Sağlıkçılara çağrı: “Hastane Salgın Komiteleri” kuralım…

Bu yazı, Türkiye’de 33 yaşında gencecik bir sağlıkçıyı kaybettiğimiz, yoğun bakımlarda yatan meslektaşlarımızın durumunu kaygıyla takip ettiğimiz, her an sağlıkçıların yeni enfeksiyon haberlerini aldığımız günlerden geçerken tüm sağlıkçılara seslenmek için yazıldı

Sağlıkçılara çağrı: “Hastane Salgın Komiteleri” kuralım…

Dünyada yeni koronavirüs salgınının görüldüğü İtalya, İspanya gibi ülke deneyimlerine bakıldığında görünen o ki toplumsal anlamda en ciddi yıkımın yaşandığı mekanlar hastaneler. Haliyle meslek grubu olarak da sağlıkçılar en ciddi riske maruz kalanlar oldu. Sağlıkçılar yaygın şekilde hastalığa yakalanıyor, hastanelere yatırılıyor ve hayatlarını kaybediyorlar. İspanya’da 27 Mart itibariyle 10 bin sağlıkçıya COVID-19 bulaştığını açıklandı. İtalya’da 51 doktorun yeni koronavirüs enfeksiyonu nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı. Bu yazı, Türkiye’de 33 yaşında gencecik bir sağlıkçıyı kaybettiğimiz, yoğun bakımlarda yatan meslektaşlarımızın durumunu kaygıyla takip ettiğimiz, her an sağlıkçıların yeni enfeksiyon haberlerini aldığımız günlerden geçerken tüm sağlıkçılara seslenmek için yazıldı.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, Sağlıkta Dönüşüm Programıyla tüm gücünü özel sağlık sektörünü büyütmeye, hastasını müşteriye çevirmeye, performans sistemini yaygınlaştırmaya, cepten ödemeleri arttırmaya (ve daha nice sermaye pespayeliğine) adamış bir sağlık otoritesinin, böylesi bir salgında sağlıkçıların ve toplumun sağlığını gerektiğince koruyacağını düşünemeyiz. Sağlıkçılar olarak kendi sağlımızı tamamıyla mevcut sağlık otoritesinin insafına bırakamayız.

Peki neden bırakamayız?

Cevabı, salgınla mücadelede sağlık kurumlarındaki 3 kritik uygulamayı ve ülkemizde yaşananları değerlendirerek verelim;

1-) Hastanelerde ‘alan düzenlemesi’

Farklı ülke örnekleri gösterdi ki hastaneler, tedavi merkezleri olarak virüsle mücadele etmeye çalışırken toplumdaki bulaşın önemli bir kaynağına da dönüştüler. Bu durum hastanelerde ‘alan düzenlemesinin’ (izolasyon ve triyaj uygulamalarının) ne denli kritik olduğunu ortaya koydu. Çin’de Zhejiang Üniversitesi’nin COVID-19 Önleme ve Tedavi El Kitabı’nda ‘alan düzenlemesinin’ önemi ve nasıl yapılması gerektiği net olarak vurgulanmaktadır. ‘Üç bölge iki geçit’ ilkesi olarak tanımlanan alan düzenlemesi sayesinde virüsle enfekte insanların diğer insanlarla temasının, hastaneye başvuru anından hastaneden ayrılma anına kadar kesilmesi başarılmıştır. Bu uygulama hastaneleri toplum için bulaş kaynağı olmaktan koruduğu gibi sağlık çalışanlarını da korumak için büyük önem arz etmektedir. Nitekim raporda Zheijang Üniversitesi Hastanesi’nde hiçbir sağlık personelinin enfekte olmadığı belirtilmektedir. Peki Türkiye’de hastanelerde ne yaşanıyor? Türk Tabipleri Birliği (TTB) Sağlık Çalışanlarının COVID-19 Virüsüne Maruz Kalımına İlişkin Risk Değerlendirmesi Anketinin Ön Raporunu 24 Mart’ta açıkladı. Anketi ilk 2 günde 74 ilden 1820 sağlıkçı yanıtladı. Yanıt verenlerin yüzde 48’i çalıştığı mekânda COVID-19 için ayrı bir triyaj mekânı sağlanmadığını belirtti.

2-) Kişisel koruyucu donanım

Sağlıkçıları COVID-19 enfeksiyonundan koruyacak en kritik önlemlerden biri de kuşkusuz kişisel koruyucu donanımlardır. Maske, gözlük, yüz koruyucu, eldiven, tulum, vb uygulanacak tıbbi işleme göre değişmekle beraber olmazsa olmaz kişisel koruyucular arasında yer almaktadır. Bu malzemelerin yeterli sayıda temin edilmesi ve nasıl kullanılacağı yönünde nitelikli bir eğitim verilmesi sağlıkçılar açısından hayatidir. TTB’nin anketine yanıt veren sağlıkçıların yüzde 44’ü salgında nasıl korunacağına dair kurum tarafından eğitim verilmediğini belirtti. Yüzde 78’i N95 maske, yüzde 74’ü siperlik ve koruyucu gözlük, yüzde 71’i tek kullanımlık önlük, yüzde 60’ı tıbbi maskeye erişim konusunda sıkıntı yaşadıklarını belirttiler.

3-) Sağlıkçıların taranması

Sağlıkçıları korumada bir diğer önemli mekanizma ise semptomu olan sağlık çalışanlarının güvenilir bir test uygulamasıyla ve hızla saptanarak izole edilmesi, temaslı olduğu yakın çalışma arkadaşlarının da ‘olası vaka’ açısından değerlendirilmesidir. Hatta TTB’nin güncel önerisi dikkate alındığında bu süreçte sağlık emekçilerine düzenli aralıklarla COVID-19 testi yapılmalıdır. Oysa Türkiye’de tanı testlerinin yetersiz sayıda olması ve çok geç sonuçlanması, sağlıkçıların COVID-19 ile enfekteyken çalışarak hem meslektaşlarına hem de tedavi ettikleri insanlara bulaştırmasına neden oluyor. Meslektaşlarımızdan bu durumu doğrulayan çok sayıda örnek basına yansıyor. (Bir hafta sonra doktor bulamayabiliriz!)

Kuşkusuz, sağlıkçıların çalışmadıkları sürelerde yakınlarından izole olarak kalabilecekleri uygun mekânlar, sağlıkçıların çocuklarının bakımı için yapılması gerek organizasyonlar, sağlıkta şiddetin önlenmesi vs. birçok kritik konu daha var. Tüm bunlar yaşanırken enfekte olan sağlıkçı sayısını ısrarla gizleyen sağlık otoritelerinin sağlık emekçilerini göz göre göre hastalanmaya ve ölüme sürüklemesine müsaade edemeyiz.

‘Hastane Salgın Komiteleri’ kuralım…

Sağlıkçılar olarak bu süreçte inisiyatif alarak; mesleki deneyimimizi, mesleki özerkliğimizi, tüm meşru ve yasal haklarımızı merkeze alarak kendi öz örgütlenmelerimizi ve emek sürecindeki denetim mekanizmalarımızı harekete geçirmeliyiz. ‘Hastane Salgın Komiteleri’ni kurmalıyız. Sağlıkçıları korumak için en kritik uygulamalar olarak yukarıda sayılan başlıklar komitelerin öncelikle yoğunlaşacağı konular olarak belirlenebilir. Bu komiteler mümkün olduğunca her sağlık meslek grubundan hastane çalışanının (temizlik, yemekhane, güvenlik, hasta bakıcı, hekim, hemşire, laborant, ambulans çalışanları vs.) katıldığı birimlerden oluşmalı. Meslek örgütlerimiz ve sendikalarımızın hastane temsilcileri bu komitenin kurulmasına öncülük etmeli. Bu komiteleri sanal ortamlardan, telefon uygulamalarından hızla organize edebiliriz. Hastane yönetimleri ve enfeksiyon kontrol komitelerini sürekli uyararak risk, bulaşa dönüşmeden müdahale edilmesini sağlayabiliriz. Yasayla tanımlanmış ‘İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulları’nı çalışan temsilcisi ve sendika temsilcisi katılımıyla aktif bir şekilde çalışmaya zorlayabiliriz. Sendika ve meslek örgütlerimiz aracılığıyla tek tek hastanelerde olan somut sorunlarımızı kamuoyuna yansıtabiliriz. Hastane komiteleri arasında iletişim kurarak deneyimleri hızla paylaşabiliriz. Gündelik somut pratiklerin dayattığı daha birçok başlıkta harekete geçebiliriz. Özetle, çalışırken risk oluşturan tüm durumları sağlığımızdan olmadan engellemeye çabalamalıyız.

Biliyoruz ki tüm bu örgütlenmeler fazladan bir tek sağlık emekçisi arkadaşımızın dahi sağlığını korumak için çabalamaya değer. Salgın sonrası hayat bizler için başka zorluklar yaratacağını biliyoruz. Yüzbinlerce özel hastane çalışanı ve kamuda güvencesiz çalışan sağlıkçıları ekonomik kriz dayatmaları olarak işsizlik ve güvencesizlik bekliyor. Bu olağanüstü koşulları, olağanüstü bir örgütlenme ve geleceği birlikte inşa etme refleksine dönüştürebiliriz. Bilinmelidir ki sağlıkçılar olarak, ne insanlık tarihinin bizlere yüklediği toplumsal sorumluluklardan vazgeçeriz, ne sağlıkçı arkadaşlarımızın hayatlarından vazgeçeriz, ne de en karanlık günlerin ortasında dahi yarınlara dair insanca, özgür bir yaşam umudumuzdan vazgeçeriz.