Hesap soracağız! Meydan okuyacağız!

Neoliberal faşist iktidarlar kadın düşmanlığını ve erkekliği, kurdukları rejimin temel taşıyıcılarından biri yaparken o hegemonik erkeklikler bir gece yürüyüşünde “Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor” sloganıyla yıkılıyor. Bu yasak dolu günlerde Türkiye’nin dört bir yanında eylemleriyle lafı reisin ağzına tıkan bütün kadınların ellerine, ayaklarına, akıllarına sağlık. Daha yeni baştan kurulacak koca bir hayat var

Hesap soracağız! Meydan okuyacağız!

Dersim’de aylardır kayıp olan Gülistan Doku’nun ablası, hakkında işlem yapılmayan şüphelinin evini taşıyor oluşu karşısında zıvanadan çıkıyor. Eşyaları defalarca yere vursa da genç bir kadının aylardır bulunamamasının karşısında kifayetsiz kalıyor yaptıkları. Şüpheli Zaynal Abakarov’un babası Dersim emniyetinde polis. Bu olaydan bir gün önce AKP’li Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan Nadira’nın dosyası kapatılmıştı. Daha nice devlet korumalı, yargıda hafifletilmiş cinayet var bu ülkede. Toplumun çeşitli kesimlerinden. Sadece kadınlar değil. Ama kadınların kapatılmamış hesabı her geçen gün büyüyor. Bu nedenledir ki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü eylemleri her sene bir öncekinden daha kitlesel ve daha yaygın oluyor. Yasaklara rağmen giderek büyüyen bir mücadele şölenine dönüyor 8 Mart. Bu yıl da öyle oldu. Hem gündüz yapılan eylemler hem de feminist gece yürüyüşleri yasak duyurularına rağmen her senekinden kalabalıktı. Ülkede neredeyse nefes almanın bile İçişleri Bakanlığı’nın soruşturmasına neden olacağı bir anda, “savaşa hayır” demenin valilik kararıyla yasaklandığı günlerde, hem “savaşa hayır” diyerek, hem patriyarkaya karşı feminist mücadelenin gücünü göstererek, hem Soylu’ya mesaj göndererek hem de Diyanet’i doğrudan hedef alarak. Niteliği, sözü, eylem yaratıcılığı saymakla bitmeyen bir hareket kadın hareketi. Kadın hareketinin gücü elbette haklılığından geliyor. Ancak sadece meşru olmak değil binlerce kadını eyleme çıkaran, gücünü birbirinden ve feminizmden alan bir hareket. Elbette sokağa çıkan bütün kadınlar feminist değil ama kadınlara bugünü ve geleceği kurmak için bir anahtar sunuyor feminizm. Kadın hareketinin gücü ısrarcılığından geliyor. Kadın davalarındaki ısrar, hakkını savunmaktaki ısrar, yaşamına sahip çıkmasındaki ısrar onu güçlendiriyor. Kadın hareketinin gücü farklılıklarına rağmen bir arada durabilmesinden geliyor. Kadın dayanışmasının vazgeçilmez olduğunu ülke genelinde bütün kadınlara ulaşabilen bir fikir olarak örgütleyebilmesinden ve kadınları bir araya getiren örgütler kurabilmesinden geliyor. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada bu böyle. Neoliberal faşist iktidarlar kadın düşmanlığını ve erkekliği, kurdukları rejimin temel taşıyıcılarından biri yaparken o hegemonik erkeklikler bir gece yürüyüşünde “Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor” sloganıyla yıkılıyor. Bu yasak dolu günlerde Türkiye’nin dört bir yanında eylemleriyle lafı reisin ağzına tıkan bütün kadınların ellerine, ayaklarına, akıllarına sağlık. Daha yeni baştan kurulacak koca bir hayat var.

Kadınlar 8 Mart’a hazırlanırken nasıl bir dönemden geçiyordu ülke? Elbette ilk söylenecek olan İdlip savaşı. Yine de gazete manşetlerine şöyle bir bakılırsa sanki bir ayda 60’a yakın asker ölmemiş İdlip’te. Kanal İstanbul’un bir an önce ihaleye çıkarılacağını söylüyor Erdoğan. Gazeteciler gözaltına alınıp bırakılıp tekrar alınıyor. Yine hesap veren yok. Bu kadar asker neden öldü?

AKP, Rusya’yla yaptığı anlaşma gereği İdlip’teki “askeri faaliyetler”ini durdurdu. Bir hafta içinde her şey oldu bitti. Önce 27 Şubat gecesi İdlip’te TSK’nin Suriye ordusu tarafından vurulduğu ve çok sayıda kayıp verdiği haberleri geldi. Rusya’nın üstüne basa basa tekrarladığı şey, Türk askerinin gözlem noktalarının dışında cihatçı gruplarla birlikte olduğu bilgisi oldu. Ardından çatışmalar devam etti. Erdoğan “şehitler tepesi boş kalmayacak” diye tekrarladığı konuşmada Suriye petrollerine dair espriler yaptı. ABD Türkiye’ye sözlü destek açıkladı ama ne ABD’den ne NATO’dan ne de Avrupa’dan somut bir destek geldi. Yine Türkiye’ye sığınan halklar bir şantaj malzemesi olarak sınır kapılarına gönderildi. Bu arada çatışmalar sürdü ve valilikler ölüm haberleri açıklamaya devam etti. Sonuçta Erdoğan ve Putin’in 5 Mart’ta yaptığı görüşmede bir süreliğine çatışmaların durdurulduğu bir mutabakat imzalandı. “Rejim”, Suriye sınırları içinde egemenlik haklarına saygı duyulan Suriye Arap Cumhuriyeti olarak tanındı. “Rejim”le süren çatışmalar, daha önce dile getirilen bütün şartlar unutularak durduruldu. Bu arada Rusya destekli Suriye ordusunun cihatçılara karşı operasyon hakkı saklı tutuldu. M5 otoyolu, batı Halep, güney İdlip’te Suriye ordusunun kontrolü kabul edilirken M4 otoyolunun açılması için de Rusya ile Türkiye birlikte kefil oldu. Yani Esad’ı yıkma sevdası terk edilip egemenliği tanınacak, Suriye ordusu değil TSK geri çekilecek. Askerler bu anlaşma için öldü. Oysa Suriye’de var olmanın adım adım bu sonuca götüreceği belliydi.

Bir haftalık savaşın bakiyesi gözden kaçmamalı. Anlaşmadan önce soru “İdlip’te ne işimiz var?”dı, artık buna “Bu kadar asker neden öldü?” sorusu da eklendi. AKP iktidarının ülkeye benzer yıkımları yaşatmaması için tüm bu yaşananların hesabını sormalıyız?

AKP’de işlerin hiç de yolunda gitmediği bir dönemde başladı İdlip meselesi. Ordu içerisinde huzursuzluklar yazılıp çiziliyordu. FETÖ operasyonları ve “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmaları kontrgerilla içi huzursuzluğa ve hareketlenmelere işaret ediyordu. En öne çıkan gerilim de yargıdaydı. Üstelik AKP içinden çıkacak ikinci parti olan Babacan’ın partisi de kurulma aşamasına gelmişti. Savaş sayesinde bu tartışmalar biraz ertelendi. Ancak bu defa savaşın iç politikada aynı etkiyi yarattığı söylenemez. “Suriye’de ne işimiz var?” sorusu, “İdlip’ten çekilin ölümleri durdurun” çağrısı toplumun farklı kesimleri tarafından dile getirildi. Bu tepki sokaktan güçlü bir şekilde gösterilemedi. Daha çok sosyal medyada sınırlı kaldı. Buna rağmen savaş AKP saflarını sıklaştırmada eskisi gibi bir etki yaratmadı.

Bu savaş en çok silah şirketlerine yaradı. Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın ve AKP’yle büyüyen Ethem Sancak’ın Türkiye’de savunma sanayiinin yeni devleri olma yolunda gittiği biliniyor. Erdoğan silah üretimindeki büyüme ile övünüyor. Ülkenin zenginliği silah şirketlerine aktartılırken o silahlarla başka bir ülkenin topraklarına giren askerler ölüyor. Libya’ya giden gemiler dolusu silah, Suriye’ye giden TIR’lar dolusu silah, birilerinin cebini dolduruyor ve o ceplere giren paralar bizim cebimizden çıkıyor.

Bu savaşın en çok zarar verdiği kesimlerin başında mülteciler geliyor. Hala sınır kapılarında bekliyorlar. Süleyman Soylu gün aşırı mültecilere sınırı nasıl geçeceklerinin aklını veriyor ve Avrupa’ya sınırı geçen abartılı mülteci rakamlarıyla şantaj yapmaya devam ediyor. Bu çağın en önemli sorunlarından biri mültecilik. Ülkesindeki baskıdan, savaştan kaçan insanların sınırlarda yaşadığı insanlık felaketi. Erdoğan’ın her fırsatta mültecileri Avrupa’ya karşı pazarlık malzemesine çevirdiği biliniyor. Bu defa savaş konusunda istediği desteği alamasa da mülteciler için para alındı mı, anlaşmalar yapıldı mı zamanla açığa çıkacaktır. Ancak İdlip saldırısı sonrası sınır kapılarından gelen görüntüler ve ülke içerisinden buna verilen tepki üzerine konuşmaya değer. Mültecilik sadece devletlerin sorunu değil. Aynı zamanda devletler eliyle kışkırtılan ırkçılığı görünür kılan bir toplumsal sorun. Savaşın harap ettiği ülkelerde ya da diktatörlükler altında yaşarken insanca bir yaşam için ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilerin gittikleri ülkede yaşadığı ayrımcılık başlı başına bir mücadele konusu. Mültecilere kör bir emek mücadelesi de kadın mücadelesi de düşünülemez artık. Mülteci düşmanlığını karşısına almayan bir anti-faşizm de. Ne var ki sosyalistler olarak bu konuda olmamız gereken yerin çok gerisinde olduğumuzu kabul etmemiz, kendi kendimizle hesaplaşmamız gerekiyor.

Savaşın en görünür yansıması yasaklar. İdlip’deki çatışmaların üzerinden 3-4 gün geçtikten sonra birçok ilde eylem yasakları başladı. Yasakların günler sonra gelmiş olması elbette yasağın sadece “savaşa hayır” demekle ilgili olmadığını gösteriyor. AKP, tartışmasız biçimde yenildi. Bu yenilgiyi gizlemenin, hesap sorulmasını engellemenin en kolay yolu yasaklar. Ancak asıl sorun, sol yasaklara göre planlama yapmaya başladığında açığa çıkıyor. Yasağı delmenin, sokakta olmanın, hesap sormanın bin bir çeşit yolu var. Yeter ki biraz yaratıcı olunsun.

Baskının bir yüzünü sokağa yönelik yasaklar, bir yüzünü ana muhalefet partisini doğrudan hedef alan tehditler oluştururken bir yüzünü de basın üzerindeki baskılar oluşturuyor. Libya’da yaşamını yitiren ama ölümü gizli tutulan MİT mensuplarını haberleştirdiği için Odatv, Yeniçağ ve Yeni Yaşam’dan gazeteciler tutuklandı. Hem de kararın mahkemede değil “yukarıda” alındığını alenen gösteren pespaye operasyonlarla. Sınırda mültecilerin durumunu takip eden gazeteciler gözaltına alındı, kimileri tutuklandı. İktidarın gerçeklerin açığa çıkmasına tahammülü yok.

Neresinden tutsan dökülen ve bu halinin açığa çıkmaması, yaptıklarının sorgulanmaması için giderek saldırganlaşan ama bunu yaparken yere sağlam basmadığını da gizleyemeyen halk düşmanı bir iktidar var karşımızda. Öyleyse 8 Mart’ta yasakları ayaklarının altına alan kadınlar gibi yapacağız, hesap soracağız, meydan okuyacağız!