Bir havuz problemi olarak korona tartışmaları

Eleştireceğiz, tartışacağız, tartışılacağız; ama mutlaka ve mutlaka bu tartışmalardan bir enerji doğurup işçi ve emekçilerin tarlasına akacağız; yoksa her şey boşa gider

Bir havuz problemi olarak korona tartışmaları

Yazmanın anlamı üzerine düşünmek zorunda olduğumuz bir zamandayız.

Yazılarımız depremler yaratmıyor, dünyayı altüst etmiyor, edemez. Her biri bir teklif, bir tartışma imkânı, “bizim tarafın” büyük forum alanında bir şekilde anlamlı bir “harekât planına” dönüşmesi umulan, kolektif çabayla zenginleşip kristalize olması beklenen arayış notları. Bu bağlamın ötesinde tuzu kuru bir mevkiden verilen fetvalar olamaz yazılarımız. Kendini, grubunu vs. kendi yazdıklarıyla bağlı görmeyen, “başkalarına” yol gösteren, sözü dinlenmeyince de yalnızca başkalarına verip veriştiren tutumlar en hafif -ve moda- tabirle “etik değildir”.

Bizim tarafta uçuk kaçık, yavan, laf olsun diye yazılıp söylenen lakırdılar yok mu? Sürüsüne bereket. Belki bu yazıyı da böyle niteleyenler çıkabilir, kimseye bir şey diyemeyiz. Katılalım katılmayalım, saçma veya anlamlı bulalım, solda edilen kelamı anlamlı bir bağlama oturtma çabasını ihmal edemeyiz. (Hatırlatmaya gerek yok, bu yazının bağlamı ya da “gizli öznesi” korona tartışmalarıdır.)

Karşı taraftan öğreneceğimiz şeyler bile olabilir bu bahiste. Örneğin Fikret Bila ne yazar, neden yazar, kim okur yazdıklarını, ne öğrenir? İlk bakışta bir muamma ya da anlamsızlık gibi görünür böyle bir yazarın varlığı. Oysa hiç de öyle değildir. Fikret Bila, şimdilerde örselense de Kemalist merkezin -hatta militan ulusalcılığa pek savrulmayan pozisyonuyla Kemalizm’in de merkezinin- sözcülerinden biridir Türk devlet geleneğinde. Bilmemkaç nolu MGK Bildirisi kıvamında yazılar yazar; renksiz, soluk, bürokratik. Ve neredeyse elli yıldır yazar. Neden? Nasıl!? Çünkü devlet geleneği, resmi ideoloji-ler, sözcülerinin yetenek-yeteneksizliğinden bağımsız sonsuuuz bir tekrarla etkili olur ezilenlerin ruhunda ve zihninde: Fikret Bilaları yaratan ve yaşatan “ideolojik düzeneğin” zembereği böyle işler. Onlar burjuvazinin şu veya bu fraksiyonunun organik (ya da geleneksel) aydınlarıdır ve böyle olmaları da yeterlidir “varoluşları” için, pek fazla yeteneğe ihtiyaçları yoktur.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin halihazırda etkili ve güçlü bir organik aydınlar tabakasına sahip olduğu tartışma götürür. Fakat sınıfsal dayanaklarımızla etkili ve sistematik rezonanstan yoksun olsak da, bizim de 50-100 yıllık mücadele birikiminden süzülen örgütlerimiz ve aydınlarımız var. Bunu yok sayamayız ve bu varlığı işçi sınıfının organik aydınları (ve örgütleri) katına yükseltmek, hapsolduğumuz cendereyi kırmak için bizatihi mevcut birikimi değerlendirmekten vazgeçemeyiz.

Evet her tarafı yazı çizi kapladı ve bu enflasyon içinde bir samimiyet ya da hakikilik buhranının kokusunu almamak mümkün değil. Fakat hikâye bundan ibaret değil, başka sözcüklerle iki yönlü işleyen bir dinamikten söz etmek mümkün. Evet, hakikilik ve samimiyeti tartışılır hale gelen bir söylem, yazı(n) vs. inandırıcılık erozyonuna uğrar, fazlasıyla “profesyonelleşir”, “mesleğe” dönüşebilir; bizatihi kendi iddiasını/savunduklarını yıkıma uğratabilir. Öte yandan böyleleri de dahil, “sol havuzda” toplanan yekûn, içinde debelendiğimiz cangılda “bizim taraf” olarak mevzilenen bir varlığı açığa çıkarır; yani anlamsız olanın da bir anlamı vardır bu bağlamda. Ötesi esaslı tartışmalar ve berraklaşma sorunudur: Samimiyetsiz, yanlış vs. olan da, doğrunun kendini ifade etmesi ve yanlışla mücadele içinde galebe çalması için bir imkandır aslında. Bir diğer imkân ve vazgeçilemeyecek yönelim ise; sol havuzun/habitatın ya da “tohumun”, ekileceği “tarla” ile buluşmasıdır. Kapalı devre tartışma değil, gerçek hareketin içinde, hem fikirleri arındırıp güçlendiren hem de gerçek ihtiyaçlarla, emekçilerin sancı ve özlemleri ile buluşmayı gözeten, eyleme/örgüte sinen bir tartışma: Eyleyerek tartışmak, tartışarak eylemek, devrimci praxisi böylesi bir yönelimle inşaya girişmek; devrimci tutumun zembereği böyle işler.

Ve böylesi bir tarzın önünde epeyce ideolojik çer çöp birikmiş haldedir.

Nihilist toptancılık, moda hale gelen sol küçümsemesi -ki, kendi kısırlığımızla epeyce zemin sunarız buna-, sözde özgün özde boş teneke laf cambazlığı, “la oğlum bi şey çıkmaz oralardan” lakayıtlığı ne önerir bize ve ezilenlere? Hiçbir şey! “Başka türlü bir şey benim istediğim.” Peki ne? “İşte onu biz de bilmiyoruz.” Modern alıklığın, çokbilmiş cehaletin alameti farikasına dönen bu cafcaflı kuru gürültüler boş teneke misali epeyce ses çıkarır ama, solun bugünkü krizinin de aşağısında bir teslimiyetin, dekadansın dile gelmesinden öte anlam taşımaz ne yazık ki: “Parıldayan her şey altın değildir.” Orta sınıf duyarlılıklardan, “iç sıkıntısından”, hiçbir şeyleri beğenememekten, ne istediğini bilememekten beslenen bu tavır gelir bazı sorulara takılır: Çöpünüzü toplayan temizlik işçisi Mehmet’e, koronalı akrabanızı tedavi eden hemşire Sevim’e, evladının cenazesini postadan alan Kürt anaya, bildiği, öğrendiği ezberi olanca samimiyetiyle tekrarlayan ve fakat tıkanıp kalan militan Cemil’e ne söyler, nasıl bir çıkış yolu önerir orta sınıfımızın parıltılı memnuniyetsizliği? Ya da kendi can sıkıntısı -yani kendisi- dışında bir gündemi var mıdır bu “erdemli öfkenin”, arogant memnuniyetsizliğin? Peki ya devrimci militan, “la oğlum küçük burjuvalar işte” küçümsemesi ile; sözde küçümsediklerinin esnekliği, kıvraklığı, şehirliliği, iyi kötü entelektüel ve sosyal becerileri karşısında kendini kaba saba, “geri kalmış” hissetme arasında salınarak üstesinden gelebilir mi bu dilemmanın?

Bu soruları burada bırakarak asıl konumuza dönelim.

Sınıfların maddi varlıklarının yanı sıra -onunla bir bütün oluşturan- bir de ideolojik, ahlaki, entelektüel, manevi “havuzları” vardır. Burjuvazinin ideolojik havuzu eylemsizlik ve tutuculuk ekseninde şekillenir. En yenilikçi halinde dahi tepeden tırnağa savunmacı ve tutucudur: Mevcut mülkiyet ve egemenlik ilişkileri değişmemeli, sürdürülmelidir. Bunun için gerekiyorsa “devrimci” de olunur dinci de, esnemenin, “yenilikçiliğin”, “hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin” sınırı yoktur bu havuzda.

İşçi ve ezilenlerin ideolojik havuzu ise, kelimenin retorik değil gerçek anlamında devrimci olmak zorundadır. Ezilenlerin sınıfsal/fiziksel varlığıyla birlikte doğayı ve tüm yaşam formlarını yıkıma uğratan ve yıkımı her dönemde “çağın gereği” diye pazarlayan sömürü-zulüm düzeneğine karşı tepeden tırnağa eleştirel-devrimci olmak zorundadır; salt yıkıcılıkla değil yeni bir hayat önermedeki yaratıcılığıyla da. Salt teoride değil, yıkan ve kuran eyleme işleyen hayatiyetiyle de. Özgür ve sömürüsüz bir dünya idealine/ilkesine ve bu ilkeden köklenen etik, politik, ideolojik gerekliliklere bağlı olmak koşuluyla; sürekli bir arayış, yenilenme, kendini yıkıp yeniden kurma, eleştiri ve tartışma, dünkü birikimini içerip aşma, kesilip atılacak olanın ardından ağıt yakmama ve mutlaka ama mutlaka ezilenlerin eyleminde maddi bir kuvvete dönüşme saiklerini gözeterek hayat veren bir kaynak olabilir ezilenlerin “ideolojik havuzu”. Bu sonuncu etkeni/koşulu ihmal ederseniz, o havuzdaki en değerli birikimler dahi kapalı devre bir sistemde çürür gider. Başka sözcüklerle burjuvazinin ideolojik havuzu suyun önüne set örebildiği oranda -kendi sınıfsal misyonu bağlamında- başarılıdır; işçi ve ezilenlerin ideolojik havuzu ise gürüldeyip akabildiği oranda. Ne demektir akmak? Tıkanmış, kurumaya, kokuşmaya yüz tutmuş bir su yalağı olmaktan çıkıp, işçi ve ezilenlerin tarlasına bereket taşıyan, gürül gürül çağıldayan bir kaynak olabilmek demektir. Bu akış bir kez başladığında o havuzdaki saçma, yanlış vs. yekûn dahi bir anlam ifade etmeye başlar; Dühring’cilik diye bir akım olmaz ama, Anti-Dühring’in (Engels) açtığı yol sürer gider. Başka sözcüklerle Eugen Dühringler “zabıta kuvvetiyle” çıkarılamaz sol havuzdan, ideolojik mücadeleyle aşılır; ve sol havuz denilen şey, tüm bu çelişkili, mücadele halindeki, eleştirel ve özgürlükçü yapısıyla bir yekûn, anlamlı bir varlık oluşturur.

Özetlersek, kapalı devre bir sol camiada en değerli fikirler bile çürümenin parçası olabilirken; problematiklerini eylemin sorunlarından, ezilenlerin acı ve özlemlerinden, bu dünyanın tıkanışı ve “ütopyanın güncelliğinden” devşiren ve dönüp hayata etki etmeyi temel mesele edinen bir praksiste yanlışın da bir değeri/anlamı/işlevi vardır.

Nihilist toptancılığın, kısır dogmatizmin, sözde keskin özde teslimiyetçi retorik solculuğunun pozisyonlarından hareketle yanlışla doğru, tutuculukla sancılı arayış aynı çuvala doldurulup reddedilemez. Reddedilebilir tabii, kimsenin elini tutamayız; sadece bu inkârcı “reddiye” devrimci sonuçlar üretmez, işçi ve ezilenlerin yaralı parmağına işemekten dahi acizdir bu kifayetsiz kibir.

“Bir sürü saçmalık dolaşıyor ortalıkta.” Doğru. “Laf çok, icraat yok?” Biraz doğru, biraz yanlış. Sözün eylemi aştığı bir devirdeyiz doğru, ama eylemeye çalışanları nasıl yok sayarız?! Vs. vb. vb…

Ayağını yere sağlam basanlar bu tumturaklı lakırdılara metelik vermez!

Bu vahşi cangılda itile kakıla ya da beceriksizliklerimizle, yetmezliklerimizle bir köşeye sıkışmış havuzumuzun bir anlamı vardır. Doğrusu yanlışıyla, saçmalığı parıltısıyla bir yekûn olarak bizim tarafın anlamını yerli yerine oturtabilmek yapılacak ilk iştir; tabii ki hastalıklı, tutucu bir tatminden, züğürt tesellisinden uzak durarak. Bu anlamı yerli yerine oturtabilmek için belki de en iyi yol yokluğunu düşünmektir; örneğin Afganistan’da ya da Norveç’te devrimci sosyalizme yol açmayı tahayyül etmektir.

Onu eleştirip aşmayı bilmeyenler gibi birikimlerine sahip çıkmayı bilmeyenler de ilerleyemezler devrim yolunda; tıpkı gözünü olumsuzluklardan ayıramayıp imkanları göremeyenler gibi.

O halde eleştireceğiz, tartışacağız, tartışılacağız; ama mutlaka ve mutlaka bu tartışmalardan bir enerji doğurup işçi ve emekçilerin tarlasına akacağız; yoksa her şey boşa gider!

Evet fena halde dağınık bir görünüm arz ediyoruz. İşçi emekçilerin sancılar içinde kıvrandığı bir dönemde etkili olamıyoruz. Karşıdan bakıldığında hepimiz aynı havuzun içinde olsak da, yanıbaşımızdaki su damlacığından habersiziz, küçük dükkanlarımızı çekip çevirmekle meşgulüz. Ortak bir tartışma platformumuz yok, zaman zaman başvurduğumuz kısır polemiklerin ötesine geçen verimli tartışmalar yürütemiyoruz. Halimiz ahvalimiz “çıkmaz oralardan bir şey” diye burun kıvıranları neredeyse haklı çıkaracak. Hak ediyor muyuz bu insafsız yargıları? Özellikle de memleket çapsız bir diktatörlüğün elinde inim inim inlerken? Bu muyuz? Olduğumuz şeyden mi ibaretiz? Durumumuzu kanıksayarak mı devam edeceğiz yola? Edebilir miyiz?..

Madem birikimlerimizden söz ediyoruz, bir tanesini hatırlayarak noktalayalım bu bahsi.

1960’ların YÖN dergisi Türkiye’de benzeri olmayan bir entelektüel platform olarak çıktı sahneye. Evet YÖN’de ideolojik hegemonya Doğan Avcıoğlu liderliğindeki burjuva sosyalizminin elindeydi. Ama Türkiye ve Kürdistan’ın seçkin aydın birikiminin esaslı bir problematik (Memleketin kurtuluşu nasıl, hangi yoldan olacak?) etrafında üretimde bulunduğu, esaslı tartışmalar yürüttüğü ortak bir platform olmayı başardı. Kuşkusuz duru gökte çakan şimşek değildir YÖN, 1950’lerden itibaren hızlanan sosyal-sınıfsal mobilizasyonun, emekçilerin uyanış ve arayışlarının ve dünya çapında devrimci hareketlerin güçlendiği bir dönemin ürünüdür; ve kendini var eden toplumsal hareketlere yanıt olma arayışıyla karakterizedir. YÖN’ün parçalanıp sahneden çekilmesi kaçınılmazdı, fakat rolünü oynayarak nihayetlendiğini söylemek de yanlış olmaz. O zengin ve ortak tartışma platformunu ile hem işçi, emekçi, gençlik hareketleri karşılıklı etkileşim halinde oldu hem de aynı zeminden 71 devrimciliği (Mahir-Deniz-İbo) doğdu. (Kuşkusuz YÖN’ün hegemonik burjuva sosyalizmi çizgisini sürdürerek değil, onunla hesaplaşıp kopuşularak ya da ondan sınırlı izler taşıyarak.)

Bugün de işçi, emekçiler, ezilenler, tüm dünya sancılar içinde kıvranıyor ve belki de bu sancının nesnel tezahürü olarak herkes kaleme sarıldı, hemen herkes teorik, pratik, örgütsel arayışlar içinde. Ve belki de bu sancılı kıvranış, kendi sosyalist YÖN’lerimizi inşa etmek, ortak ve verimli tartışma gündemleri, platformları yaratmak, hepsinden önemlisi de bu işleri ezilenlerin öfke ve özlemleriyle hemhal olarak gerçekleştirebilmek zorunluluğunu önümüze koyuyor.