30+1’in 1’i: ve Zonguldak…

Ağaçları kurutan, kirazları yakan, cevizlerin içini simsiyah yapan neyse Zonguldaklı insanın ciğerini de yakan, simsiyah eyleyen de aynı şeydir. Bi’ tanecik kefal, levrek, bir yavru balık göremediğimiz Zonguldak’ın denizini kirleten, havasına zehir saçan, şehrime, şehrimde yaşayan bütün canlılara zehir solutan da aynı şeydir

30+1’in 1’i: ve Zonguldak…

Zonguldak, Kapuz’a bakış (Şubat 2018) Fotoğraf: Can Kartoğlu

Kiraz ağacının çiçekleri açmaya görsün. Biz de kollarımızı açardık bahara. Madem tabiat ana, ağacıyla çayırıyla çimeniyle havasıyla suyuyla kendini yeniden doğuruyor, biz de peşine takılır, bir silkinir, bizi doğuran şehrimizde bu defa biz doğururduk kendimizi. Her baharda… Sonra büyüdük. Şehrimizin yüzünü de annemizin yüzü bilip dağıldık dört bir yana. Her Zonguldak’a dönüşümüzde, el kadar çocukken “Altı kara, üstü yeşil” diye söylediğimiz şarkı bile, ciğerimizi yakar oldu. Hanidir altı da üstü de karaydı artık Zonguldak’ın. Bahtı da… İnsanları ne kadar aydınlıksa, o kadar karaydı… Bu bahtı sineye çekecek değildi ya emeğin başkentinin insanı. Onlar ki yıllardır en başta kadınlar, genç yaşlı, çoluk çocuk demeden sokaklara çıkmış, elleriyle değil bütün hücreleriyle yazdıkları pankartları en yukarı kaldırmışlar; “Nefes almak istiyoruz!” diye kim bilir kaç defa haykırmışlardır! Onlar ki “Yaşam hakkıma dokunma!”, “Temiz hava haktır!”, “Yaşanabilir bir Zonguldak için termiksiz bir gelecek istiyoruz!” demekten yorulmayan, direnmeyi, haklarını söke söke almayı, emek vermeyi en iyi bilenlerdir. Zonguldaklı maratoncu Kemal Özdemir’in “temiz hava” için Kozlu’dan Çatalağzı’na kadar koşup, Kapuz’da yüzmesine, Greenpeace’in “Kömür varsa sağlık yok!” diye yaptığı eyleme, ilk çevre davasını 1996’da ÇATES atıkları için açıp, o gün bugündür Zonguldak’ta yaşayanların yaşam hakkı mücadelesini eğitimle ve hukukla sürdüren sivil toplum kuruluşlarına ve onca insana rağmen, niye üstü de kara olmuştur Zonguldak’ın? Ve ne olmuştur da 3 Nisan’da başlayan karantina uygulamasının kapsamındaki şehirler “30 büyükşehir ve Zonguldak” diye tanımlanınca, Zonguldak “ve” ile bir yandan büyükşehirlere bağlanırken, aralarına gidip onlarla eşitlenirken, bir yandan da “ve” ile biricik kılmıştır kendini. Neden “30 artı 1’in 1’i”dir Zonguldak? Neden bir tanedir?

Annesinin kucağında hakkını istiyor. Çünkü biliyor: Temiz hava haktır. Çatalağzı, Aralık 2015. Fotoğraf: Berran Aydan

Elbet bir açıklaması vardır: Zonguldak’ta madencilik mesleğinden dolayı akciğer, KOAH ve solunum yetmezliği hastalığı biraz daha fazla görüldüğü, koronavirüs de nefes yollarında etkili olduğu için karantinadadır Zonguldak.

Sözü, tam burada TEMA’nın Zonguldak Temsilcisi Berran Aydan’a bırakalım. Korona vakaları ve buna bağlı ölümleri sadece maden çalışanlarıyla açıklamanın, eksik kaldığını söylüyor Aydan.  Zonguldak’ta 1,5 km’lik vadide iki ayrı özel şirkete ait, aktif durumda olan 7 ünite kömürlü termik santralinin bulunduğuna dikkat çekiyor: “Bu santraller toplam 3095 Mw kapasitedir. 300 Mw, iki ünite ÇATES’e; geri kalan 2.795Mw, beş ünite ithal kömürle çalışan diğer santrallere aittir. Yıllardır filtresiz çalışan ve altı sene önce özelleştirilen ÇATES’in bacalarına filtre takılması, tekrar filtresiz üretim yapmaması için biz doğa gönüllüleri pek çok etkinlik yaptık, Temiz Hava Hakkı Platformu işbirliği ile imzalar topladık ve TBMM’ye giderek beş siyasi partinin grup başkan vekilleriyle görüştük.” Aydan, sonunda içlerinde yıllardır filtresiz çalışan ÇATES’in de bulunduğu 10 kömürlü santralın üretiminin 31 Aralık 2019’da durdurulduğunu, Zonguldak’taki diğer şirketin ise üretimini sürdürmekte olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Diğer yandan Ereğli Demir Çelik fabrikalarının sebep olduğu hava kirliliği de ciddi sorunlara yol açmaktadır. Tüm yöremizde solunum hastalıkları ve kanser vakalarında artış gözlenmektedir.”

“Kiraz çiçek açıyor, işte şöyle yanıp gidiyor”

Düşünün; 1,5 kilometrelik vadide 7 ünite kömürlü termik santral! (Zonguldaklıların eylemleriyle yenilerinin yapımları durdurulmasaydı 7 üniteye ek 5 santral daha çalışıyor olacaktı. Amasra Termik Santrali’nin yapımını engellemek için hukuksal sürecin ve güçlü mücadelenin de 11 yıldır sürdüğünü aktaralım.)

Bu defa, hani çiçekler açınca bize kollarımızı bahara açtıran kiraz ağaçlarının boy attığı, dutların, cevizlerin, armutların, yenidünyaların canımıza can kattığı bahçesinden Zonguldaklı abimize kulak verelim: “Her sene muazzam kiraz olurdu. Bir iki seneden beri işte kiraz çiçek açıyor, işte şöyle yanıp gidiyor.” Aynı ciğerimiz gibi… Meyvesini veremeden yanıp giden kirazın çiçekleri.

Sonra diyor ki abimiz; “Ceviz ağaçlarında cevizler oluyor. İçleri simsiyah! Çürüyüp dökülüyor yere. Bu santraller kurulmazdan evvel böyle bir şey yoktu. İçleri simsiyah” diyor. “Cevizlerin içleri simsiyah. Ciğerlerimiz gibi. Hayvanlar bir anda sütünü kesiyor. Önceden böyle bi’ şeyler yoktu. Hayvanlarda öksürme oluyor. Dutlarımız vardı. Hasta oluyorlar. Kurt gibi bir şeyler basıyor, kapkara, yiyemiyoruz. Bu ağaç küçük küçük armut verirdi. Sonra yenidünyalar. Benim bahçemde yenidünyalar vardı. Yenidünya çiçek açıyor. Çiçeği yanıp gidiyor. Ağaçlar kurudu. Kurumayanlar yara bere içinde. Ne olacak bunun sonu?”

Tarumar olmuş bahçeden termik santralin kocaman kül depolama havuzu görülüyor. Bahçenin ucunda bir çocuk parkı. Çocuklar oynuyor. Gencecik anne öfkeyle haykırıyor: “Benim yavrum kanserden ölürken dünyadaki insanlar veyahut dünyada elektriği sattığı insanlar o elektriği nasıl kullanacak? Bizim çocuklarımızın sağlıklı yaşama hakkı yok mu?” Yaşlı anne de, “Ama öbür dünyada hiç hakkımı helâl etmeyeceğim” diyor.*

Ağaçları kurutan, kirazları yakan, cevizlerin içini simsiyah yapan neyse Zonguldaklı insanın ciğerini de yakan, simsiyah eyleyen de aynı şeydir. Bi’ tanecik kefal, levrek, bir yavru balık göremediğimiz Zonguldak’ın denizini kirleten, havasına zehir saçan, şehrime, şehrimde yaşayan bütün canlılara zehir solutan da aynı şeydir.

… ve Zonguldak! 10 Mart 2020. Fotoğraf: Serap Özer

Ne midir? Gelin, Zonguldak Çevre Koruma Derneği Başkanı Ahmet Öztürk anlatsın:

“Termik santraller çok yoğun kömür yakıyor. 600 bin nüfuslu Zonguldak’ın hepsi kömür yaksa, 600-700 bin ton kömür tüketilecek. ÇATES 1 milyon 800 bin ton yani üç katı kömür yakıyor. Kömürün yanması esnasında tehlikeli gazlar çıkıyor. Santraller, TTK’nin (Türkiye Taşkömürü Kurumu) en diri zamanında ürettiği kömürün 8-10 katını yakıyor. Varın doğaya, ormana, havaya zararını siz düşünün. Üstelik, tüm tehlikeli gazlar tutulsa bile sera gazını tutacak teknoloji yok. Termik santraller, soğutma sıvısı olarak Ulutan Barajı’nı günde dört kez doldurup boşaltacak kadar suyu denizden çekiyor. Ve içine kimyasallar katıp ısıtarak denize geri veriyor. Varın siz düşünün o denizi, balıkları…” Öztürk, uçucu küllerde bulunan ağır metallerin yağmur sularıyla yeraltı ve içme sularına karıştığını da hatırlatıyor: “Varın siz düşünün insana ve bütün canlılara verdiği zararı…” En iyi filtrenin bile %100 koruma sağlamadığını, hava kirliliğinin kabul edilebilir değerlerin hep üstünde olduğunu söylüyor: “PM olarak ifade edilen bu kirletici Dünya Sağlık Örgütü tarafından direkt akciğer kanseri yapan bir ajan olarak kabul ediliyor… PM havadaki su buharı ile birleşerek aside dönüşüyor ve solunum yoluyla girdiği akciğerlerde büyük tahribat yaratıyor.. Şu pandemi günlerinde ÇATES çalışmadığı, trafiğe dayalı kirlilik söz konusu olmadığı halde Zonguldak’ta havadaki PM oranı sınır değerlerin çok üzerinde seyrediyor… Yakında ÇATES’in de devreye girmesiyle bunun çok daha yüksek olacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor… Sözüm şu ki, fosil yakıt tüketiminden vazgeçip, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmedikçe ÇATES’e de, Eren’e de üst üste 50 tane filtre takıp, baca ağzı arıtma ünitesi üstüne beş tane daha ünite kursak, ne Zonguldak ne de dünya bu kirlilikten kurtulabilecek…”

Bi’ tek güzelliğinle kesilseydi nefesimiz

İşte, bu şehre bir de koronavirüs girince, virüsün diğer şehirlere girip yayılışından çok ama çok daha sarsıyor şehri. Bugüne kadar sesini duyuramayan Zonguldak’ın varlığı, yaşadığı eziyetle birlikte tescil ediliyor. Ah, tabiatın ve büyük küçük herkesin ciğerinin yandığı, nefesinin kesildiği, halk sağlığı önlemleri yerine çareyi onkoloji hastanesi kurmakta bulan benim canım şehrim… BEÜ’de (Bülent Ecevit Üniversitesi) çocuklar için özel onkoloji servisi olan yaralı şehrim… Her geldiğimde, özellikle Kapuz’da yüzlerce fotoğrafını çekerken nefesimi keserdi güzelliğin. Keşke bi’ tek güzelliğinle kesilseydi nefesimiz. “Termik santrallere hayır!” diye haykırdığımızda, “Maden ocakları müze olsun!” dediğimizde, göz göre göre, kulak duya duya umursanmayan çırpınışlarımız. Yaşanabilir Zonguldak için soluk soluğa direnen canım dostlarım… Hasretini çektiğim insanlar, yollar yokuşlar, ikişer ikişer inip çıktığım yüzlerce basamaklı merdivenler… Liman arkası… Çarşıya kestirmeden inerken merdiven boyu defnelerim, Zühra’nım teyzenin hanımelleri, ortancaları, böğürtlenler, çocukluk odamın önündeki iki kavak ağacı… Canım, ciğerim, ciğerparem, Rüştü Onur’un dediği gibi, “Sen aziz şehrim, ellerim gözlerim kadar benimsin…”

Zonguldaklı çocukların “Altı kara üstü yeşil” diye şarkı söylediği zamanlar. Arkada Kapuz, önde baba Safder Kartoğlu, kızı Can Kartoğlu. 1970. Fotoğraf: Ümit Kartoğlu

Gelecek, karantina günlerinde yaptıklarımızla gelecek. Madem ki, “Ve Zonguldak” görüldü, o zaman, biz de bir defa, bir defa, bir defa daha diyelim: “Başka enerji, başka dünya mümkün!”

Bir insanın, bir canlının hayatından daha kıymetli tek bir şey yok! Zonguldak’tan başka Zonguldak yok!

Dipnot:

*Bahçe konuşmaları, Termik İsyanı adlı kısa filmden alınmıştır. (Yönetmen Metin Kaya, Yaşanabilir Zonguldak Platformu, 2013.)