Ferda Koç: Panzehir, yeni bir uygarlık tasarımıdır

“Pandemi’ paniğinin panzehiri, şimdiki muazzam kentsel ‘yığılma’ya, büyük pazaryerlerine, ücret bağımlılığına son veren akla uygun yeni bir uygarlık tasarımıdır. COVID-19 paniğiyle evlerimize tıkıldığımız bugün yapmamız gereken şey ise bu yeni uygarlık tasarımına doğru demir almamızı sağlayacak isyan ve dayanışma limanlarını icat etmek, keşfetmek, çoğaltmak ve bu limanlardan ufka bakmaktır”

Ferda Koç: Panzehir, yeni bir uygarlık tasarımıdır

İleri Haber’in “COVID’den sonra: Yeni dünyada kapitalizm ve sosyalizm” başlıklı dosyası kapsamında yönelttiği soruları yanıtlayan Sendika.Org yazarı Ferda Koç, küresel boyuttaki salgına ilişkin olarak “Pandemi’ paniğinin panzehiri, şimdiki muazzam kentsel ‘yığılma’ya, büyük pazaryerlerine, ücret bağımlılığına son veren akla uygun yeni bir uygarlık tasarımıdır. COVID-19 paniğiyle evlerimize tıkıldığımız bugün yapmamız gereken şey ise bu yeni uygarlık tasarımına doğru demir almamızı sağlayacak isyan ve dayanışma limanlarını icat etmek, keşfetmek, çoğaltmak ve bu limanlardan ufka bakmaktır” diyor.

İleri Haber’in soruları ve Koç’un yanıtları:

2019 dünya geneline yayılmış protestoların damga vurduğu bir yıl olarak geçti. 2020’de ise Koronavirüs salgını tüm dünyanın birinci gündem maddesi. Komplo teorilerini bir kenara bırakarak soracak olursak, salgının uluslararası kapitalizmin bir kriziyle dönemsel olarak çakıştığını düşünüyor musunuz? Bu krizin niteliği nedir ve sermaye salgından nasıl bir yeniden yapılanma beklentisi içine girebilir?

Öncelikle olayı bir “komplo” olarak gördüğümü söyleyeyim. Ama bu, bir “gizli örgüt komplosu” değil. “İnsanların ve mikropların tüm canlı nüfusu tehdit eden ortak bir komplosu”. Rob Wallace, “Büyük Çiftlikler, Büyük Griplere Yol Açar” adlı kitabının girişinde yapıyor bu belirlemeyi. Wallace’ın komplo içinde yer alan “insanlar”la kastettiği özel bir insan etkinliği olarak neoliberal sermaye birikimi süreci. COVID-19 ve öncesindeki benzerleri (EBOLA, SARS, MERS vb.) bu süreçte yeniden şekillendirilen “neoliberal kapitalist uygarlığın” kaçınılmaz ve sürekli yenilenecek ürünleri olarak tüm insanlığın karşısına dikildi.

Neoliberalizm, dünya nüfusunun dörtte üçünü kent merkezlerine yığıp, bütün geçim araçlarını meta pazarından sağlama mecburiyetini yarattı. Milyonlarca tavuğun, binlerce, onbinlerce koyunun, domuzun ve büyük baş hayvanın et-süt-yumurta için bir araya getirildiği üretim tesisleri, onbinlerce insanı aynı anda yüzlerce hayvanla yan yana getiren büyük perakende merkezleri ve yine insanlarla muazzam sayıda canlı hayvanı, pazar yerlerinde, gemilerde ve diğer nakil araçlarında bir araya getiren büyük toptan satış işlemleri ve bütün bunlara ek olarak, neoliberalizmin “yaban hayatın dokunulmazlığını” binbir türlü yolla ortadan kaldıran, insanları yaban hayata musallat eden pratikleri, hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların ortaya çıkması ve yayılması açısından tarihte görülmemiş bir uygun ortam oluşturdu. Wallace bu çerçeveden bakarak olayı “tüm canlı hayatı tehdit eden bir sermaye komplosu” olarak ele alıyor. Bu yaklaşıma katılıyorum.

Uluslararası kapitalizmin 2019’un ortalarında başgösteren krizi ile COVID 19 krizi arasındaki ilişkiyi, öncelikle bu ortak zemin üzerinden, aynı sermaye birikimi sürecinin yol açtığı krizler olarak kavramalıyız. Neoliberalizm, gezegenin ve insanlığın züccaciye dükkanında dolaşan bir fil gibi.

Uygarlık krizi

Belirtileri 2019 sonlarında yoğunlaşan ve 2020’yi pençesine alacağı hissedilen ekonomik krizin önemli olguları, Çin’in ekonomik genişlemesindeki ani yavaşlama, İngiltere’nin Brexit’i yürürlüğe sokması ve FED’in faiz oranlarını sıfıra yaklaştıran hamlesiydi. Uluslararası kapitalizmin 2019’dan 2020’ye uzanan krizi, neoliberal finansallaşma ile üretim süreci arasındaki çelişkilerden, uluslararası kapitalizmin merkezleri arasındaki çelişki ve çatışmalardan kaynaklanan bir “işleyiş sorunu” olarak görünüyordu.

Konvansiyonel üretici faaliyetleri durma noktasına getiren COVID-19 krizi ise, emperyalist kapitalist merkez, bu durgunlukla nasıl baş edeceğini planlamaya çalışırken patlak verdi. Ekonomik genişlemedeki “yavaşlama” tablosunun yerini çok şiddetli bir daralma aldı. Çin’de 2020’nin ilk üç ayında küçülme -%40, AB için ikinci üç ay küçülme tahmini -%22, ABD için ikinci üç ay küçülme tahmini -%24. Bu bir şok tablosu. Bu şok 2019-20 krizinin bir devamı değil, ortaya çıkaracağı sonuçlar da, 2019 krizinin bir derinleşmesi şeklinde olmayacak.

2019 krizi, devrimci bir alternatifi olmadığı için kapitalizm içi bir krizdi. Oysa COVID-19’un neden olduğu kriz ekonomiyi, siyaseti ve hegemonik kültürü bir bütün olarak içine çeken bir uygarlık krizi olarak yaşanacak. Krizin ekonomik bileşenini, siyasi ve kültürel bileşenlerinden ayırmak mümkün değil. Kriz karşısındaki politikayı da öyle.

COVID-19 krizi, kapitalizmin 2019 krizinden çıkmak için bir şekilde yararlanacağı bir “vesile” olarak düşünmek için biraz fazla büyük. Bahçenizdeki ayrık otlarından kurtulmak için evinizi bahçesiyle birlikte yakmak gibi bir şey bu. Dolayısıyla, COVID-19’un 2019-20 krizinden çıkış politikalarına etkisi ne olacak sorusuyla işe başlamayı doğru bulmuyorum. Sermayenin COVID-19 krizinin yarattığı duruma karşılık veren “ayakta kalma stratejileri” üzerine düşünmek daha doğru.

Bu yeniden ayakta kalma stratejilerinin neo-liberal dönemin emek rejimiyle ilişkisi ne olacak? Çalışma düzeninin yeni bir düzenlenmesi ve emekçilerin örgütlenme zeminlerinin buna bağlı bir dönüşümü mü yaşanacak?

Sermayenin ayakta kalma stratejisinin gerçek dışı bir zemine dayanmasını beklememeliyiz. Şu anda çok büyük ve bugüne dek görülmedik bir “seferberlik halinde” yaşıyoruz. İnsanların aylarca evlerine tıkıldığı, üretim ve dolaşımın insanların evlerinden çıkamadığı bir duruma göre yeniden organize edildiği bir süreçte yaşıyoruz.

Bu durumun, bu haliyle ne kadar süreceği, bugünlerden sonra bu yeni “yaşam tarzı”nın ne kadarlık bir kısmının kalıcı hale geleceğini öngörmek de çok zor. Ama belli ki 21.yy’ın başından beri nefesini ensemizde hissettiğimiz yeni ölümcül küresel salgınlar (EBOLA, SARS, MERS ve süregiden Kongo havzası HIV/AIDS salgını) bugünkü kapitalist uygarlığın zorunlu bir bileşeni olarak devam edecek ve bu durum insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerden başlayarak, üretimle ve devletle kurdukları ilişkilerde de karşılığını bulacak.

Sermayeye dayalı üretimin genel mimarisi değişecek

Öncelikli soru şudur: Bundan sonraki yaşamımıza, bu küresel salgınların herbirimize dayattığı “sosyal mesafelenme” ve “hijyen önkoşullu ilişki”yi kabul ederek mi devam edeceğiz; yoksa içine sürüklendiğimiz bu karantinadan, “Talihsiz” Agamben’in vurguladığı gibi, “çıplak hayat”tan başka bir şeye inanmayan, çıplak hayatı kaybetme korkusunun üyelerini körleştirdiği ve birbirinden kopartığı bir toplumu” reddederek mi çıkacağız?

Sermaye, proleterleştirmenin sınırlandırılması, geçimlik üretimi kent yaşamıyla birleştiren küçük üreticilik modellerinin ve dolaşım ağlarının geliştirilmesi ve meta fetişizmine son verilmesini gerektiren ikinci yolun seçilmesine karşı sonuna kadar direnmeyi isteyecektir. Ama “istemek”le “yapmak” arasındaki açı nasıl kapanacak?

Şu an yaşamakta olduğumuz ekonomik şokların yol açacağı depremlerle sarsılan sermaye, COVID-19 krizinin evlerine tıktığı insanlara, içinde yaşamaya tahammül edebilecekleri bir gelecek sunabilir mi? Üç-dört ay boyunca evlerine tıkılan, işlerini, mesleklerinin geçerliliğini, geçim araçlarını kaybeden on milyonlarca insan, hayatlarında meydana getirilen bu büyük yıkımı sineye çekmeye ve bir “neoliberal virüs” tarafından sıfırlanan hayatlarını, sermayenin gösterdiği kulvarlardan yeniden kurmaya ikna edilebilir mi? Daha da ötesi, bu krizden sonra, uluslararası kapitalizmin sürükleyici merkezlerinin dünyayı bu yeni koşullar üzerinden yeniden kurmaya gücü, mecali kalacak mı?

Ben kapitalist üretimin temel zeminlerinin salgın boyunca önemli bir “yer değiştirme”ye yönelmesini ve böylesi tehditlerden etkilenmeyen bir üretim ve dolaşım düzeni kurma adına bugün ve gelecekte yapılacak düzenlemelerin sermayeye dayalı üretimin genel mimarisinde ciddi değişiklikler yaratmasını bekliyorum. Bu değişikliklerin sınıflar mücadelesinin zeminlerinde ciddi değişikliklere yol açması kaçınılmaz.

Daha şimdiden işyerlerinin COVID salgını karşısında yaptıkları düzenlemelere baktığımızda, işçi sınıfının “uzaktan çalışabilenler” ve “uzaktan çalıştırılamayanlar” olarak bölündüğünü, uzaktan çalıştırılamayanların çok önemli bir bölümünün maddi malların ve hizmetlerin üretiminde çalıştırılan işçilerin oluşturduğunu görüyoruz. Salgın daha başlangıçta işçi sınıfı içerisindeki farklılıkları derinleştiriyor. Uzaktan çalıştırılabilen işçinin evi, kirasını, ısınma, elektrik, internet ve telefon, temizlik, güvenlik giderlerini, beslenme ve mola gereksinimlerini kendisinin karşıladığı bir işyeri birimi haline geliyor. Uzaktan çalıştırılamayan işçi ise bir yeraltı maden işçisi hissiyatıyla, işyerine her gün ölümü göze alarak girecek.

Yeni toplumsal kurtuluş hareketleri dalgası…

Bu parçalanmanın emek-sermaye çatışmasının somut talep zeminini bugünden daha derin bir biçimde parçalayacağını öngörebiliriz. Ama bu parçalanmanın işçi sınıfı hareketi içerisindeki parçalanma eğilimini de otomatik olarak güçlendireceğini söylemek doğru değil.

İşçi sınıfının “okkanın altına itilen” kesimin örgütlenmeye ve harekete geçmeye daha yatkın bir katman oluşturması halinde, ücretli emeğin maddi üretimdeki yerini hızla daraltan bir sürece girebiliriz. Bu değişim artığın temellükünde rol üstlenecek yeni “sermayeye bağımlı emek” biçimlerini daha da çoğaltacaktır.

Üretimin örgütlenmesinin bu yeni modelinin insanlığı distopyaya teslimiyete mi yoksa sermaye hükümranlığını sorgulayan bir başka toplumsallaşmaya mı yönelteceği, belirsizliğini koruyor.

Bununla birlikte, içinde yaşadığımız “büyük kapatma” sırasında, temel biyolojik ihtiyaçlarımızın üretimi için ne kadar az emek ve çabaya ihtiyacımız olduğunu, ihtiyaç imalatı endüstrisinin ürünlerine ulaşmak için sarf ettiğimiz onca çabanın nasıl da gereksiz olduğunu, dayanışmaya dayalı bir toplumsallaşmanın, metalar üzerinden ilişkilenmeden kat kat doyurucu olduğunu giderek daha fazla hissediyoruz. Bu süreçte edindiği bu deneyimler, ezilen sınıfların “kapatma sonrası” davranış biçimlerini de mutlaka etkileyecektir.

Öte yandan görmeliyiz ki, insanlık ilk defa COVID-19’de somutlaşan bir “ölümcül küresel tehdit” deneyimini zamandaş bir biçimde ve hemen hemen eşit bir risk algısıyla yaşıyor. Daha önce yaşanan insan elinden çıkmış hiçbir küresel “felaket”te, I. ve II. Dünya Savaşları sırasında veya “Nükleer Savaş Tehlikesi” karşısında bu tip bir tehdit algısı ve deneyimi oluşmamıştı. Bu nedenle değişik ülkelerin halklarının, ezilen-sömürülen sınıflarının, bu süreçten çıkış için bulacakları yollarla birbirlerini de etkilemeleri, uluslararası boyutları olacak yeni bir “toplumsal kurtuluş hareketleri” dalgası yaratmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

Salgın aynı zamanda, var olan ekonomik-siyasi-toplumsal düzenin de sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Bu tepkilerin güç vereceği düzen içi ideolojik-politik akımlar neler olabilir? Artan rahatsızlık ve tepkilerin sosyalist alternatife yönelmesi nasıl mümkün olabilir? Sosyalistlerin bu yeni dönemde temel tezleri, önermeleri ve iddiaları nasıl şekillenmeli?

Krizin yol açacağı yıkımı önlemek için de, bu salgın geçtikten sonra ortaya çıkacak devasa “onarım görevlerinin” de muazzam bir devlet müdahalesi ve kitle seferberliği gerektireceği ortada. 3-5 ay boyunca fiili üretim sürecinin zihinlerinde yarattığı baskı olmadan konu üzerine düşünebilecek yüz milyonlarca insan, bu müdahale ve seferberlik sürecini, “kimin için” ve “neyi yapmak üzere” sorularını sormadan itaatkâr bir biçimde büyük sermayenin yönetimine terk etme eğiliminde olmayacaklar. Dolayısıyla COVID-19 krizi sürecini ve sonrasını insanlığın bundan sonraki gelişme mecrasını belirleyecek bir sınıf mücadelesi düzlemi olarak tahayyül etmeliyiz. Kapının arkasında, yenisiyle, eskisiyle bütün işçi sınıfının ve daha da ötesi sermaye-bağımlı bütün sömürü düzeneklerinin “kurbanlarının” entegre edilebileceği yeni bir “emek rejimi”nin olduğunu düşünmüyorum. Artık bunların hepsi “pazarlığa tabii” olacak. Bu pazarlık da tek tek sermayedarlar ile işçileri arasında değil, devletlerle halkı arasında yapılacak.

İsyan ve dayanışma limanlarını inşa edelim

Tabii ki bununla, muhayyel bir masa başında, “halk” adındaki muhayyel bir partiyle veya muhayyel siyasi bütünlükle devlet arasındaki bir müzakereyi kastetmiyorum. Kastettiğim şey, devletlerin, içinde yaşadığımız COVID-19 krizini, (herhangi bir devlet işinde yaptıkları gibi) sınıf tavrıyla yönetmeye kalkıştıklarında karşılaşacakları direnç ve bunlara verdikleri karşılıklarla belirlenecek bir mücadele süreci.

Elbette insanların bu denli şiddetli bir panik ortamında, devlet yönetiminden gelen açıklama ve yönlendirmelere gözlerini diktikleri ve bu günlerde “kamu otoritesine” boyun eğmeye fazlasıyla yatkın hale geldikleri bir gerçek. Hobbes’un Leviathan’ı (burjuva devletler), tarihte ilk defa gerçekten de “insanın insanın kurdu olduğu”, tüm insanların birbirlerini ölümcül birer tehlike olarak algıladıkları ve deneyimledikleri bir zemin üzerinde eylemde bulunuyor. Ama aynı zamanda insanlar, salgını durdurmak için devleti göreve çağırmaları ve otoritesine boyun eğmeye bilinçli bir yatkınlık göstermeleri, onun bu görevi nasıl yapması gerektiği konusunda bir fikre sahip olmadıkları anlamına gelmiyor. Boris Johnson’ı ve Trump’ı “hizaya getiren” özel bir “uyanıklığın” da sahnede yer aldığını görmeliyiz. COVID-19 salgını sonrasında insanların, Noah Harari’nin sözünü ettiği gibi, kendilerini mutlak bir biyopolitik denetim toplumuna gönüllü olarak hapsedeceklerini hiç sanmıyorum.

Bu nedenle, sosyalistlerin, insanlığın tutabileceği en makul yol olan ama sermaye egemenliği altında tutulamayacak olan yolu savunmaları gerektiği kanısındayım.

COVID-19’un son halkasını oluşturduğu ve bir tür olarak insan yaşamına uzanan bu süreklilik kazanmış tehditlerin altında bize dayatılan “çıplak hayat” pahasına sosyal yıkımı kabullenmemeliyiz. Bizi sürekli bir panik altında körleştiren ve birbirimizden koparan varlık temeline mecbur değiliz. Bu temele mecbur olan tek üretim faktörü sermayedir ve üretici güçlerin bugünkü gelişme düzeyi, insanların biyolojik ve temel toplumsal varlık koşullarını “sermayesiz” üretmelerine uygun hale geldi. Temel biyolojik gereksinimlerimizi ücretli emeğe bağımlı olmadan karşılayacak, büyük ölçüde gönüllü ve “keyfi” emeğe dayalı bir “çekirdek üretim” düzeni kurulabilir ve “temel gereksinimler” alanı meta ekonomisinin dışına çıkarılabilir. “Pandemi” paniğinin panzehiri, şimdiki muazzam kentsel “yığılma”ya, büyük pazaryerlerine, ücret bağımlılığına son veren akla uygun yeni bir uygarlık tasarımıdır. COVID-19 paniğiyle evlerimize tıkıldığımız bugün yapmamız gereken şey ise bu yeni uygarlık tasarımına doğru demir almamızı sağlayacak isyan ve dayanışma limanlarını icat etmek, keşfetmek, çoğaltmak ve bu limanlardan ufka bakmaktır.

Kaynak: İleri Haber

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur