Koronavirüs krizi ve AKP iktidarının çözümsüzlüğe mahkûm hamleleri

Ama koronavirüs sistemin kimyasını bozmanın ötesinde sistemi yeniden dizayn etmede kullanılan bir faktör olacak. Ancak gerçek şu: Toplumsal dayanakları eriyen, politik, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlama becerisini kaybetmeye başlayan, sistemin kurumlarını işlevsizleştiren bu dar çekirdek kadro ile yönetmenin artık imkânsız olduğu görülüyor

Koronavirüs krizi ve AKP iktidarının çözümsüzlüğe mahkûm hamleleri

Koronavirüs pandemisiyle başlayan sürecin ortaya çıkardığı toplumsal tablo ve politik algı artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının bir ön kabul haline geldiğini göstermektedir. Tayyip Erdoğan da koronavirüs sürecinden sonra dünyada çok şeyin değişeceğine dikkat çekti.

Burada temel bir sorun gündeme geliyor: Ekonomik, politik ve toplumsal gelişmeler AKP-MHP ittifakına dayanan iktidar gücünü nasıl etkileyecektir? Erdoğan’ın değişimden kastı neydi?

Erdoğan’ın merkezinde yer aldığı dar grup yönetimi hem toplumdan hem de bakanlar kurulu dahil sistemin yönetim organlarından kendilerini tamamen izole ederek teknik araçlarla devleti yönetmeye çalışmaktadır. Yani devlet kurumsal olmaktan çıkıp teknikleşti.

Koronavirüs gerekçesiyle ortaya çıkan tablonun iktidar gücünün merkezileştirilmesinin bir aracı haline getirilmeye çalışıldığı görülüyor. Tablo şu: İktidarın toplumsal dayanakları hızla zayıflıyor, kriz yönetilemiyor, devlet bürokrasisi içindeki koordinasyon önemli ölçüde zayıfladığı gibi devlet kurumlarının bir kısmının fiilen tasfiyesi sağlandı, toplumun ihtiyaçları karşılanmakta ciddi sıkıntılar oluşmaya başladı.

Peki, ne yapılmak isteniyor? Toplumsal güçlerle işbirliği içerisinde çözüm bulmak yerine sistemi olduğundan daha fazla merkezileşerek otoriter bir yapıyla dönüştürüp gücünü korumak isteyen bir iktidar var. Sorun sadece MHP-AKP ittifakına dayanan iktidarını korumak ya da cumhurbaşkanlığı sistemini ayakta tutmak değil, önümüzdeki aylarda ekonomik sorunların yaratacağı tepkinin iktidara yönelmesiyle ortaya çıkabilecek olası toplumsal hareketleri bastırmak için de ciddi bir hazırlığın yapıldığı anlaşılıyor.

Dışlayıcı süreç yönetimi

Cumhurbaşkanlığı merkezli dar bürokratik grup, süreci iyi yönetemediği gibi kriz genişliyor.

Birincisi, Sağlık Bakanlığı’nın oluşturduğu Bilim Kurulu’nun en azından koronavirüs pandemisini durdurmak için yoğun bir çaba içerisinde olduğu söylenebilir. Ancak iktidarın, Bilim Kurulu önerilerinin bir kısmını uygulamada isteksiz kaldığı ya kendine uygun bir tarzda uygulamaya çalıştığı görülüyor. Örneğin başka şehirler olmasa da İstanbul için iki haftalık sokağa çıkma yasağı kararı alınması önerisi kabul görmedi. Bunun yerine Cumartesi-Pazar günlerini kapsayan aslında ‘yarı-sokağa çıkma yasağı’ uygulanıyor diyebiliriz. Maske dağıtımı gibi basit bir mesele dahi bir krize dönüştü ve halen bütünlüklü çözülmüş değil.

Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı verilere ilişkin kuşkular hala gündemdedir. Türkiye Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yapılan uyarılar dikkate alındığında Sağlık Bakanlığı kuşkuları giderebilmiş değil. Örneğin, birçok ölüm vakasının “bulaşıcı hastalık nedeniyle” diye kayda geçip koronavirüs ölümleri arasında gösterilmediği eleştirileri karşısında Sağlık Bakanlığı hâlâ tatmin edici bir yanıt vermiş değil.

Erdoğan pik noktasına yaklaşıldığını söylüyor. Aslında süreci hızlandırarak turizm sezonuna girilmesine yönelik hazırlık yapılmasını istediği anlaşılıyor. Ancak bilim insanları önümüzdeki iki haftanın son derece ciddi olduğunu ve bu sürecin etkisini en az iki ay daha sürdüreceğini belirtiyorlar.

Sağlık Bakanlığı, yarı kamu kuruluşu sayılan, ülkenin sağlık politikalarında belki de en çok söz sahibi olacak olan TTB’yi bütünüyle sürecin dışında tutmaya çalıştı. Örneğin TTB yöneticisi hiçbir bilim insanı ‘Bilim Kurulu’na alınmadı. Böylelikle koronavirüs ile mücadeleyi iktidarın dar bürokratik kadrosunun denetiminde tutarak gelişmelerin objektif olarak kamuoyu ile paylaşılmasını engellemeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Soylu gerçekten güç kazandı mı?

İkincisi, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 11-12 Nisan’da uygulanan ilk sokağa çıkma yasağını iki saat kala duyurmasının toplumda kısa süreliğine bir kaosa yol açmasından sonra özellikle iktidar medyasının amiral gemisi Sabah gazetesinin hedefi haline geldi. Soylu’nun sorumluluğu üstlenerek istifasını açıklamasıyla iktidar içi kriz çok daha belirginleştirdi. Cumhurbaşkanı’nın istifayı kabul etmemesi ve Soylu’nun göreve devam etmesi ile AKP içerisindeki güç dengelerinin Soylu lehine döndüğü iddia edildi.

Burada birkaç nokta önemli. Soylu’nun istifasına Erdoğan karşı çıkmadı ve bence kabul de ederdi. Ancak Bahçeli’nin acil koduyla devreye girip Erdoğan’ı arayarak Soylu’nun görevine devam etmesini istemesi, aslında dolaylı talimatı ile Erdoğan, Soylu’nun istifasını reddetti. Peki, Soylu’nun AKP içerisinde politik etki gücü arttı mı ve dengeyi belirleyecek bir güce ulaştı mı? Böylesi bir durumun pek mümkün olmadığını ve Soylu’nun İçişleri Bakanı olarak kalsa da birçok kararda saf dışı tutulacağını düşünüyorum. Örneğin, Saray’ın dar bürokratik ekibi henüz 23-26 Nisan arası için sokağa çıkma yasağı kararını açıklamadan önce sosyal medya hesaplarında bu karar ilişkin açıklamalar geldi. Emniyet Genel Müdürlüğü hemen şöyle bir açıklama yaptı: “Bugün bir kısım sosyal medya hesaplarından İçi��leri Bakanlığı’nca önümüzdeki 23-24-25-26 Nisan ve 1-2-3 Mayıs tarihleri için sokağa çıkma yasağı uygulanacağına ilişkin iddialarda bulunulmuştur. Söz konusu iddialar kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır…. Bu asılsız iddialarda bulunanlar hakkında gerekli tahkikatlar başlamıştır.”

İlginçtir, EGM’nin bu açıklamasının hemen ardından Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenen tarihler arasında sokağa çıkma kararı açıklandı. Burada ilk akla gelen soru şu: EGM, bu iddiaları ileri sürenler hakkında hukuki soruşturmaya devam ediyor mu? Yoksa ters köşe olup ‘tahkikatı’ durdurdu mu? İkinci nokta ise Soylu’nun Saray’ın bu kararından haberdar olmadığı anlaşılıyor. Yani saf dışı edildi. Soylu istifa krizi ile 1-0 öne geçmişti. Sarayın etkili hamlesiyle 1-1 eşitlik sağlandı. Ancak, verilen mesaj çok açık ve net: Bahçeli’ye özel teşekkür eden Soylu’nun sanıldığı gibi AKP içerisindeki politik etki alanı genişlemedi, buna izin verilmez/verilmeyecek ve ilk fırsatta görevinde alınıp etkisizleştirilecek. Böylelikle “istifa edilmez, görevden alınır” mesajı her bakana ve bürokrata bir kez daha hatırlatılmış olunacak.

Belediyelere yönelik hamleler

Üçüncüsü, Kendi iç kriziyle sorunlar yaşamaya başlayan iktidarın en büyük hamlesi, CHP’nin elinde olan ve Türkiye nüfusunun %54’ünün yaşadığı kentleri yöneten 11 büyükşehir belediyesini bütünüyle sürecin dışında tutmak ve yok hükmünde saymak gibi bir planı uygulamaya koyması oldu. Ancak, CHP’li belediyelerin beklenilenden daha güçlü bir şekilde sürece dahil olmaları ve inisiyatif almaları dar bürokratik aygıtın planlarını bozdu. Hatta ilk dönemler sürecin gerisinde kaldılar. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlarının sık sık kamuoyuna açıklama yaparak gerekli önlemleri aldıklarını belirtmeleri, hatta hükümete öneriler sunmaları, toplumun taleplerini karşılamaya başlamaları iktidarın etkisizleştirme planını boşa çıkarttı. AKP-MHP iktidar gücü bu kez, devletin yerel örgütleri olan ve temsili yetkisi oldukça yüksek olan belediyelerin yardım çalışmalarını engelledi. Bağış yapılan hesaplarına el koydu. Devletin yerel kurumları olan belediyelerin halka yardım çalışmalarını engellemeye çalıştılar. Ancak bu hamlelerin tamamı iktidarın hanesine negatif puan olarak yazıldı. Anketlerde söz konusu belediyelerin çalışmalarının halk tarafından kabul gördüğü ve desteklendiği anlaşılıyor.

Saraylara kapanmış dar bürokratik kadro, bu kez CHP belediyelerini ‘paralel devlet’ kurmakla itham ederek FETÖ’ye benzetti. Yani CHP belediye başkanlarını ‘terörist’ ilan etti. Aslında ‘terör örgütü’ kapsam alanına alınan CHP’nin kendisidir. Eğer koronavirüs pandemisi bir süre daha devam ederse, 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı alınan önlemlerde olduğu gibi iktidarın bu kez de hem CHP’li büyükşehir belediyelerine kayyum atanması her an gündeme gelebilir hem de belediye başkanları ‘terörist faaliyetlerden’, CHP de ‘terör örgütü’ olmaktan yargılanabilir. İktidarın attığı adımın bir sonrasında bu belirttiklerimizin olması ciddi bir olasılıktır ve küçümsenmemelidir.

Ekonomik ve toplumsal maliyet

Dördüncüsü, Saray’a kapanmış dar iktidar gücünü bekleyen belki de en önemli risklerden biri ekonomik sorunların toplumsal bir tepkiye dönüşmesidir. Sarayın en etkili bürokratlarından İbrahim Kalın, iki hafta sokağa çıkma yasağının uygulanmamasını “Bunun ekonomiye maliyeti çok daha ağır olurdu. Bunun toplumsal hayata, insan psikolojisine de maliyeti farklı şekillerde olurdu” cümleleriyle açıkladı. Kalın şunu söylemek istedi: Sokağa çıkma yasağı gerekirdi. Ancak bu durum kırılgan olan ve ciddi sorunlar yaşayan ekonomimizi çok daha ciddi düzeyde etkiler, biz altından kalkamayız.

Devlet, toplumun ekonomik ve gündelik yaşamda zorunlu ihtiyaçlarına taleplerini karşılayamıyor. Büyük, orta ve küçük işletmeler, işçilerin büyük bir kısmını ‘ücretsiz izne’ gönderdi. Bunun karşılığı devlet günlük 39 TL 24 krş yani aylık 1170 TL ödeme yapacak. Gelişmiş ülkelerin koronavirüs ile mücadelede toplumsal destek için ayırdıkları miktarların yanında Türkiye’nin ayırdığı miktar ciddiye alınmayacak düzeydedir. Örneğin nüfusumuzun hemen hemen eşit olduğu Almanya’da ayrılan miktar yaklaşık 600 milyar avro, Türkiye’nin ayırdığı miktar ise yaklaşık 15 milyar avro.

Açık olan şu: İktidar, halkın en azından kendi gündelik yaşamını yürütebileceği ekonomik desteğin verilmesi konusunda güven verici bir strateji izleyemiyor. Günlük 39,24 TL ile bir ailenin geçinmesinin mümkün olmayacağını bilmesi gereken Saray’ın dar bürokrat kadrosu, çözüm üretmek yerine, istikrarsızlaşan iktidarı ayakta tutmak için bürokratik saldırı hamleleri üzerinde çalışıyor.

Sürprizler sürprizleri doğuracak

Beşincisi, toplumsal dinamiklerinin zayıfladığını gören iktidar, çözüm üretmek yerine iktidarı elde tutmanın yeni yolları üzerine kafa yoruyor. Bu karmaşa içinde koronavirüs gerekçesiyle hazırlanan infaz yasasında, Erdoğan’a hakaret eden, AKP’lileri tehdit eden, adeta meydan okuyan Alaattin Çakıcı’nın tahliyesi, yukarıda saydığımız süreçle doğrudan ilişkilidir. Erdoğan’ın daha önce kesinlikle karşı çıktığı Çakıcı’nın tahliyesine onay vermesinin, Bahçeli üzerinden (gelecek için) yapılan bir anlaşma olduğu görülüyor. Erdoğan’ın kol kanat gerdiği Sedat Peker, Balkanların yolunu tutarken, cezaevinde olan Alaattin Çakıcı dışarı çıktı. Devletin Çakıcı’ya yeni görevler vermesi gündeme gelebilir mi? Burası Türkiye, her şey olabilir.

Dar Saray kadrosunun hedefinde olanlarla Çakıcı’nın hedefine girecek olanlar aynı kişiler olabilir mi? Çakıcı diyetini böyle mi öder? Bilinmez. Ama koronavirüs sistemin kimyasını bozmanın ötesinde sistemi yeniden dizayn etmede kullanılan bir faktör olacak.

Ancak gerçek şu: Toplumsal dayanakları eriyen, politik, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlama becerisini kaybetmeye başlayan, sistemin kurumlarını işlevsizleştiren bu dar çekirdek kadro ile yönetmenin artık imkânsız olduğu görülüyor.

Peki, muhalefet ne yapacak? Nasıl bir yol izleyecek? Sorunların toplumsal çözümü açısından belirleyici faktör muhalefetin belirleyeceği stratejidir. Önümüzdeki süreçte herkesi ciddi politik sürprizler bekliyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur