Parazit: Gerçeğin ağırlığı

Bong Joon-ho: “Burada bir belgesel ya da propaganda yapmıyorum. Dünyayı nasıl değiştirebileceğini ya da nasıl davranman gerektiğini anlatmak değil amacım daha çok gerçeğin ağırlığının nasıl korkunç ve patlamaya hazır olduğunu göstermek” diyor

Parazit: Gerçeğin ağırlığı

Parazit kara komedi, dram, korku, gerilim gibi farklı türleri içeren ve üstüne fantastik öğeler de ekleyen enfes bir film.

Filmin henüz başında yönetmen Bong Joon-ho, her bir bireyi uzun süredir iş arayan yoksul bir ailenin yaşadığı çaresizliği dramatize etmeden, yalın bir gerçeklikle gösteriyor seyirciye. Hijyenik olmayan koşullarda yaşayan, sağlıksız beslenen ve hatta beslenemeyen yedek sanayi ordusunun üyeleri olan Kim ailesi, komşuları gizli yollarla kullandıkları interneti şifrelediği için panik yaşamaktadır çünkü bir pizza kutusu katlama işinin haberi, günümüz koşullarına uygun olarak whatsapp üzerinden gelecektir. Neyse ki başka bir bağlantı yakalarlar ve haber gelir. Parça başı aldıkları, geçici bir iş olan pizza kutusu katlama işi ile Kim ailesi kısa bir süre artı değer sömürü çarkına yeniden dahil oluyor ve güncel işsizlik oranlarını düşürüyor ama yaşam koşullarında o gün karınlarını doyurmanın dışında hiçbir değişiklik olmuyor. Ve hikaye de buradan sonra başlıyor, ailenin çaresizlik içerisinde birbirinin peşi sıra attığı adımlar sonunda bir trajediyi getiriyor. Selahattin Demirtaş’ın “Leylan” kitabındaki “Baran’ın Beşiği” hikayesindeki gibi; “Orada azıcık da olsa para biriktirebilseler en azından kışın bu kadar çaresiz, aç biilaç kalmazlardı. Çünkü yoksulluk yoksulluğu besliyor, suya battıkça ağırlaşan paçavra misali, dibe doğru gittikçe çıkış imkansızlaşıyordu.” İster Kore ister Türkiye olsun aynı çaresizlikle yaşanan işsizliği Koreli işsizler üzerinden anlatırken aslında evrenselleştiriyor Bong Joon-ho.

Trajediye varan olaylar, evin oğlu Ki-woo’ya, üniversiteye giden bir arkadaşından gelen cazip bir teklifle başlıyor. Bir arkadaşı Ki-woo’dan, ders verdiği ve hoşlandığı Park ailesinin liseye giden kızı Da-hye’ye kendisi uzaktayken yerine ders vermesini istiyor. Arkadaşına “emanet” etmek istiyor hoşlandığı genç kadını.

Ki-woo, Park ailesinin yanında işe başladıktan sonra anne, baba ve kızkardeşini de sahte referanslarla hizmetçi, şoför ve sanat terapisti olarak işe aldırmayı başarıyor. İlerleyen sahnelerde ise referanslar sahte olsa da, aile üyelerinin aslında başvurdukları pozisyonlar için liyakatlı olduklarını görüyoruz. Sanat üzerine diploması olmadığı için en tartışmalı pozisyonda çalışan Ki-jeong çok zeki bir genç kadın ve Park ailesinin şımarık erkek çocuğunu hizaya sokuşunu izliyoruz filmin ilerleyen sahnelerinde.O yerinde duramayan çocuğu, sakince Ki-jeong’un kucağında resim yaparken görüyoruz. Ki-Jeong, çocuğun travmasını da ilk görüşte çözecek kadar zeki biri. “Fırsat eşitliği” sunan sistemin zeki ve nitelikli Kim ailesi üyelerine pek bir fırsat sunmamış olduğunu görüyoruz aslında. Sistemin yarattığı toplumsal eşitsizlik ailenin her bir bireyinin niteliklerini yok sayıp, vasıfsızlaştırılarak ucuz emek güçlerine dönüştürmüş.

Ve mekan değişiyor. Zengin Park ailesinin evindeyiz artık. Yönetmen mekanı sadece fiziksel olarak kullanmıyor. İki farklı mekanda zengin ve yoksul karşıtlığını net bir şekilde görüyoruz. Filmin yağmur sekansında bu ayrımı daha da şiddetli bir şekilde izliyoruz . Zengin için yağmur, bahçesinde korunaklı çadır içinde oyun oynayan çocuğunu salondan izlerken sevişme konforunu engellemiyor. Oysa yoksul için yağmur su basan evinden, metaforik değil gerçekten bokun içinden, fotoğraf gibi birkaç değerli eşya ya da bir miktar paranın kurtarılma mücadelesine dönüşüyor. Aynı doğa olaylarını yaşıyoruz, evet ama aynı koşullarda yaşamıyoruz.

Filmin tarafsızlığı

Filmin eleştirilen yanlarından biri Park ailesinin zenginliğinin kaynağını gösteren sömürü çarkını işlememesi. Yönetmen, Snowpiercer filminin aksine bu filmde kapitalist sisteme “tarafsız” davranıyor. Park ailesinin dürüst yollardan zengin olduğu algısını yarattığı bile söylenebilir. Bu kısım rahatsız edici değil çünkü burjuvazi günlük hayatta zaten bazılarımızca böyle algılanmıyor mu? Yaptıkları ufak “iyiliklerle”, neden oldukları tüm sömürüyü hemen temize çekip, onlardan sempatik karakterler yaratma eğilimini görümüyor muyuz? Burjuvazi her zaman ağzından salyalar saçan korkunç bir Erol Taş karakteri değil. Bong Joon-ho aslında filmde bazılarımızın burjuvazi algısını işliyor. Bu algı yüzünden isyanımızın, öfkemizin sınıf çatışmasına değil, işçi sınıfının kendi içindeki çatışmaya dönüşünü gösteriyor. Homojen ve yekpare olmayan işçi sınıfı sarı sendikalarla, grev kırıcılarla, ırksal ve dinsel referanslarla tarihsel çıkarını unutup, gündelik çıkarları üzerinden hareket ederek sınıfının sömürüsünün kolaylaşmasına biraz da olsa katkı sunmuyor mu? İşsizlik ve düşük ücretler yüzünden öfkemizi, egemen sınıf yerine Suriyelilere yönlendirmek de bu algının bir parçası değil mi? Bong Joon-ho filmini biraz da bu yanılgı üzerine inşa ediyor.

Yönetmen sınıf çatışmasını ince nüanslarla göstermeyi de ihmal etmiyor film boyunca. “Çok iyi” görünen Park ailesinin bu “iyiliğinin” aslında ne kadar kaygan ve değişken olduğunu ve bu “iyilik” halinin ancak kendi çıkarları tehlikeye girmediği sürece geçerli olduğunu görüyoruz. Mr Park bir diyaloğunda “çizgiyi aşan insanlara katlanamıyorum” ve “Bir kusuru vardı. Her zaman iki kişilik yerdi” derken ancak kendi istediği ve kendi sınıf çıkarıyla çatışmadığı sürece “iyi” olduğunun ipuçlarını veriyor. Doğum günü sekansında da eleştirildiği zaman “iyilik” maskesini ne kadar kolay çıkardığını görüyoruz. Filmin en sevdiğim diyaloglarından biri olan Choong -sook ve eşi Ki-taek arasında geçen konuşma da bu “iyiliğin” sınıf temelini incelikle çiziyor:

“Ki-Taek: Zengin ama yine de hoş

Choong-Sook: Zengin ama hoş değil. Hoş çünkü zengin biri. O para ben de olacak var ya. Ben de hoş olurdum. Daha da hoş olurdum.”

Ve bu hoşluğun sınırlarının da aslında o kadar uzak olmadığını evin hizmetçisi Choong -sook ve zengin Yeon-kyo arasındaki “Ramen” sahnesi anlatıyor.

“Yeon-kyo: Neden ramen yemiyorsun?

Choong -sook: Yiyebilir miyim?

Yeon-Kyo: Hayır bekle. Bunu kocama verebilirim.”

Ve o “iyilik” balonunun burjuvazinin yemeğini paylaşması gerektiği ilk an hemen patladığını gösteriyor Bong Joon-ho. Burjuvazi yemeğini paylaşmayı sevmiyor.

Koku

Filmin en dikkat çekici yanlarından biri de incelikle işlenen “koku” metaforu. Park ailesinin oğluyla başlıyor: “Hepsi aynı kokuyor” ve Mr Park ile devam ediyor: “Bezi kaynattığında çıkan koku var ya? İşte öyle kokuyor… Ama o koku yok mu o koku. Ta arka koltuğa kadar geliyor… O kokuyu bazen metroda da alıyorsun. Metroya binen insanların kendine has bir kokusu var.” Bong Joon-ho, tarafsızca çizdiği zengin Park ailesinin, yani burjuvazinin “en iyisinin” bile zihnindekini zarifce işliyor. Park ailesinin işçi sınıfını aşağılamasını ve sınıf kibirlerini kokudan hissettikleri tiksintiyle izliyoruz. İşçi sınıfını yemeklerini bölüşmek zorunda kalmadıkça, kendi sınıf çizgilerini geçmedikleri zaman sevebiliyorlar çünkü eşit olmadıklarını düşünüyorlar, çünkü eşit değiliz!

Filmdeki kadın karakterler ayrı bir beğeniyi hakediyor. Choong -sook henüz filmin ilk sahnelerinde pizzacının sahibine “Sen bir kutuyu bile katlayamazsın” diye bağırıyor. Hepimiz adına haykırıyor patronlara. Ben üretiyorum! Benim sayemde kazanıyorsun. Ben yoksam sen bir hiçsin aslında. Oğlunun arkadaşı bir taşı hediye olarak getirince de  “yemek daha iyi olurdu” diyor. İhtiyaç yemek çünkü bir taş değil. Açık ve doğrudan, rol yapmadan. Bir personaya ihtiyaç duymuyor Choong -sook. Neyse o, nasılsa o. Peki sevimli mi olması gerekiyordu? Haklılığının görünmesi için mutlaka çok iyi ya da çok mağdur ve mazlum mu olmalıyız? Sevilmeme, takdir edilmeme pahasına düşündüğü gibi, içinden geldiği gibi davranan bir karakter Choong -sook. Ki-jeong keza çok zeki bir kadın. Yaptığı orjinal gibi olan sahte sertifikalar, internet kafedeki oturuşu, bokun içinden kurtardığı paradan sonra yaktığı sigara, Park ailesinin oğlunu analiziyle mükemmel bir karakter inşası. Choong -sook da hakkını veriyor: “İstese çok iyi bir dolandırıcı olurdu”. Ki-woo ile arkadaşı arasında, kadının tercihini yok sayarak, “emanet etme” üzerinden varılan ataerkil sözleşmeyi de karar verme hakkını Da-hye karakterine bırakarak lime lime ediyor Bong Joon-ho.

Boktan kurtulamayacaksın

Filmin en can acıtı tarafı sınıf içi çatışma. Bong Joon-ho burada Kim ailesi burjuvazinin rolüne büründükçe her şeyin nasıl çirkinleştiğini gösteriyor. Kavga ettikleri ve ölümüne neden olduları diğer hizmetli Moon-gwang ölürken, Kim ailesinin evini yağmur nedeniyle taşan kanalizasyon basıyor. “Çatıştığın kendi sınıfın oldukça gerçek anlamda da metaforik anlamda da boktan kurtulamayacaksın kardeşim” diyor Bong Joon-ho.

Filmin sonunda hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Yeni bir Park ailesi gelmiş. Bodrumda yaşamak zorunda kalan yeni bir yoksul var ve Kim ailesi de eksikleriyle yine kendi bodrumunda yaşamaya devam ediyor. Temelinde hiçbir şey değişmiyor. Bireysel kurtuluş umutlarının, zenginlik hayallerinin ve kendi sınıfınla çatışmanın beyhudeliğini anlatıyor film toplamında. Bong Joon-ho: “Burada bir belgesel ya da propaganda yapmıyorum. Dünyayı nasıl değiştirebileceğini ya da nasıl davranman gerektiğini anlatmak değil amacım daha çok gerçeğin ağırlığının nasıl korkunç ve patlamaya hazır olduğunu göstermek” diyor. Ve film bitince o gerçeğin ağırlığının hissi ve bilinciyle onu nasıl değiştirebileceğimizi düşünmeye sevk ediyor bizi.