Beni virüs değil, senin düzenin öldürür*

Fıtratında dini gericilik, önceliklerinin ilk sırasında sermaye çıkarı olan, liyakati değil biatı şiar edinmiş kadrolardan oluşan bir iktidarın toplumu korumada başarılı olma ihtimali bulunamaz

Beni virüs değil, senin düzenin öldürür*

Olağanüstü günler yaşıyoruz!

Fazlasıyla bilimkurgu, biraz fantastik bir film izliyormuşuz gibi. Göremediğimiz ama varlığını bildiğimiz bir “düşman” tüm dünyayı avucunun içine aldı, korkudan titretiyor. Sadece insanlar arası sosyal hayat değil titreyen, kapitalist dünyanın siyasi, ekonomik, kültürel, ideolojik, örgütsel (artık ne varsa sahip olduğu) her şey titriyor.

Kapitalist dünyanın savaş gibi, borsa çöküşü gibi, deprem gibi ezberlerinin dışında bir sorunla karşılaştığında foyasının nasıl da döküldüğü görüldü.[1] Ancak bu dünyanın egemenleri, “bela”nın bir şekilde bertaraf edileceği beklentisi ile sonrasına da gözlerini dikmiş durumda. Bunun açık ifadesi Erdoğan’ın mesajında bulunabilir: “Dünya bu salgın hastalığın ardından hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı yepyeni bir küresel, siyasi, ekonomik, sosyal sistemin inşa edileceği bir döneme doğru gitmektedir.”

Diğer taraftan azımsanmayacak bir çoğunluğun evlerine kapandığı bu dönemde fütüristtik denemelere her cenahtan önemli katkılar sunulacağı şimdiden görülebiliyor. Bunların ileride çok faydalı olacağı da aşikâr. Ancak her şeyden önce sanırım asıl odaklanılması gereken yer, şu an; bugünkü “kriz”in içinden nasıl çıkılacağı ve bu çıkış planının “yarın”ı nasıl şekillendireceği.

İlk kayda geçmesi gereken; kapitalist sistemin işleyişinin, onun yönetim mekanizmalarının, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlarının Korona adı verilen virüsün, bir küresel salgın (pandemi) haline gelmesindeki suçu, sorumluluğu tarihe kazınması ve geleceğe aktarılması kazınması gereken bir olgu elbette. Ülkemizde ise bu virüsten daha tehlikeli bir iktidar mevcut: Saray/AKP iktidarı.

Çin’de virüse bağlı yeni bir salgının çıktığına dair haberler Aralık 2019’da (hatta Kasım diyenler bile mevcut) yayılmaya başladı. Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart gibi geç bir tarihte Koronavirüs salgınını pandemi ilan ederken, Türkiye’de de ilk ölüm aynı tarihte Sağlık Bakanı tarafından açıklanıyordu.[2]

Pekiyi, bizim Saray/AKP iktidarı bu üç ay boyunca ne yapıyordu? Üstelik Saray Rejimine geçişi; “karar alma sürecinin kısalacağı, her gelişmeye hızlıca karar alınarak müdahale edileceği” sözleriyle ikna etmeye çalışmamışlar mıydı, milleti? Tüm bu zaman dilimi boyunca Suriye ile, Libya ile, Putin ve Trump ile, mültecilerin Avrupa’ya şantaj malzemesi olarak sınıra yığılmasıyla uğraştılar[3] ve daha da önemlisi bunları halkın gündemine dayattılar. Ne hazırlık yaptılar ne önlem aldılar ne de halkın bu konuda bilgilendirilmesini, bilinçlendirilmesini sağladılar.

Mart ayında alınmaya çalışılan önlemlerin (uluslararası uçuşların durdurulması, şehirlerarası trafiğin kısıtlanması, 65 yaş üstündekilerin yalıtılması, sağlık çalışanlarına korunma malzemelerinin dağıtılması gibi) aslında Ocak ayında alınması gerekiyordu.

Saray/AKP iktidarı bu üç ay içinde yapmadıklarından sorumludur, suçludur!

Pekiyi, ya son bir ay içinde yapılanlar daha doğrusu yapılmayanlar! Onlarca örnek verilebilir, bir iki tanesi yeterli olacaktır; tabii baş sorumlu Erdoğan’dan. Korona krizine karşı alınan önlemleri açıkladığı 18 Mart’taki konuşmasında da (önlem paketinin adı da “Ekonomik İstikrar Kalkanı” idi) “konutlarda kredilendirilebilir miktarını yüzde 80’den yüzde 90’a çıkartılacağı asgari peşinatın yüzde 10’a düşürüleceği” müjdesini vermişti. Salgın bütün dünyaya/ülkeye yayılmışken hala konut sattırmak peşinde olan bir “dünya lideri”.

O güne kadarkilerle birlikte toplamda 92 kişinin öldüğünü açıkladığı 27 Mart günü ise Erdoğan, “Üretimin ve ihracatın devamı en önemli önceliğimiz” diyordu! Yani “en önemli önceliğimiz halkın sağlığı ve toplum çıkarıdır” demiyor, “üretim ve ihracat” diyordu.

Saçmalığı, plansızlığı ve yetersizliği daha net kanıtlayan bir örnek daha. 18 Mart’ta “İç havayolu taşımacılığında 3 ay süreyle KDV oranını yüzde 18’den yüzde 1’e” indiren Erdoğan, 27 Mart’ta “şehirlerarası seyahatleri valilik iznine bağladı”. 9 gün önce teşvik edilen seyahatler, bugün artık yasak.

Ocak ayında alınması gereken önlemler iş işten geçtikten sonra Mart ayında yürürlüğe kondu. Oysa Mart ayında yapılması gereken (hala geç değil) ilk olarak; yaygın test yapmak, pozitif çıkanları yalıtma/tedavi/terapi süreçlerine almaktı. Erdoğan çalışmaya devam eden milyonlarca işçiye ücretli izin, işsiz kalanlara geçim ödeneği vermek, halkın açlık ve yoksullukla boğuşmasını önlemek yerine muhalif belediyelerden HDP’li olanlara kayyum atamak, CHP’li olanların bağış toplamasını engellemek ve halka nereye gideceği belli olmayan bir kaynak için bağış çağrısı yapmakla meşgul oldu.[4]

Saray/AKP iktidarı, korona salgı ile mücadelede yetersizdir, beceriksizdir, akılsızdır!

Tersi de beklenemez. Çünkü fıtratında dini gericilik, önceliklerinin ilk sırasında sermaye çıkarı olan, liyakati değil biatı şiar edinmiş kadrolardan oluşan bir iktidarın/örgütün toplumu korumada başarılı olma ihtimali dahi bulunamaz.

Tüm bunlara rağmen bir başarı hikayesi yazmaya çalışması (hatta kısmen bunda başarılı olması) ise tamamen muhalefetin (her türlüsünden) sorumluluğu, daha doğrusu sorumsuzluğundan kaynaklanmaktadır.

Olağanüstü koşullar, olağana alışmış insanlarla, onların olağan refleksleri, olağan kaygıları ve algılarıyla yönetilemiyor! Kılıçdaroğlu’ndan, Akşener’den haber var mı? Herkesin yapabileceği, zaten herkesin aklına gelen sıradan önlem maddeleri yayınlamak yetmez. Akılda kalan, Kılıçdaroğlu’nun “sokağa çıkma yasağı”[5] önerisi ile Akşenir’in “Korona ile mücadele ederken ölen sağlık çalışanlarının şehit ilan edilmesi” önerisi oldu.

Özellikle CHP’nin yapmadığı ancak yapabileceği onlarca iş varken neredeyse hiçbirini yapmamış, yaptığı sınırlı işlerde de geç ve eksik kalmıştır. Açıktır ki bu tür durumlarda “başarılı olmak” için örgütlü olmaya ve toplumcu bir ideolojiye, özverili bir tutuma sahip olmaya ihtiyaç vardır. Sosyal demokrat olmayı sözde “önkoşul” sayan, Türkiye’nin nerdeyse tamamında parti örgütleri bulunan hatta son yerel seçimde 11 büyükşehir, 10 il ve 191 ilçe belediyesinin koltuğuna oturan CHP bu sahip olduklarıyla ne yapmıştır? “Halkçı Belediyecilik” sloganı ile yüzbinlerce broşür dağıtan CHP, başta İstanbul olmak üzere sahip olduğu belediye olanaklarını bu üç ayda nasıl kullanmıştır/kullandırmıştır? Bu arada İmamoğlu TV ekranı dışında var mı? Transfer ettikleri eski MHP’li Mansur Yavaş, ilk önce CHP’lilere sonra bütün belediye başkanlarına sosyal belediyecilik dersi vermektedir.

Açıktır ki son üç ayda yaşadıklarımız, daha doğrusu bizlere yaşattırdıkları felaketler, ülkemizde toplumcu, halkın bağımsız çıkarlarını önceleyen, iktidar perspektifine sahip bir siyasi hareket kaçınılmazlığını bir kez daha göstermektedir. Böylesi bir siyasi hareket ne düzen partilerinin temsil ettiği ideolojilerle ne de örgütleri/şahısları ile mümkündür. Ancak sosyalist bir ideolojiyle ve ancak devrimcilerin “öncülüğünde” olmak zorundadır.[6] Devrimcilerin öncülüğünde ama onlardan ibaret olmayan bir “hareket” ancak Türkiye halkları adına; bu felaketten çıkı�� için zorunlu olan bilimsel ve politik doğruları gösterebilir ve Türkiye halklarıyla birlikte gerçek bir dayanışmayı örgütleyebilir.

Fakat ne yazık ki kabul etmek gerekir ki, Türkiye solu bu nesnel zorunluluğa kendi öznelliğini “dayatmaktadır”. Ama kişisel, örgütsel korunmadan/kaygıdan/ataletten silkinip “halk için, halkla birlikte” diyebilmek hala çok geç değil.

Türkiye’nin devrimcileri, ilericileri, demokratları bunu daha önce de yaptılar. “Taksim Dayanışması” örneği geçmişte kalmış bir model değil. Pekâlâ, benzer bir yapı “Koronaya ve Saray’a Karşı Dayanışma” çerçevesinde kurulabilir/kurulmalıdır.

-Dayanışma ağları tek bir merkezden, işleyen bir organizasyonla, il/ilçe/mahalle/sokak/ev biçiminde örgütlenebilir.

-Mevcut tüm bilgi aktarma ve haberleşme ağları, örgütlenme, emeğin haklarının, işçi sınıfının çıkarlarının korunması ve dayanışma için sanal alemdeki tüm kanallar kullanılarak enterkonnekte bir işleyişe kavuşturulabilir.

-Üretim sürecek, çarklar dönmeye devam edecek diyerek gelecek kaygısı içinde çalışmayı sürdüren halktan para isteyen Saray iktidarına karşı zorunlu olmayan işkollarındaki çalışanların üretimi durdurarak salgından korunmasını; halkın geçiminin garanti altına alınmasını sağlayacak bir seferberlik yaratılabilir.

-Her şeyden önemlisi fıtratında dini gericilik, önceliklerinin ilk sırasında sermaye çıkarı olan, liyakati değil biatı şiar edinmiş kadrolardan oluşan Saray/AKP iktidarının karşına; kitabında sosyalizm, önceliklerinin ilk sırasında halk çıkarı olan, devrimci kadrolardan oluşmuş bir siyasi hareket dikilebilir.

Önce kendini değil halkı korumayı önceleyen bir devrimci adanmışlık ve bu koşullar altında da yaratılabilecek bir devrimci militanlık mümkündür.

Halk için halk ile birlikte…

Dipnotlar:

* “İşçiyim. TIR şoförüyüm. Çalışmasam ekmek yok. Ha senin lafınla evde kalarak açlıktan ölmüşüz ya da virüsten. Ama beni bu virüs öldürmez, senin düzenin öldürür” diyen Hataylı TIR şoförü hakkında halkı kin ve düşmanlığa tahrik, kanunlara uymamaya teşvik suçlamasıyla adli işlem başlatıldı.

[1] Dünya son dönemlerde buna benzer SARS, MERS, Domuz Gribi gibi salgınlar görmüş olmasına rağmen hiçbiri Korona kadar hızlı ve yaygın bir etkide bulunmamıştı. 19181920 yılları arasındaki 100 milyona yakın insanın öldüğü hatta Mustafa Kemal’in bir süre bu hastalık nedeniyle tedavi gördüğü İspanyol gribi sayılmazsa.

[2] Virüsün yayılma seyrinin bütün dünyada aynı olduğu, nüfusun üçte ikisine (Türkiye nüfusuna oranlarsak) yaklaşık 55 milyon bir şekilde değeceği, değdiklerinin yüzde 20’sinin (yaklaşık 11 milyon) hastalanma ihtimali olduğu, bunların yüzde 80’inin hafif (8,8 milyon), yaklaşık yüzde 15’inin ağır (1,65 milyon), yüzde 5’inin çok ağır (550 bin) hastalanacağı ve yüzde 3’ünün (330 bin) ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacağının istatistik bir değer olarak karşımızda duruyor.

[3] Son bir ayda mülteciler konusunda ne Saray’dan ne İçişleri Bakanı’ndan ne de Sağlık Bakanı’ndan bir açıklama gelmedi.

[4] 50 bin lira maaşı olan Erdoğan, 7 maaşını bağışlamış. Acaba Erdoğan, aldığı maaşı nerelere harcıyordur da mağduriyet yaşayacaktır? Bakkaldan ekmek almayan, mağazadan atlet almayan, doğalgaz faturası ödemeyen Erdoğan neden maaşını bağışlıyor? Çalışanların maaşına el koymanın meşruluğunu oluşturmak için.

[5] 65 yaş üzerindekilerin yüzde 70’inden fazlası aileleriyle birlikte yaşadığı ülkemizde “sokağa çıkma yasağı”, asıl olarak bilimsel olarak temellendirilmeli, zamanlamasının geç kaldığı düşünülürse nasıl gerçekleştirileceği tanımlanmalıdır. Hasta olanın sağlıklı olandan nasıl ayrıştırılacağı, düzenli kontrol, ücretli izin, geçim ödeneği gibi. Aksi önermeler “ölen evinde ölsün” diyen Erdoğan rejiminin, faşizm koşulları altında bu talebin ne anlama geleceğini politik olarak görmemek demektir.

[6] Son 1 ay bile bir kez daha ve bir kez daha göstermiştir ki bu iki özelliğe yani hem sosyalistliğe hem de devrimciliğe aynı anda sahip olmanın zorunludur.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur