kazanmak” için proleterleşmiş ve o da bir “gıda malı” tüketicisi haline gelmiştir. Dolayısıyla küçük çiftçinin proleterleşmesi, gıda mallarına talebi basitçe proleterleşen nüfusun talebi kadar artırmaz, daha önce telafi ettiği gıda talebinin de gıda malı talebi haline gelmesine neden olarak ikinci bir yoldan da artırır. İlk durumda ihtiyaç duyduğu hayvansal ürünün örneğin, dörtte üçünü pazardan, dörtte birini bağını sürdürdüğü “baba ocağından” temin eden işçinin “baba ocağı” kapanıp ailesinin diğer fertleri de proleterleştiğinde, meta olarak hayvansal ürüne olan talep, proleter nüfusa yeni katılan kişi sayısı kadar değil, onun en az bir buçuk katı kadar artar.

Küresel proleterleştirmenin perakende pazarında yarattığı bu muazzam genişleme ve küçük üretici köylülüğün tasfiyesi aynı zamanda endüstriyel hayvancılığın da önünü açmıştır. Nüfusun neredeyse tamamının proleterleşmesi, bütün gereksinimlerine meta biçimi altında ulaşabilen bu insanlardan kaynaklanan görülmemiş bir talep büyüklüğünü ortaya çıkarmış ve bu büyük talep, büyük marketlerin, perakende gıda ve yiyecek satışı zincirlerinin ortaya çıkmasına uygun koşullar yaratmıştır.

Bu büyük talebi ve bu talebe karşılık veren büyük perakende satış sistemlerini “doyuracak” canlı hayvan üretimi, küçük köylülüğün tasfiye edildiği koşullarda, ancak büyük ölçekli ve endüstriyel hayvan yetiştiriciliğiyle karşılanabilirdi. Yani endüstriyel hayvancılık, genetik bilimindeki gelişmelerin hayvan yetiştiriciliği teknolojilerine uygulanmasının “doğal” bir sonucu olarak kendiliğinden gündeme gelmemiştir, dünya nüfusunun bir bütün olarak proleterleştirilmesine neden olan ve 40 yıldır süren büyük proleterleştirme dalgasının çok yönlü etkileriyle ortaya çıkmıştır.

Büyük ölçekli hayvan yetiştiriciliği, bu hayvanların işlendiği yerlere ve satışa sunulduğu pazarlara ulaştırılması için, büyük ölçekli ve yaygın canlı hayvan nakliyesiyle birliktelik içindedir. Gemilerde, TIR’larda yollara düşürülen büyük canlı hayvan kargoları, toptan satış, kesim ve işleme yerlerinde tutulduktan sonra, bir kısmı et, et ürünleri ve diğer hayvansal ürünlere dönüşmüş olarak, bir kısmı da yine canlı olarak büyük marketler ve pazar yerlerinde tüketicilere sunulmaktadır.

Bu kadar uzun zaman, bu kadar geniş ve çeşitli mekanlarda bir arada tutulan ve insanlarla temas kuran devasa büyüklüklere ulaşan hayvan topluluklarındaki mikroorganizmaların insanlarda hastalığa sebep olacak biçimde evrimleşmesi ve insanlara bulaşması olasılığının, hayvancılığın ve perakende satışın küçük ve yerel işletmelerle gerçekleştirildiği zamanlardan onlarca, yüzlerce değil, binlerce kat yüksek olacağı da ortadadır.

Dolayısıyla insanlığın, istihdam edilsin ya da edilmesin, çalışabilir nüfusun son bireyine kadar proleterleştirilmesi, ölümcül salgınların sıklaşmasına neden olan biyosfer dengesizliklerine neden olmaktadır.

b- Sermayenin evrenselleşmesi

Ama küresel proleterleştirme 21.yüzyıl salgınlarının tek kaynağı değildir. COVID-19 hastalığına yol açan SARS-CoV-2 virüsü, bir tür olarak yaban hayvanlarında evrimleşen ve çoğunlukla evcil konakçılar aracılığıyla insanlara geçen bir virüs. Virüsler, evrim sürecinin başından bu yana canlı doğamızın bir parçası. Hayvanlarda bulunan virüslerin insanlara geçebilen türlerinin oluşumu da bu evrim sürecinde görülen doğal bir durum.

Ancak hayvanlarda bulunan virüslerin insanlara geçerek salgın hastalıklara yol açabilmesi için özel şartlara ihtiyaç var. Bu şartların başında, insanlarla vahşi hayvanlar arasında dolaylı ya da dolaysız temas olanağının bulunması geliyor.

Zaman zaman veya sürekli olarak binlercesi, onbinlercesi, yüzbinlercesi bir arada bulunan ve dolayısıyla oldukça yüksek bir viral yük taşıyan yarasalarda, penguenlerde ya da başka yaban hayvanlarında hastalığa sebep olan veya “konaklayan” virüslerin, biz farkında olmaksızın, insana bulaşabilecek biçimde evrim geçirmediklerini düşünebilir miyiz? Elbette hayır. Ama insanlarla dolaysız ya da dolaylı olarak temasları olmadığı sürece, büyük vahşi hayvan kalabalıkları içerisinde insana bulaşabilecek virüs tiplerinin oluşup oluşmamasının bir önemi yoktur. Muhtemelen bin yıllardır virüsler mutasyonlarla böylesi türler oluşturabilmekte ancak bu virüs türleri bulaşacak insanla temas edemedikleri için insanlar için bir tehlike oluşturmadan ortadan kalkmaktadır.

Hayvanlarda evrimleşip insana geçebilecek ve insandan insana geçerek hastalık yaratabilecek bu hastalık etkenlerinin insanlara gerçekten geçerek ölümcül hastalıklara ve salgınlara yol açmasının 21. yüzyıldaki özel sıklığının diğer kaynağını tam da burada, “yaban hayatın dokunulmazlığı”nın neredeyse tamamen ortadan kalkmasında görüyoruz. Yaban hayatın dokunulmazlığını ortadan kaldıran ve yer küredeki insan dışındaki canlı hayatı tehdit eden bu büyük yıkıcılık hareketini harekete geçiren ise “neoliberal sermaye birikimi süreci”dir. Neoliberal sermaye birikimi rejimi, doğanın, “insanın yararlanabileceği” her şeyinden yararlanılmasını “onbirinci emir” olarak vazederken, gerçekte, sermayenin üzerinden kâr elde edebileceği her şeyin, insanlar da içinde olmak üzere, yer küredeki canlı yaşam bakımından sonuçları ne olursa olsun, sermaye etkinliğine açılmasını emretmektedir.

Bu emrin bir sonucu olarak, dünyanın her köşesinde, “maden arayıcılığı”’ndan “turistik doğa yağmacılığına” kadar çok sayıda yolla, yer kürenin her bir metrekaresi sermayeleştirilebilir bir “mülk”e veya kullanım hakkı nesnesine dönüşmektedir. Yer kürede “ekonomi dışı”, yani üzerinden kâr edilemeyen hiçbir varoluşa izin vermemek, doğanın üzerinden kâr elde edilebilir her unsurunu “ekonomiye dahil etmek”, ezcümle doğayı bir bütün olarak sermayeye dönüştürebilmek için inşa edilen karayolları ağları ve yürütülen endüstriyel, ticari faaliyetlerle yaban hayatın “dokunulmamış” hiçbir noktası bırakılmamakta ve bu “küresel insan/sermaye istilası” ile yaban hayat ortamları kuşatılmakta, parçalanmakta ve yaban yaşamın içine sığamayacağı ölçeklere daraltılmaktadır.

Dünya üzerindeki canlı yaşamın bir bütün olarak ekonomik faaliyetin nesnesi haline getirilmesi, yani yaşayan her şeyin yaşam alanıyla birlikte sermayeleştirilmesi, insanları, biyosferin bütün viral yükü ile temasa geçirmektedir. Yaban hayvanlarının insan topluluklarıyla doğrudan temasını ve “evcil” hayvanlar üzerinden dolaylı temasını önemli ölçüde artıran bu durum 21. yüzyılın ölümcül salgınlarının bir diğer temelini oluşturmaktadır.

Sorunu bu biçimde ortaya koyduğumuzda karşımıza şu sorular çıkıyor:

Sermayenin evrenselleşmesi ve proleterleşmenin küreselleşmesinin yol açtığı, insanlığı bir tür olarak tehdit eden ve kapitalist uygarlık için en azından “Dünya Savaşları” ölçeğinde bir krizi ifade eden bu “küresel biyolojik felaket”, tarihsel bir üretim biçimi olarak kapitalizm ve toplumun burjuvazinin egemenliğindeki siyasi örgütlenmesi olarak burjuva devlet için ne anlama geliyor? COVID-19 salgınının kapitalist ekonomilerde yaratacağı muazzam daralma, kapitalist üretim sisteminin genel ve topyekûn bir çöküşünü kaçınılmaz hale getirebilir mi? Bu küresel biyolojik felaket ve bu felaketlerin süreklileşmesi ihtimali karşısında, tarihsel bir devlet tipi olarak burjuva devlet varlığını sürdürebilecek midir?

Dipnotlar:

[1]   Leviathan, Kitab-ı Mukaddes’te geçen bir deniz canavarıdır. Hobbes 1651’de yayınlanan “Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti” adlı kitabında ortaya attığı devlet kuramında, devleti, “her biri bir diğerinin kurdu olan” (homo homino lupus) insanların, “herkesin herkesle savaşı”ndan (bellum omnium contra omnes) kaçınabilmek için herkesin herkesle yaptığı bir ahit yoluyla, hepsinin bir ve aynı kişilikte gerçekten birleşmeleri olarak tanımlar ve bu devleti, ona bu gücü veren bireylerin de karşısında dehşete düşeceği ve bu dehşetin etkisi altında “yurtta barış ve yurtdışında düşmanlara karşı yardımlaşma yönündeki iradelerini birleştirip biçimlendireceği” bir Leviathan’a benzetir.

[2]   Neoliberalizmle birlikte kamusal sağlık sistemleri ve tıp bilimi, hemen bütün unsurlarıyla, sermayeye dayalı üretimin tahakkümü altına sokuldu. Bu durum, insanlığın karşı karşıya olduğu sağlık tehditlerini ortadan kaldırmaya değil, yönetmeye ve sermayenin değerlenmesi açısından en etkin şekilde kullanmaya odaklanmış bir sağlık endüstrisi kompleksini yarattı. Tıp bilimi, kamusal sağlık politikalarına, ancak bu endüstrinin prizmasından geçerek, dolaylı bir biçimde etki edebiliyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur