Koronavirüsün gösterdikleri

Önümüzdeki bir yıl içinde evrenselliği, kapsayıcılığı ve derinliği bakımından 1930 dünya ekonomik krizini aratır bir genel krizle karşılaşılması muhtemeldir. Birçok yönden olağan krizlerden ayrı özellikler gösteren mevcut krizi atlatmak kolay olmayacaktır. Kitlesel ölümler, kıtlıklar, savaşlar, devrimler ve karşıdevrimler kapıdadır

Koronavirüsün gösterdikleri

Çin’in Wuhan kentinde 2019 Aralığında ortaya çıkan koronavirüs başta Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere dünyanın hemen bütün ülkelerine yayılmış bulunuyor. Bu hızla giderse önümüzdeki birkaç ay içinde ne yazık ki yüz binlerce, hatta daha fazla insan hayatını kaybetmiş olacak.

Gidişat kaybın ölümlerle sınırlı kalmayacağını, kapitalist sistemin tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşayacağını gösteriyor. Zaten kriz içinde olan kapitalist dünya ekonomisi, sağlık sistemlerini çökertmeye, üretimi ve ticareti durdurmaya aday beklenmedik yan krizle tetiklenince durum kritik bir hal almıştır. Önümüzdeki bir yıl içinde evrenselliği, kapsayıcılığı ve derinliği bakımından 1930 dünya ekonomik krizini aratır bir genel krizle karşılaşılması muhtemeldir. Birçok yönden olağan krizlerden ayrı özellikler gösteren mevcut krizi atlatmak kolay olmayacaktır. Kitlesel ölümler, kıtlıklar, savaşlar, devrimler ve karşıdevrimler kapıdadır.

Sağlık sistemi krizi

Televizyonlara çıkıp tıbbi açıdan alınması gereken bütün tedbirleri psikolojik yönüne varıncaya kadar bir bir sıralayan uzman hekimler, sıra Türkiye sağlık kurumlarındaki eksik ve yetersizlikleri göstermeye gelince korkudan seslerini çıkaramıyorlar. Bunu yapabilecek Türk Tabipler Birliği gibi ilerici kurumlar bu yüzden iktidarca devre dışı bırakılmışlardır. Evlerine kapanmış insanların dünyaya açılan penceresi olan hâkim medya iktidarın tembihlerine uymakta, bütün bu aksaklıkların temelinde azami kâr amacı güden kapitalizmin ve onun ayrılmaz bir parçası olan sağlık sisteminin yattığını göstermemek için elinden geleni yapmaktadır.

Sağlık sistemleri birçok ülkede çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kendilerini normal zamanlara göre ayarlamış ABD, İngiltere, Fransa gibi en gelişmiş ülkelerin aslında ne kadar çürük oldukları açığa çıkmıştır. Sağlık personeli sıkıntısı had safhadadır, hastanelerde yataklar ve yoğun bakım üniteleri dolmuştur. Sahra hastaneleri, spor salonları yetersiz kalmaktadır. Halk bir tarafa, devlet hastaneleri bile maske, eldiven, gözlük gibi tıbbi malzemeleri bulamamaktadırlar. Yetersizlik nedeniyle birçok yerde yaşlılar ve hastalar evlerinde, yaşlı bakım evlerinde kaderlerine terk edilmiş durumdadırlar.

Dünya şimdiye dek benzeri görülmemiş bir kriz yaşıyor. Krizlerin var olan çelişkileri şiddetlendirerek görünür kılmak, düzenin kötülükleri ve çirkinlikleri üzerindeki örtüyü kaldırarak her şeyi çıplak halleriyle göstermek gibi bir özellikleri vardır. Bu, emperyalist-kapitalist sistemin iç çelişkilerinin keskinleşmesinde olsun, kötülüklerinin ağır ve acımasız bir hal almasında olsun açıkça görülüyor. Koronavirüs belası, karşısında önüne gelene tehditler savuran en kabadayı emperyalistleri bile hizaya getirmiş bulunuyor.

Hepimiz aynı gemide miyiz?

Yeni virüsün son derece “demokratik” olduğu, patron ile işçi, “devlet büyüğü” ile sokaktaki vatandaş arasında ayrım yapmadığı söyleniyor. Ana akım medya zengin-yoksul tanımadığına örnek olarak Boris Johnson, Prens Charles ve Fatih Terim gibi tuzu kuruları örnek verip, birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu propagandası yapıyor. Risk faktörleri arasında insanların yaşları ve hastalıkları hesaba katılıyor, ama bu hastalıkların gerek meslekleri ve içinden geldikleri sınıflarla ilişkileri, gerekse erken yaşlanmanın kötü yaşam koşullarıyla bağlantıları üzerinde durulmuyor.

Oysa kapitalist sistemdeki her şey gibi COVID-19’un yarattığı tahribatın arkasında da sınıfsal faktörler yatıyor. En çok risk altındakiler çalışmak zorunda olan sağlık emekçileri, çalışmaya veya işsizliğe mahkûm edilen milyonlarca işçi, emekçi ve onların aileleridir. Mikrop bulaşması durumunda elit tabaka gibi kayrılmayacaklar, hepsi değilse de çoğunluğu itibariyle hastane koridorlarına dizilerek veya evlerinde karantinaya zorlanarak ölüme terk edileceklerdir.

Aynı şekilde izolasyon, ulaşım, beslenme, virüs kapma, tedavi ve bakım imkanları açısından zenginler ile yoksullar eşit koşullarda değildirler. Kapitalistin işe gitmesi gerekmiyor, lüks villasına çekilip ihtişamlı yaşantısını kısıtlamadan sürdürebilir. Bir yere gidecekse toplu taşıma aracıyla değil kendi özel araba, helikopter ve uçağıyla gidecek, kendisini ve yaşlılarını iyi koruyabilecek, kazara virüse yakalanmışsa bütün ilişki ve imkanlarını harekete geçirerek en iyi tedaviyi alabilecektir.

Bir ay sonra neyle geçineceğini bilmeyen, borç harç içinde olup evine yiyecek stok etme imkânı bulunmayan, işsiz veya her gün işine gitmek zorunda olan çoluğu çocuğuyla yüz metrekareyi geçmeyen her tarafı dökülen konutlarda yaşamak zorunda kalan emekçilerin ise kendilerini virüsten sakınmaları Allah’a kalmıştır. Dolayısıyla “evde kal” veya “dengeli beslen” kampanyalarının her gün iş aramaya çıkan, işe gitmek zorunda olan veya daracık odalarda anne-babalarıyla tıkış tıkış yaşayan emekçiler ve yoksullar açısından hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

İktidarların pandemi için ayırdıkları milyarlık paketler halkın sağlığını korumayı ve virüsün pençesinden kurtarmayı amaçlamadığı, kapitalist şirketleri kurtarma ve karlarının azalmasını önleme maksatlı olduğu açıktır. İlk yapılacak şey özel hastanelerin ve sağlık kurumların��n kamulaştırılması olması gerekirken, hükümetler ilaç şirketlerini ve özel hastaneleri kollamaktan geri durmuyorlar. Sağlık Bakanı bile özel hastane sahibi olan bir ülkede daha fazlası beklenemez.

Emperyalist, zengin ülkeler ile yoksul ülkeler

Neoliberal politikalar sonucu son kırk yıl içinde kamusal sağlık sistemi baltalanmış, özelleştirilen ve ticarileştirilen sektör halk sağlığından koparılarak sermayenin yatırım ve av alanı haline getirilmiştir. Kamuya ait hastane ve sağlık yetkilerinin özel sektöre devri, bazı devlet hastanelerinin bo��altılması, bütçede sağlığa ayrılan payın giderek azaltılması, işçilerin ve emekçilerin sağlıkla ilgili kazanımlarının geri alınması, emeklilik yaşının yükseltilmesi (vs.) hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmemiş ülkelerde on yıllardır uygulanıyor. İtalya’da sağlık sistemindeki çökme ve ölümlerin artması ile sosyal devletin tasfiyesi arasında tam bir paralellik vardır. Kapitalist ülkeler sağlık sektörünü toplumun sağlığını koruyan bir alan olarak değil, ilaç sanayinden tıbbi malzemelere, özel hastanelerden sağlık sigortasına kadar büyük karlar getiren bir yatırım alanı olarak görmüşlerdir.

Emperyalistlerle bağımlı/yoksul ülkeler arasındaki eşitsizlik ilişkileri, gelişmiş ülkeler arasındakinden çok daha derindir. Maddi imkanları ve sağlık sistemleri son derece zayıf olan azgelişmiş ülkelerde neoliberal kapitalizmin tahribatı daha ağır seyretmiştir. Dünya Bankası ve IMF fonlarına muhtaç yoksul Afrika ve Latin Amerika ülkelerine dayatılan özelleştirmeler ve kamu harcamalarındaki kısıtlamalar, COVID-19 vakasından önce bu ülkelerin zaten zayıf olan sağlık sistemlerini iyice güçsüz bırakmıştı. Önümüzdeki süreçte salgın Avrupa ve Kuzey Amerika’dan Güney Amerika, Afrika ve Asya’nın sağlık kuruluşları yetersiz fakir ülkelerine yayıldığında sonuçlar çok daha ağır ve yıkıcı olabilir.

Ekonomik çöküşle karşı karşıya olan emperyalist-kapitalist devletler krizin yükünü bağımlı ülkelerin sırtına yüklemenin yollarını aramakla kalmıyorlar, aynı zamanda kendi aralarında da kapışıyorlar. Salgın ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşını daha da kızıştırmıştır. Virüsü “yabancı” olarak etiketleyen ve kendi ülkesine gelmezden önce ellerini oğuşturan Trump, “Çin virüsü” kavramını kullanarak ticari hasmıyla alay etmişti. Çin ise virüsü Çin’e Amerikan askerlerinin taşıdığını söyledi. ABD ile AB’nin arasıysa daha da açıldı, her biri ekonomik ve ticari çöküşün yükünü karşısındakinin sırtına yıkmaya, bu süreçten en az zararla çıkmaya bakıyor.

Zaten sallantıda olan Avrupa Birliği salgınla birlikte fiilen dağılma belirtileri göstermeye başladı. Dayanışmanın en gerekli olduğu zamanda birlik üyeleri sırt sırta verip yardımlaşmak yerine, kendi ülkelerini koruma altına alıp içe kapanmayı ve milli bencillik politikası izlemeyi tercih ettiler. İtalya’nın feryadı figan çağrılarına hiçbir AB ülkesi yanıt vermedi, yine imdadına uzağındaki Çin, Küba, Venezüella ve Rusya koştular. Sözde birlik üyeleri hayalini kurdukları Avrupa Birleşik Devletleri bayrağını değil, ulus-devlet bayrağını yükselterek korumacı politikaları öne çıkardılar. Avrupa Komisyonu “Schengen” bölgesi sınırlarını dünyanın geri kalanına kapatmakla yetinirken, bazı üye ülke hükümetleri sınırlarını komşularına da kapattılar.

Bu da gösteriyor ki, AB’nin amacının halklar arasında birlik ve dayanışma sağlamak değil, öteki emperyalist bloklara karşı ittifak oluşturmak, süreci Almanya ve Fransa gibi daha güçlü ülkeler ve kendi özel çıkarları doğrultusunda yönetmektir. Kriz, AB’nin hümanizm, demokrasi, Batı uygarlığı ve insan hakları söylemlerinin arkasında, her ülke tekellerinin ve hükümetlerinin çıkarlarının yattığını açıkça göstermiş bulunuyor.

Malthusçuluk ve Sosyal Darwincilik

Geçen ay Donald Trump, Boris Johnson, Emanuel Macron, Mark Rutte gibi emperyalist liderler koronavirüsle alay eden tepkiler verdiler. Merkel de dahil hemen hepsi yaşlı ve hastalık sahibi vatandaşlarını “kaçınılmaz ölü” varsayıp kayıpları peşinen kabul etiler ve “pek çok aile sevdiklerini vaktinden önce kaybedecek” yollu demeçler vererek insanları alıştırma yolunu seçtiler. “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” kafasıyla acilen alınması gereken önlemler konusunda ağırdan aldılar.

Neden? Çünkü koronavirüs ağırlıklı olarak devlete fuzuli yük oluşturduğu düşünülen emeklileri, ileri yaşlıları ve hastaları öldüreceğinden hayatlarını kurtarmak tekelci kapitalistlerin karları bakımından bir önem taşımıyordu. Hatta bu kötü değil olumlu bir şeydi. Fazlasıyla yaşlı Batı toplumu artı-değer yaratma özelliklerini yitirmiş çürüklerinden arınmış olacak diye düşünüldü. Hollanda Başbakanı bağışıklık kazanan sayısı ne kadar çok olursa, o kadar iyi olacağını bile söyledi. Ne zaman ki ölümler çığ gibi yükselip kamuoyu ayağa kalktı, o zaman geri adım atarak ağız değiştirdiler. Salgının kapitalist düzeni raylarından çıkarabileceği kaygısına kapıldılar. Yine de görünüşte ne derlerse desinler, ne kadar önlemler almak zorunda kalırlarsa kalsınlar, baştaki yaklaşımlarını örtük olarak sürdürmektedirler.

Kapitalist liderlerin ilk refleksleri gevşeklikleriyle, olayın vahametini kavrayamamalarıyla açıklanamaz. Salgın, kıtlık, savaş gibi durumlarda kapitalistlerin davranış kuralları bellidir: Güçlü olan hayatta kalır. Bu, “doğal seleksiyon”, “en uygun olanın hayatta kalması”, “varoluş mücadelesi” gibi kavramları ilke edinen sosyal Darwinistler tarafından iki yüz yıldır savunuluyor. En yaşlılar, en fakirler, engellililer, “aşağı ırklar” ölsünler!…

Kapitalizm var olalı beri egemen sınıflara Malthusçu, sosyal Darwinist zihniyet yol göstermektedir. İngiliz papazı Malthus (1766 – 1834) halk düşmanı bir “teori” icat etmişti. Ona göre gıda kaynakları aritmetik (1, 2, 3,…), nüfus ise geometrik (2, 4, 6,… bir artış gösterdiğinden, bu gidişle insanlar açlıktan kırılacaktı. Öyleyse dünyadaki aşırı nüfusu dengelemek için savaşlara, salgınlara ve kıtlıklara şiddetle ihtiyaç vardı.

Yine, İngiliz filozof ve sosyolog Herbert Spencer (1820-1903) ve takipçileri Darwin’in doğa üzerine buluşlarını insan toplumunun evrim yasalarına uyguladılar ve dizginsiz rekabet ve en güçlü olanın hayatta kalmasının toplum için de geçerli olduğunu ileri sürdüler. Chamberlain ve diğerleriyse, Darwin’in “tüm canlılar dünyasında ırkın öneminin kanıtladığı” iddiasıyla, bunu Aryan ırkın üstünlüğü teorisine doğru genişlettiler.

Sosyal Darwinizm, yani güçlü olanın zayıf olanı yok etmesi yasası, çeşitli muhafazakâr akımlar, liberaller, militaristler ve faşistler tarafından örtük veya açık şekillerde bugüne dek savunulageldi. En aşırı biçimi Hitler faşizminin ırkçılık teorisinde görüldü. Naziler, salgını, kıtlığı beklemeye tahammül edemeyecek kadar azgındılar; Yahudileri, Romanları, Slavları ve engellileri kitle halinde imha ederek toplumu “aşağı ırklardan ve çürüklerden” temizlemeye kalktılar.

Sonuç olarak, “Güçlü ve dayanıklı olan ayakta kalır, zayıf olan elenir” kuralı, serbest rekabeti kılavuz edinen kapitalizmin düşünürlerinden beri sermaye sınıfı iktidarlarına rehberlik ediyor. Irkçılığın teorisyenleri ve faşistler tarafından soykırımcılığa vardırılan Sosyal Darwinizmin bayrağı, bugün neoliberalizmin kotarıcıları emperyalist ve gerici elebaşıların ellerinde dalgalanıyor. Kapitalist toplumda ne kadar yaşlı, hasta, engelli, yoksul ve işsiz insan ölürse neoliberal hegemonyanın krizini o kadar kolay atlatacaklarını düşünüyorlar.

***

Buna verilebilecek tek tutarlı yanıt sınıf mücadelesidir. Bir yanda küçük bir azınlık oluşturan oligarklar, tekeller, emperyalistler, öte yanda sayıları milyarları bulan bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar. Asıl güçlü olanın dünya halkları olduğunu, bilinçli ve örgütlü olduğunda onu kimsenin yenemeyeceğini yakın tarih gösterdi.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur