Salgın, çöküş ve mücadele

Aklımızı ve örgütlü mücadeleyi politik, toplumsal, ekonomik niteliği olan böyle büyük bir sağlık krizi karşısında ne yapılabilir sorusu üzerinden şekillendirmek zorundayız

Salgın, çöküş ve mücadele

Dünya COVID-19 salgın hastalık kriziyle mücadele ediyor. Salgında bile herkesin mücadelesi kendine. Dünyayı yöneten ve zenginlikleri elinde tutanların kaygılarıyla dünyayı omuzlarında taşıyanların, tüm zenginlikleri üretenlerin kaygıları elbette farklı. Dünyada genelleşmeye başlayan ekonomik durgunluğun üzerine gelen salgın, hastalık tehdidi karşısında mücadelenin de sermaye için çıkış stratejileriyle yönetilmesine neden oluyor. En azından iktidarlar ve sermaye böyle olması gerektiğini düşünüyor. Oysa ortada büyük bir sağlık krizi var ve hızla yayılmaya devam ediyor. Egemenler açısından yönetememe sorununa yeni çözümlerin aranacağı ezilenler açısından kendi suretlerinden bir dünya kurmanın olanaklarının açığa çıktığı, her şeyin mümkün olduğu veya olamayacağı bir kriz anı. Antonio Gramsci’nin 100 yıl önce tarih değişirkenki sözleri çok anılıyor bu dönem, o kadar haklı ki; “Eski dünya ölüyor ve yenidünya doğmak için mücadele ediyor.” Kapitalizmin tükendiğinin, neoliberal palavraların tükendiğinin, yeni faşist iktidarlara güvenilmeyeceğinin ayan beyan açığa çıktığı bir an. Ama komünizm kehanetleri fazla iyimser. Bu sürecin sonunda birçok şey değişecek. Ancak sonucu alınan inisiyatifler belirleyecek.

Bilim insanları yeni koronavirüs salgınının vahşi yaşamla insan yaşamının bu kadar iç içe geçmesi, endüstriyel hayvancılık ve tarımın sonucunda yaşanan gıda krizi gibi nedenlere bağlı olduğunu söylüyor. Yağmur ormanlarının bile talana açıldığı bir felaket çağında yaşıyoruz. Kar hırsıyla doğanın, insan yaşamının, canlıların sınırsız sömürüye açılması… Bu çağın büyük felaketinin adı kapitalizm. 40 yıl önce pazarlanan küresel bir dünya hayali bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde savaşlar, göçmen krizi, iklim krizi, gıda krizi … ve son olarak da sınırları kapattıran salgın kriziyle yerle bir oldu. Neoliberal politikalarla yaşama dair her şey piyasalaşırken, neoliberal iktidarlar da ellerindeki devlet gücüyle sermayenin kazancını koruma görevini üstlendi. Sonuç ortada! Salgın günlerinde bile iktidarlarını ve sermayeyi korumaya çalışan dünya liderleri! “Demokrasinin beşiği” olan ve “ulus devlet sınırlarını kaldıran” Avrupa sınırlarını kapattı. Aşı konusunda bilim insanları arası dayanışma bir yana ülkeler arasında rekabet var. Patent peşinde açgözlü şirketler ve liderler… Amerikan Merkez Bankası ve diğerleri faizleri düşürerek, piyasaya para sürerek süreci atlatma niyetinde ama bütün öngörüler ekonomide sert bir daralma yaşanacağını gösteriyor. Dünyadaki ucuz üretimin önemli bir kısmını yapan Çin’in salgın sırasında ihracatı durdurmasıyla birçok ülke sağlık ekipmanı sorunu yaşadı. İran ABD halkına hükümetinize yaptırımları kaldırması için baskı yapın çağrısı yapıyor. Virüs salgını gizlendiği için bütün dünyaya yayılması kolaylaştı. Dünya büyük bir kaos içinde. Kapitalizm insanlığa felaketten başka bir şey sunmuyor ve alternatifi olan tek bir sistem var; sosyalizm. Sadece sağlık sistemlerini kıyaslayarak Küba’ya, Kübalı doktorların dünyaya yaydığı umuda bakalım. Sağlık sisteminin kâr amacıyla değil, herkesin yararına düzenlenebilmesi mümkün. Gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırıldığı, işçinin, kadının, emeklinin hakkının korunduğu bir sistem mümkün. Bugün dünyanın sosyalizme ihtiyacı var. Sonuçta koronavirüs salgını sınıf savaşını bir başka düzeye taşıdı ve sermaye sınıfı kendi çıkarları için, emekçiler, ezilenler hayatta kalmak için mücadele ediyor… Talepler, politikalar, programlar, önlemler dünyaya hangi sınıf konumundan hangi gözle baktığınıza göre değişiyor. Tam da “sosyalizm” çağrısının bir ütopya olarak hakir görüldüğü değil yaşamak için tek gerçek çözüm olduğu bir dünya bu. Mesele sosyalizm için mücadelenin salgın koşullarında devrimci biçimlerini bulabilmek.

Ülkemizde durum dünyadan farklı değil. Erdoğan video konferans yöntemiyle kabine üyeleri ve danışmanlarıyla toplantısını yayımladı. Ülkeyi yönetenlerin ciddiyeti(!) 18 yıldır aynı karanlığın, pespayeliğin içinde yaşama mahkûm edilmiş 80 milyon insan var. Ekranda görülenlerin neden daha mesafeli oturmadığına ilişkin bir soruya gelen “Bakanlıktaki en büyük oda bu” yanıtı ve bunun üzerine sırıtarak edilen “haa sen inşaat istiyorsun” sözü. Üstüne de bordan yapıldığı iddia edilen dezenfektanı iyi reklam edelim talimatı. Erdoğan bu büyük sağlık kriziyle ilgili ilk toplantısında söylemişti, “Bu süreci fırsata çevireceğiz” diye. Her felaketten kendi iktidarını güçlendirmek için fırsat çıkarmaya çalışan Erdoğan’a bu defa ezilenlerin siyasetini yapanlar izin verecek mi? Yoksa “neşen yerinde” diye esprilerle birbirlerini alkışlamaya devam mı edecekler?

Neoliberalizmi Türkiye’ye getiren Özal’dır ama hakkıyla uygulayanın Erdoğan olduğunu herkes kabul eder. 18 yılda çalışma yaşamından eğitime, sağlıktan kent politikalarına kadar birçok alanda neoliberalizmin kuralları hayata geçirildi. En çok övündükleri sağlık sistemiydi. Hastanelerde kuyruklar bitti, otel gibi hastaneler yaptık diye diye bitiremediler. Oysa sağlıkta ticaret olmaz diye sağlık sistemindeki dönüşüme ve genel sağlık sigortası sistemine karşı sosyalistler ve ilerici emek ve meslek örgütleri uzun yıllar mücadele etti. Sağlık sistemi özellikle son yıllarda alarm vermeye ba��lamıştı. Şehir hastaneleri, çalışanların koşulları, muayene ve ilaç ücretlerindeki artış. Yani internetten sıra numarası almayla sağlık sisteminin iyileşmediği ortadaydı. Sağlık çalışanları hakları için 15 Mart’ta eylem hazırlığındaydı. Şimdi salgınla bu sağlık sistemi içinde mücadele ediyoruz. Salgınla ilgili toplumla sağlıklı bilgi paylaş��lmıyor. Emekli Karar Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın koronavirüs sebebi ile öldüğü halde ölüm nedeninin başka gösterilip resmi açıklamalarda yer almaması, Sözcü yazarı Saygı Öztürk’ün duyurması ile ifşa olmuş, böylece hükümetin gerçek bilgileri sakladığı baştan açığa çıkmıştı. Medya ve kamu çalışanları üzerindeki baskı ve kontrolleri ile de pembe bir tablo çizmeye çalışıyorlar.

Hükümetin salgınla mücadeleye ayırdığı kaynak 100 milyar lira, bunun da neredeyse tamamı sermayeyi desteklemek amaçlı ayrılan para. Bir kıyaslama yaparak anlatmak daha doğru. Ülkemize faydasının ne olacağı belli olmayan Kanal İstanbul’un kaba inşaatına ayrılan kaynak 110 milyar! Erdoğan için insan yaşamının değeri üç beş şirkete para kazandırmaktan daha az. Sermayeyi zarara uğratmamak için salgın karşısında gerekli önlemler alınmıyor. Zorunlu işler dışındaki işkollarında çalışma durdurulmuyor, işçiler ücretli izne çıkarılmıyor. Başta sağlık olmak üzere zorunlu çalışılan işkollarında gerekli önlemler alınmıyor. “Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” gibi alaycı bir lafla milyonlarca işçi her gün hastalık tehdidi altında çalıştırılıyor. Şu koşullarda bile AKP’nin gündeminin HDP’li belediyelere kayyum atamak, sosyal medya üzerinden terör suçu yaratmaya devam etmek ve infaz yasasında tecavüzcüleri ve uyuşturucu baronlarını salacak siyasi tutsakları cezaevlerinde tutacak düzenlemelerin olması rejimin salgın sürecinde ilerleyeceği yönü apaçık gösteriyor. Erdoğan’ın tek bir aracı var, o da faşist bir iktidar aygıtı.

Araştırmalar toplumun hastalıkla ilgili bilgi sahibi olduğunu ama devlete güvenmediğini söylüyor. 18 yıldır ülkeyi tek başına yönetenlerin yarattığı yıkım gün yüzüne çıktı. Peki bu koşullarda pandemiden başarı öyküsü yazmaya çalışacak olanlara, elindeki gücü sonuna kadar bu süreçte iktidarını korumak için kullanacak olanlara solun yanıtı ne olacak? Hükümete güvenin bu kadar azaldığı bir ortamda toplumun doğru bilgi ihtiyacını karşılayacak, ezilenlerin talepleri için mücadele edecek, zor günlerde örgütlü olmanın gücünü dayanışmaya dönüştürecek bir güven odağı yaratmak ertelenemez bir görev. Bugün sosyalistler hem salgın karşısında somut yapılması gerekenleri hem de neoliberal sistemin ve AKP iktidarının bugüne kadar yarattığı yıkımın karşısındaki alternatif modellerini, sosyalist bir ülkede sağlıktan eğitime kamusal hakların nasıl olacağını, eşit ve özgür bir ülkenin tasavvurunu daha güçlü bir şekilde dile getirmeli. İnsanlığın tek bir kurtuluşu var. O da sosyalizmde.

Peki, bunu sadece söylemek yeter mi? Politik söylemlerimizin inandırıcı hale gelmesi için ne yapmalı? Bu soruların gerçek yanıtlarını elbette pandemi günlerinde yarattığımız deneyimlerde bulacağız. Ama öngörebildiklerimizden başlayarak yol alabiliriz.

Çoğunluğun evinde oturduğu ve herkesin elinde bir dijital aletin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Sosyal ağlar Gezi’den bu yana hiç olmadığı kadar çok kullanılıyor. Propaganda araçları bakımından uzun süredir dezavantajlı olan sol açısından artık daha geniş kesimlere ulaşmanın yolları var. Bu nedenle fikirleri, talepleri, önerileri yaygınlaştırmak elbette ki işin en önemli kısmı. Her akşam televizyonlarla milyonlara ulaşan sahtekârlığa karşı gerçekleri milyonlarca insana ulaştıracak araçlar geliştirmek, görünmeyen emeğin sesi olmak ısrarlı bir çalışma gerektiriyor.

Salgına rağmen çalıştırılan ya da işlerinden olan emekçilerin hak arama mücadelesinde omuz omuza olacak, ulaşılabilir bir mücadele odağı haline gelmek de bir o kadar önemli. Sendikaların, meslek örgütlerinin, solun irili ufaklı bugüne kadar yarattığı bütün birikim salgın koşullarına uygun yeni örgütlenme ve hak arama biçimleri geliştirmek zorunda. “Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” sözü bu koşullar işçinin hakkını, canını tehlikeye atacak şekilde devam ederse bir sabah herkesin işine gitmediği, farklı biçimlerde hayatı durdurduğu bir politik genel greve de dönüşebilir. Sosyalistler ufkunu sadece anın sorunuyla sınırlı tutmamalı, başımıza bu felaketi açan sistemin sonunu getirecek doğrudan eylem biçimlerini aramalı.

Bu sürecin eylem modellerinin bir örneği hızlıca bütün dünyaya yayıldı. Sağlık çalışanları için yapılan alkış eylemleri, her gece evlerin penceresinden insanların sadece sağlık çalışanlarına teşekkür ettiği değil salgına karşı alınması gereken önlemleri de hatırlattığı bir içeriği büründü. AKP alkışı kesin diyemedi ama hızlıca camilerden dualar okutarak eylemin içeriğine müdahale etti. Hala devam eden alkış eylemlerinde bu sağlık krizinin dua ederek çözülemeyeceğini, devletin atması gereken somut adımlar olduğunu hatırlatacak olan ve eylemlerin içeriğini dolduracak olan bizleriz. Alkış eylemleri dışında da evden ya da işyerlerinden yapılabilecek çok çeşitli eylem biçimleri bulunabilir. Yaşamını savunan kadınları evlerinden astıkları çarşaflarla gündeme getiren, yıllardır tüm dünyada grevden, dansa çeşitli enternasyonal eylem biçimleri geliştiren kadın hareketinin bu konuda toplumsal muhalefetin geri kalanından çok daha fazla deneyimi olduğu ve bu zor günlerde ön açıcı olacağı bilinmeli.

Salgın günlerinde belki de en büyük gücümüz dayanışma. Fiziksel mesafe kavramı yerine sosyal mesafe kavramının kullanılması tesadüf değil. İnsanları birbirlerinden izole edip yönetmek, bir araya gelme biçimlerini engellemek, denetim altında tutmak gibi uygulamalarla bu süreçte karşılaşacağız. Oysa yeni bir sosyal alan yeni bir kamusallık yaratmamız mümkün. Daha iki hafta olmasına rağmen özellikle büyük şehirlerde birçok deneyim yaratıldı. Sosyal medya ve whatsapp, telegram gibi iletişim kanalları üzerinden kurulan mahalle dayanışma ağları hem örgütlü olmanın gücünü gösteriyor hem de örgütlenmeyi büyütüyor. Toplumda ayrımcılığın büyüdüğü yoksulun, yaş almışın, hasta olanın, kadınların yükünün arttığı bir dönem geçiriyoruz. Bu koşullarda dayanışmak sadece dezavantajlı olanların ihtiyaçlarını karşılamak değil aynı zamanda yalnız olmadığımızı göstermek açısından da önemli. Ülkemiz tarihinde birçok dönemde devrimciler mahallenin güven odağı olmayı başardı. Bu dönemde de yapacağız. (Devrimcilerin hareket kabiliyetinin sınırlandığı bu koşullarda günü en verimli nasıl geçireceği başka bir yazının konusu olsun.)

Sonuçta bilimin, yaşamın, insanlığın savunulması göreviyle karşı karşıyayız. Aklımızı ve örgütlü mücadeleyi politik, toplumsal, ekonomik niteliği olan böyle büyük bir sağlık krizi karşısında ne yapılabilir sorusu üzerinden şekillendirmek zorundayız. Örgütlü kanalları canlı tutmak, dayanışma ağları, talepleri gerçeğe dönüştürecek eylem biçimleri üretmek, önceliği mücadeleye vermek, bu olağanüstü durumda inisiyatif almak, inisiyatif alınması konusunda ön açıcı bir yoldaşlıkla dayanışma içinde olmak durumundayız. Her şey altüst oluyor. Şaka değil büyük bir salgın tehdidiyle karşı karşıyayız. Toplum sağlığı için ve mücadelenin büyümesi için elbette herkesin bilim insanlarının önerdiği kişisel önlemleri alması da bir o kadar önemli.  İşçi sınıfının en veciz sloganlarından biri olan “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” nasıl da bu dönemin ruhunu taşıyor. Salgından devrim çıkar mı? Ezberlerimiz yetmeyecektir ama yarını kurmak için bugünden yapılması gereken çok şey var.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur