Koronavirüs sonrası dünya

Pandemi sonrası dünyada başka nasıl değişimler ortaya çıkabilir? İnsanlığın durumu ne olacaktır? İnsanlar nasıl ve ne düşünecektir? Bu sorunun cevabı, insanların dünyada egemen olan kapitalist sistemi sorgulayıp sorgulamayacaklarına bağlı olacaktır

Koronavirüs sonrası dünya

Koronavirüs (COVID-19), daha bir müddet insanlığı meşgul edecek. Fakat şu kesindir; bu pandemi dünyayı değiştirecektir. Değişim aracı ise savaş, şiddet, terör değil, esas olarak korkudur. Tüm dünyaya yayılan ölüm korkusu, tüm insanlığın gündemine geliyor veya getiriliyor. Bütün ülkeleri kapsayan ve hissettirilen can korkusuna, çaresizlik duygusu ekleniyor.

İnsanın aklına şu sorular takılıyor: Koronavirüs, doğanın bir uyarısı veya öç alması mıdır? Yoksa insanlık için büyük tehlike olmaya başlayan kapitalist uygarlığın geliştirdiği biyolojik bir silah mıdır? Diyalektik bakış açısı, bu iki karşıt düşüncenin bir arada ele alınmasını gerektiriyor. Burada sorun, bu karşıtlardan hangisinin daha ağır bastığı sorunudur.

Ciddi bilimsel araştırmalar, virüslerin hayvanlardan insanlara geçtiğini ortaya koyuyor. Ama dünya savaşlarında biyolojik ve kimyasal silahların (zehirli gazlar vb.) kullanılması, çok küçük bir ihtimal de olsa virüsün biyolojik bir silah olarak geliştirildiği, ama kontrolden çıktığı olasılığını düşündürüyor insana. Ama bizi ilk etapta ilgilendiren virüsün kaynağının ne olduğu sorusu değil, insanlık üzerindeki yarattığı etkilerdir.

Virüsün, zengin ve yoksul insan arasında ayrım yapmadığı doğrudur. Ancak, burada şöyle bir farka dikkat çekmem gerekiyor: Zengin ve yoksulun tedavi olanakları aynı değildir. Yoksul ülkelerin ve insanların bu salgından daha fazla etkileneceği kesindir. Hastaneleri ve ilaçları yetersiz olan yoksul ülkelerde korona virüsü daha yıkıcı olacaktır. Ayrıca, zenginler ve devlet adamları birbirleriyle video-konferansları aracılığıyla görüşürken, fabrikada yan yana çalışanların, tramvay ve otobüs gibi araçlarla işe gitmek zorunda olanların kendilerini bütünüyle korumaları mümkün müdür? Sağlık sigortası olmayan ve bu virüsten olumsuz etkilenen bir ABD’linin durumu nedir acaba?

Pandemi önceden biliniyor muydu?

Virüs salgını olacağı konusunda ilginç bir uyarı, Almanya’daki Robert Koch Enstitüsü başkanlığında birçok kurumun katılımıyla, 2012 yılının sonunda hazırlanan ve 2013 yılında Alman parlamentosuna sunulan raporda yer alıyor. Ancak rapordaki uyarı, şu anda dünyayı saran COVID-19 ile ilgili değil. Uyarı, esas olarak önceki virüs tecrübelerine dayanarak varsayımsal bir virüse ilişkin. Rapor, ortaya çıkacak yeni virüsün 2003 yılında ortaya çıkan SARS’a benzer olacağı varsayımından hareket ediyor. Modifikasyona uğrayacağı tahmin edilen bu varsayımsal virüs, Modi-SARS olarak adlandırılıyor. Bu virüsün özelliği şöyle betimleniyor: “Varsayımsal Modi-SARS virüsü neredeyse tüm özellikleri açısından doğal virüs olan SARS-CoV ile aynıdır.’

Adı geçen raporun virüs ile ilgili yerlerini Almancasından okudum. Bazı bilgileri paylaşmayı gerekli görüyorum. Rapor, ortaya çıkması beklenilen varsayımsal Modi-SARS virüsünün yayılmasının nasıl cereyan edeceği konusunda simülasyon sisteminin yardımıyla bazı tahminlere yer veriyor. Bu tahmine göre, virüs salgını 300 gün sürecek, bu sürecin sonunda Almanya’da 6 milyon insan virüse yakalanacaktır. Ölüm oranlarından da bahsediliyor. Çocuklarda ve gençlerde yüzde 1, 65 yaşın üzerinde olanlarda ise ölüm oranın yüzde 50 olacağı dile getiriliyor.

Ortaya atılmış yanlış iddia ve haberleri düzeltme amacıyla faaliyet gösteren Teyit.Org sitesi, bu rapor konusunda bir açıklama yaptı. Raporda, söz konusu edilen virüsün yeni tip koronavirüs (COVID-19) değil, varsayımsal Modi-SARS virüsüyle ilgili olduğunu yazıp, yanlış haberi düzeltti. Fakat Teyit.Org sitesi, raporda yer alan önemli bir noktayı gözden kaçırmışa benziyor. Çünkü rapor, varsayımsal Modi-SARS virüsünden farklı olan ortaya çıkmış olan yeni bir virüs tipine şöyle dikkat çekiyor: “Ortaya çıkan yeni virüsün güncel bir örneği, SARS-CoV ile yakın akrabalığı olmayan bir koronavirüstür (yeni korona virüsü). Bu virüs 2012 yazından bu yana altı hastada tespit edildi, ikisi öldü. Bir hasta Almanya’da tedavi edildi ve iyileşerek taburcu edilebildi.” (Almancası: Ein aktuelles Beispiel für einen neu auftretenden Erreger ist ein Coronavirus („novel Coronavirus“), welches nicht eng mit SARS-CoV verwandt ist. Dieses Virus wurde seit Sommer 2012 bei sechs Patienten nachgewiesen, von denen zwei verstorben sind. Ein Patient wurde in Deutschland behandelt und konnte als geheilt entlassen werden.)

Raporda pandemiye karşı alınması gereken tedbirlerden de bahsediliyor. Alman hükümeti ise 2012’deki raporu görmezden geliyor. Rapor konusu 24 Mart günü Almanya bir televizyon kanalında (ZDF) Frontal 21 adını taşıyan programda ele alındı. Rapor ve raporun görmezden gelinmesi konu edildi. Ayrıca programda koruyucu maskeler konusunda ihmalkâr davranan Alman Sağlık Bakanı Spahn’a eleştiriler yönetildi. Maske vb. sıkıntısı yaşandığı da dile getirildi bu televizyon programında.

Raporda ilginç öngörü, virüsün Asya’dan geleceği öngörüsüdür. Fakat ülke ve şehir ismi geçmiyor raporda. 88 sayfalık bu raporun 5. sayfasında şöyle deniliyor: “Asya’dan gelen yeni bir virüs dünya çapında yayılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü, uyarı yapmadan önce bazı kişiler Almanya’ya gelecektir.

Her hâlükârda olaylar şu gerçekleri ortaya koyuyor: Kaynağı ne olursa olsun, bir virüs salgınının geleceğinin bilinmesine karşın, tedbir almamak, yüz binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne sebep olmak insanlık suçudur. Üstelik bu insanlık suçunu işleyen hükümetler ve devletler, bir yanda virüs salgınını, özgürlükleri kısmak için bir bahane olarak kullanıyorlar. Öte yandan dünya çapında gelişmekte olan ve koronavirüs pandemisi sonucu daha da derinleşecek olan dünya ekonomik krizinin, yalnızca virüs salgınından kaynaklandığı görüşünü kalkan olarak kullanmaya hazırlanıyorlar. Ayrıca birçok devletin, özel sektörün ekonomik durumuna, halkın sağlığından daha önem verdiğini görmek için zeki olmak gerekmiyor.

Bu yazıda pandemi sürecinde ve sonrasında nasıl bir dünya ile karşı karşıya kalacağımıza dair bazı öngörülerde bulunmayı deneyeceğim. İlkin, insan aklının gücüne inanan ve iyimser bir insan olarak şunu vurgulamayı gerekli görüyorum: İnsanlık, modern tıbbın yardımıyla, koronavirüsün üstesinden gelecektir. Bundan şüpheniz olmasın. İyimser olmak, kötü gelişmeleri, kötümserliği görmezden gelmek demek değildir. İnsanlık tarihinde çok büyük salgınlar yaşandı. Örneğin “Kara Ölüm” adıyla bilinen ve 1346-1353 yılları arasında ortaya çıkan veba salgınıyla Avrupa’da 75-200 milyon arasında insanın hayatını kaybettiği biliniyor. Avrupa nüfusu yüzde 40 ila 60 arasında azaldı. 1918 yılında “İspanyol gribi” denilen salgında 30-100 milyon arasında insanın öldüğü söyleniyor.

Pandemi sürecinin insanlar üzerinde etkisi

Pandeminin insanlar, aileler ve toplum üzerinde nasıl etki yapacağına ilişkin bazı görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Salgının devam ettiği bu süreç içinde insanların eve kapanmasının getireceği sorunlara değinmeyi gerekli görüyorum. Sosyal izolasyonun kalabalık ailelerde, iki kişilik beraberliklerde veya tek yaşayanlarda doğuracağı psikolojik sorunları küçümsememek gerekiyor. Genelde kriz dönemlerinde insanlar, bir araya gelmeye ve sorunlarını ortak çözmeye çalışırlar. Ancak bir araya gelme yasağı, psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Evde kalma süreci, psikolojik gerginliklere gebe bir süreçtir. Ama psikolojik gerginlik, hem olumlu hem de olumsuz gelişmelere zemin olabilir. Olumlu anlamda, insanlar, bu süreçte daha yaratıcı işlere girişebilirler. Koruyucu maske yap��p, yaptığı maskeyi yakınlarına vermekten tutun, kitap okuma-yazma, resim yapma veya daha başka yaratıcı el işlerine kadar çok çeşitli faaliyetlere yönelebilirler. Akşam yürüyüşleri faydalı olabilir. Dost ve arkadaşlarıyla telefonda konuşmayı sıklaştırabilirler. Yani aktif, iyimser olan aileler, çiftler ve bireyler, pandemi sürecinden güçlenerek çıkarlar. Bu etkinlikleri yapamayan ailelerde psikolojik sorunlar ortaya çıktığı gibi, aile bağlarının zayıflatması muhtemeldir.

Can kayıpları, pandemi uyarılarını ciddiye almayan devletlerin ve hükümetlerin gerçek yüzünü açığa çıkaracaktır. Pandemi süreci, devletlerin salgına karşı başarısızlıklarının nedenlerini açığa çıkaracaktır. Nasıl ki “Deprem değil, binalar insanı öldürür” sloganı gerçeklik payı içeriyorsa “Virüs değil, yetersiz sağlık tedbirleri insanı öldürür” söylemi de belirli bir hakikati ifade eder. Elbette, her şeyi devletten beklemek yanlıştır; herkesin kendi tedbirini alması gerekir.

ABD gizli servislerinin, geçtiğimiz ocak ayında pandemi tehlikesi karşısında Trump hükümetini uyarmalarına karşın, hükümet hiçbir girişimde bulunmuyor. Şu günlerde ABD, koronavirüsün en çok yayıldığı ülke haline geldi; ABD, Çin’i geçmiş bulunuyor. Koronavirüs salgınının Çin, Güney Kore, Singapur, Vietnam gibi ülkelerde kontrol altına alınmasında, bu ülkelerde yaygın olan dayanışma ve toplum karşısında sorumluluk duyma kültürünün büyük etkisi vardır. Böylesi toplumlarda, aile ile devlet birleşmiş bir bütünlük olarak görülüyor, devletin tedbirleri kolayca kabul ediliyor ve uygulamaya konuluyor. Ne var ki, sadece bu yolla koronavirüsü kontrol altına almak, mümkün değildir; teknolojik denetimden de yararlandığı açıktır.

Oysa pandemi sürecinin Amerika ve Avrupa’da giderek yayılması, birey merkezli bakış açısının iflasını göstermektedir. Birçok ülkede tuvalet kâğıtlarına hücum, bencilliğin en üst seviyeye çıktığının belirtisidir. “Yeter ki, benim kıçım temiz olsun! Gerisi beni ilgilendirmez!” Avrupa’da bencilliğin ulus düzeyinde bir görünümü de, İtalya’da yaşanan salgın karşısında diğer Avrupa devletlerinin tavrıdır. Avrupa Birliği’ni sarsan bir olgudur pandemi dönemi. İtalya halkı, Avrupa Birliği’ndeki diğer ülkelerin İtalya’ya destek olmadığına ve kendilerini yarı yolda bıraktığına inanıyor. İtalya’ya en çok yardım Çin, Küba ve Rusya’dan geldi. Bu yardım olgusu bile, henüz tam bilemediğimiz olayların arka planda cereyan etmiş olduğunu gösteriyor.

İnsan bedenini kontrol etmeyi amaçlayan Biyoiktidar

20. yüzyıldaki emperyalist savaşların bir amacı vardı: Dünya pazarlarına ve hammaddelerine egemen olmak. Dünya çapında virüs salgınının bir amaç için kullanıp kullanılmadığı sorusunu gündeme geliyor. Eğer bir amaç varsa, bu nasıl formüle edilebilir? Bu amacı anlamak için bazı karşılaştırmalar yapmak gerekiyor. Nasıl ki 11 Eylül günü ikiz kulelere saldırı, dünyayı değiştirdiyse, COVID-19 pandemisi de dünyayı değiştirecek büyük bir olaydır. 11 Eylül sonrası dünyada ne oldu? Güvenlik tedbirleri, özgürlüklerin önüne geçti. Havaalanlarına insanı usandıran güvenlik kontrolü getirildi. Korona süreci sonrasında insanlığın değişeceği kesin. Eğer ileri sürülenler doğruysa, yeni virüsler hep gündemde olacaktır. Ölüm korkusunun gündemde olduğu ortamda, insanların rasyonel düşünme yetenekleri azalır. Devletler, bundan yararlanmaya çalışacaklar; virüsleri bahane ederek, insan bedenini tümüyle denetim altına almaya çalışacaklardır. Tıpkı havaalanlarında olduğu gibi, çeşitli kurum ve dairlerde, işyerlerinde, insan bedeninde virüsleri gösteren cihaz yerleştirmeleri, hatta böylesi cihazları cep telefonlarına yerleştirmeleri bile mümkündür. Bunlar ilk akla gelen şeyler. Hedeflenen yeni bir dünyanın nasıl bir şekilleneceği pandemi sonrası süreçte açığa çıkacaktır.

Virüsçü terörist

Koronavirüs sonrası dünya farklı olacaktır. İnsan bedeni bütünüyle kontrol altına alınma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Silah taşıyan değil, virüs taşıyan insan “virüsçü terörist” olarak görülecektir. Ölüm korkusu nedeniyle insanların büyük bir çoğunluğu, devletin bedenimiz üzerindeki denetimine onay verecektir. 1970’li yıllarda Fransız filozof Michael Foucault tarafından Biyoiktidar terimi ortaya atılmıştı. İktidar teorisyeni olan Foucault, modern ulus devletlerin amacını ortaya koymaya çalışmıştı. Ona göre ulus devletlerin amacı, insanların bedenlerini zapt edecek ve denetleyecek çeşitli teknikler geliştirmektir. Ona göre bu tekniklerde bir patlama yaşanacaktır. Biyoiktidar, yaşamın her alanına egemen olmayı hedeflemektedir.

Pandemi sonrası dünya

Pandemi sonrası dünyada başka nasıl değişimler ortaya çıkabilir? İnsanlığın durumu ne olacaktır? İnsanlar nasıl ve ne düşünecektir? Bu sorunun cevabı, insanların dünyada egemen olan kapitalist sistemi sorgulayıp sorgulamayacaklarına bağlı olacaktır. Pandemi süreci ve sonrası, biz sosyalistler için, sistemi daha kapsamlı bir şekilde sorgulamak için büyük olanaklar sunmaktadır. Örneğin, hastanelerin özelleştirilmesi nedeniyle ve yetersiz malzeme, hastane ve yeterli ölçüde sağlık personelinin olmamasından dolayı, ölüm vakalarının arttığını toplumun bilincine kazımak gerekiyor. Kapitalizmin kâr mantığı devam ettikçe, insanlığın çok daha büyük felaketlerle karşı karşıya kalacağını sürekli işlemek durumundayız. Ne yazık ki, Avrupa’da birçok insan, kapitalizmin değil, tüm insanlığın mahvolacağını düşünmektedir. Böylesi bir düşünce, reddedilebilir bir düşünce değil, ama bunun kapitalizmin yaydığı kötümserliğin bir ürünü olduğunun da altını çizmek gerekir.

Eğer pandemi sürecinde, insanlarda sistemi sorgulayacak bir bilinç ve tepki gelişmezse, şöyle bir olumsuz gelişme mümkün: Biyoiktidar ahtapot gibi toplumun bütün alanlarını egemenliği altına almaya çalışacaktır. Ne yazık ki, çoktandır eski uygarlıklar mezarlığına gömülmesi gereken kapitalist uygarlık, insanların düşünceleri üzerindeki egemenliğini hala sürdürmektedir. Dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden dizayn edebilecek konumdadır. Bir yandan “4. Sanayi Devrimi” dedikleri, yapay zekâ üzerine kurulan, dijitalize edilmiş ekonomi ve toplum kurmaya çalışılıyor. Bu amaca yönelik olarak, “ölümü gösterip sıtmayı kabul ettirmek” söylemi aracılığıyla insanlar etki altına alınıyor ve sağlık sorunlarını bahane ederek insan bedeni üzerinde denetim kurmaya çalışılıyor.

Nasıl bir alternatif?

Koronavirüs salgını, sağlık sorununu bundan sonra halkın gündemine oturtacaktır. Dolayısıyla halkın sağlığı ile ilgili talepler ileri sürmek önemlidir. Özel hastanelerin kamulaştırılması, sağlığın parasız olması, hekim ve sağlık personelinin artırılması, ilaç ve tedavi olanaklarının genişletilmesi gibi somut talepler, halkla bağ kurmak açısından önemlidir. Sosyalistler olarak ortaya çıkan olanakları iyi kullanacağımızdan emin değilim. Bunun birçok nedeni var. Dört nedene değinmekle yetineceğim.

Birincisi; ister kabul edilsin, ister edilmesin, eski sosyalizm, dünya çapında gözden düşmüştür. Bu nedenle sosyalizmin 2. versiyonuna ihtiyaç var. Daha doğrusu yeni kavramlar (Komünar Toplum, Kozmos Komün vb.) bulmak zorundayız.

İkincisi; 1980’li yıllardan sonra tüm büyük öğretilerin, ideallerin çöktüğünü ilan eden post-modern felsefeler, toplum üzerinde güçlü etki yaratmıştır.

Üçüncüsü; eskimiş olan ve gerçekliğe denk düşmeyen sosyalist görüşler, toplumda etki yaratm��yor ve destek görmüyor. Dolayısıyla hala eski görüşlerinde direnen sosyalistler olarak, ideolojik, politik ve örgütsel açıdan güçsüz durumdayız. Politik ve entel güçlerimiz, toplumu etkileyemeyecek kadar yetersizdir. Kendi temelsiz hayalleri, gerçekliğin yerine koymanın bir anlamı yoktur.

Dördüncüsü; sosyalistler olarak kapitalist sisteme karşı çok güçlü eleştiriler yapmamıza karşın, somut alternatif sunma konusunda çok yetersiz kalıyoruz.

Yeni bir uygarlık yaratılmadıkça, kapitalizmin, insanlığı böceğe çevireceğini, barbarlığa doğru gideceğini söyleyen düşünürler oldu. Bu tehlike her geçen gün daha da büyümektedir. Yaşanan ekoloji krizi ve dünya çapında virüs salgınları insanlık için sarsıcı uyarılar. İnsanlığı bu sorunların üstesinden gelmeye davet ediyor. Ne yazık ki, insanlığın büyük çoğunluğu 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren büyük bir hafız kaybı yaşamaktadır.

Kapitalist sisteme karşı, dünya çapında bir alternatif sunmadan, insanlık daha çok acılarla karşılaşacaktır. Bu nedenle artık dünya çapında planlı ve doğayı koruyacak bir üretim sistemini savunmak her zamankinden daha acil olmaktadır.

Gerçekleşmesinin on yıllar alacağını, hatta yüzyıllar alabileceğini bilmeme karşın, bir alternatif yaratmak mümkündür. Ama nasıl? Politik güç olmayı reddetmeden, verili bazı teknolojileri kullanarak, dünya çapında planlı ve ihtiyaca göre üretim yapan bir toplumsal sistemin mümkün olduğunu insanlığa göstermek olanaklıdır. Şöyle bir durumu göz önüne getirin: Yerküredeki bütün ülkelerde coğrafya koşulları, ekime uygun alanlar, nehirler, göller, hammadde kaynakları vb. üzerine bilgiler, çok büyük merkezi bir bilgisayar sisteminde toplanmış olsun, yani yerkürenin geniş bir envanteri çıkarılmış olsun. Bu bilgilere dayanan algoritmaların yardımıyla, bilgisayar sistemleri, her ülkenin koşullarını dikkate alarak, o coğrafyada doğa ile uyumlu bir üretimin nasıl olacağını, nerede neyin üretilmesi gerektiğini ortaya koyabilirler.

Bilgisayar sistemi, tüketimi bir kütüphane sistemine benzer biçimde bazı şeylerin kullanımını örgütleyen bir sistem de önerebilir. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa’da her evde bir matkap vardır, belki senede bir kez kullanılıyordur. Neden, matkap veya buna benzer aletleri ödünç veren, kütüphaneye benzer bir sistem kurulması mümkün olmasın? Aleti ödünç al, kullan ve sonra geri götür. Örneğin böylesi “malzeme kütüphaneleri” belediyeler tarafından oluşturabilir. Küçük adımlar olmadan, büyük işler başarılamaz.

Bu önerimin ütopya olduğunu söyleyenler olacaktır. Ütopyasız yaşam, zihinsel açıdan yoksul bir yaşamdır. Politik güç olmadan, bu gibi şeylerin mümkün olamayacağını düşünenler de olacaktır. Sanki politik güç havadan paraşütle inecekmiş gibi düşünülüyor. Oysa bu tür tedbirler, yaşadığımız çağda politik güç olmanın önemli araçlarından sadece biridir. Gerçekçi, insanları saracak bir ütopya olmadan politik açıdan güçlenmek mümkün görünmüyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur