Bu kitapta geçmiş değil gelecek var!

Bu kitabı, bütün işçiler okumalı. Bütün sendikacılar. Benim gibi emeğin Türkiye’sini özleyenler. Sonra bütün umutsuzlar, bütün uzlaşmacılar, bütün yılgınlığa düşenler… Dünden geri olan bugünde, bu kitap elimizden taşmalı. Çünkü, bu kitapta geçmiş değil, gelecek var

Bu kitapta geçmiş değil gelecek var!

Kıpkırmızı, kocaman, tombul bir kitap. Elime avcuma sığmıyor. Aslında kabına sığmıyor. DİSK TARİHİ “Kuruluş, Direniş, Varoluş. 1. Cilt. 1967-1975” alt adıyla meraklısına merhaba diyor.

704 sayfalık kitabın iriliği gözünüzü korkutayazarken, sayfaları açmaya görün, daha saman kâğıtların başında durmuş Nâzım karşılıyor, kucaklıyor sizi: “En bilgin aynalara / En renkli şekilleri aksettiren onlardır. / Asırda onlar yendi, onlar yenildi. / Çok sözler edildi onlara dair / Ve onlar için: Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi” diyerek. Saman sayfaları çevirdikçe bir emek pınarıdır taşıyor önünüzde. Kitap, kronolojik ve asıl tematik bir akışla bir resmi tarihi değil editörü Aziz Çelik’in dediğince “Ancak bu böyle gitmez” diyenlerin tarihini yazıyor.

3 yıllık bir ortak emekle ortaya çıkan DİSK TARİHİ’nin bu cildinde zaman dilimi 1967-1975 diye, sanmayın ki kitap 1967’de başlıyor. Bütüncül bir yaklaşımla kitapta emek hareketi DİSK’in köklerinin en derininde başlıyor; Osmanlı’nın son döneminde. Ve bizi oradan ‘67’ye getirene kadar bütün dönemlerin emek hareketinin içinden geçiriyor. Ne oldu da kimler, niye “Ancak bu böyle gitmez” demişler ve söylemekle kalmayıp “Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde” diye kolları sıvamışlar? Öyle böyle değil; bir arşiv hazinesinin içinden çıkarılmış yazılı belgelerle, çarpıcı fotoğraflarla, ince elenip sık dokunmuş fotoğraf altlarıyla, güçlü çizimlerle ve birbirinden açık, birbirini besleyen, çoğaltan, ufuk açan imzalı metinlerle emeğin Türkiye’sinde gezinirken heyecanlanmamanız elde değil.

Saraçhane Mitingi. 31 Aralık 1961. (DİSK TARİHİ, S: 39)

Altmışlardan yetmişlere öyle yıllardır ki o yıllar; sadece üniversitelerde değil, fabrikalarda da işgallerin, boykotların yaşandığı, öğrencilerin de, işçilerin de ayağa kalktığı, solun, sendika hareketinin güçlendiği, siyaset, öğrenci, işçi ve sendika hareketinin birbiriyle bağ kurduğu, devrim bilincinin yükseldiği, umudun yeşerdiği, başka bir hayatın mümkün olduğunun apaçık görüldüğü… TİP’in, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulduğu, Cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitinginde Türkiye işçi sınıfının Saraçhane Meydanı’nı doldurduğu, Türk-İş’e rağmen Kavel’de, Zonguldak Kozlu’da direndiği, Paşabahçe’de greve durduğu… Hani askerlerin direnişçilerin üstüne ateş açmasıyla Zonguldak’ın iki karaelmasının; kömür gözlü Mehmet Çavuş ve Satılmış Tepe’nin öldürüldüğü 1965 Kozlu direnişi vardır ya… İşte o direniş Türk-İş’le TİP’li sendikacılar arasındaki ilk kırılmayı getirir. Türk-İş’in grevleri desteklemek bir yana, destekleyenleri disiplin kuruluna verip ihraç etmesiyle, içindeki artık o taşımak istemediği devrimci, mücadeleci blok açığa çıkar. O grup, ateşi yakar. Aslında, direnen, kararlılığından ödün vermeyen devrimci sendikalar, devrimci işçilerdir ateşi yaktıran. İşçilerin birliği için yola çıkanlar bölünmeye mecbur kalırlar. Ve DİSK Kuruluş Bildirisi, aynı bu kitap gibi başlar:

1872’den bu yana grev hakkını kullanarak, direnme gücünün başarılarını toplayan,
Dernek kurma hakkını en güç koşullar altında kullanan,
1909’dan beri Uluslararası işçi dayanışması çabalarına katılan,
Demokrasiye aykırı yasalar değiştirilince 1946’da yeniden sendikalar kuran,
Sosyal adaletin gerçekleştirilmesi mücadelesinde 1961’de miting yaparak yeni bir aşamaya ulaşan,
Anayasa ilkeleri uğruna kurşunlanan, coplanan, hapse atılan, yine de toplumcu mücadelesini bırakmayan;
BİZLER; Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve de onuru için bir araya geldik.

Tam da burada, Can Şafak’ın “Necmettin-Bir Devrimcinin Hatırası” kitabının çıktığı günlerde yapı işçileriyle buluştuğu  İstanbul söyleşisinde bir işçinin sorduğu soru geldi aklıma: “Türk-İş’ten çıkılmalı mıydı? Yoksa, kabul etmeyip ona karşı mücadele mi edilmeliydi ya da biz daha devrimciyiz diyerek DİSK mi kurulmalıydı?”

Can Şafak “Sorduğun soru çok zor bir soru ve tek bir cevabı da yok” diye lafa başlayıp soruyu soran işçiye uzun uzun anlatmıştı süreci. Ben de Kozlu’ya gidip maden işçilerinin yanında yer alan Rıza Kuas adını orada öğrenmiştim. İşte o gün o soruyu soran işçi bu kitabı almalı ve açıp açıp okumalı. Bu kitabı, bütün işçiler okumalı. Bütün sendikacılar. Benim gibi emeğin Türkiye’sini özleyenler. Sonra bütün umutsuzlar, bütün uzlaşmacılar, bütün yılgınlığa düşenler… Dünden geri olan bugünde, bu kitap elimizden taşmalı. Çünkü, bu kitapta geçmiş değil, gelecek var.

Kitabın editörü Aziz Çelik, DİSK TARİHİ’nin oluşum sürecini anlatıyor. (13 Şubat 2020)

Ve öyle bir incelikler var ki bu kalın kitapta. Birini anlatmalıyım. Önce lastik fabrikalarının işçilerinden biri, sonra Türk-İş’in, sonra TİP’in, sonra DİSK’in kurucularından biri, TİP milletvekilliği de yapan, “Bitmeyen kavganın sendikacısı” Rıza Kuas’ın yaşadığı bir hikâyedeki inceliği… Kuas hasta olduğunda böbrek nakli yapılması gerekir. Bunu duyan işçiler durur mu? Kuas’a böbreğini vermek için yüzlerce işçi başvurur. Türkiye’de ameliyatın yapılması kolay değildir. Amerika’ya gitmesi gerekecektir. Bu da Kuas için hiç kolay değildir. Yıllarca sen Amerikan emperyalizmine karşı mücadele et, sonra kalk ameliyatın için oraya git! Kuas’ın içi içini yer. Örgütsel disiplini ve sendikal ahlâkı nedeniyle DİSK yönetimine başvurup onların görüşlerini almaya karar verir. DİSK Yürütme Kurulu da 16 Ocak 1971’de eşine az rastlanır bir karar alır:

Genel Başkan vekili ve Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas’ın tedavisi için gerekirse Birleşik Amerika’ya gitmesine müsaade edilmesine, DİSK’in Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist politikasına karşı olmasının, Amerikan ulusuna ve o ulusun vardığı bilimsel teknik gelişme ve ilerlemeden yararlanmama anlamına gelmeyeceğine, bu nedenle, Rıza Kuas’ın böbrekleri için Amerika’daki tıbbi olanaklardan yararlanmasında herhangi bir sakınca bulunmadıg��ının kendisine bildirilmesine.

Kitapta bir bakacaksınız Ruhi Su çıkacak karşınıza; “Bu meydan kanlı meydan” diye yazdığı ağıdıyla, bir bakacaksınız Abidin Dino’yu TİP için tasarladığı logoda bulacaksınız, “Çekip Şerif’i vurdular, bayram benim neyime?” diye bütün hücrelerinizle ama bilmeden okuduğunuz türkünün Şerif’ini tanıyacaksınız, Süreyya Berfe’ninmiş dizeler diyeceksiniz, sonra Sartre’la karşılaşacaksınız. Uluslararası Barış Mahkemesi toplantı halindeyken eline uzatılan o telgrafı okurken düşüneceksiniz mahkemenin başkanı olan Sartre’ı.

Biz DİSK olarak, Vietnam halkının sömürücü saldırıdan kurtarılmasını, kendi kendinin efendisi olarak milli kurtuluş savaşını başarıya ulaştırmasını candan diliyor, kahraman Vietnamlıların yerli ve yabancı sömürücülere karşı giriştikleri insan haysiyetine şeref katan mücadelelerinin zaferle sonuçlanması temennisiyle bu kurtuluş savaşını sürdürenleri ayakta, saygıyla selamlıyoruz.

DİSK’in sadece ülkesinin işçilerinin hakları için değil, milletlerin bağımsızlık ve özgürlük hakları için de emek verdiğini göreceksiniz. Yine Sartre’a gönderilen başka telgrafla:

‘M. J. P. SartreUluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Başkanı
Kopenhag
Bugün, dünya kamuoyu biliyor ki Amerika Vietnam’da emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için mazlum Vietnam halkını kurşunluyor.
Başkanlığını yaptığınız Russell Mahkemesi bu vahşeti dünya kamuoyu önünde yargılamak gibi önemli bir görevi üstlenmiş bulunuyor. Biz Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu olarak ve bağımsızlığın özgürlüğün milletler için vazgeçilmez bir hak olduğuna inanarak sizi bütün kalbimizle destekliyor, başarılar diliyoruz.’
Başkan, Kemal Türkler

DİSK’in Çekoslavakya işgaline de “Ülkeler arasında iç işlerine müdahale hangi devletten gelirse gelsin, özgürlük içinde yaşayıp gelişmeyi engelleyici bir unsur olup ciddi bir tehlike meydana getirir” diyerek karşı çıkışını yine bu kitap anlatacak size. TRT ile mücadeleyi de haber bültenlerinde DİSK’in çalışmalarının eşit ve tarafsız olarak yer alması için Kemal Türkler’in TRT’ye yazdığı mektubu da: “DİSK de dış görünüşü ile Türk-İş gibi bir işçi konfederasyonudur (…) Böyle olduğu halde TRT, DİSK’i var kabul etmemekte, DİSK’in hiçbir yetkilisinin demecine, konuşmasına, toplantısına, kongresine, organlarının çalışmasına yer vermemekte, DİSK’le ilgilenmemektedir.”

Ve Kemal Türkler’in 15-16 Haziran direnişinden hemen önce 14 Haziran 1970’te temsilcilerle yaptığı konuşmayı saman kâğıtlar içinden sanki kulağınızla duyacak, kalbinizle göreceksiniz: “Dünyada her şeyi yapan işçiler durdukça dünya durur arkadaşlar, uçak durur, gemi durur, fabrikalar durur, bütün vasıtalar durur. Biz işçiler buna hâkim olduğumuz müddetçe her şey de o zaman kendiliğinden halledilmiş olur.” 15-16 Haziran’da işçilerle birlikte siz de şalteri indireceksiniz DİSK’i yok etme yasasına karşı. Kadınlar önde, erkekler arkada sokaklara çıkacaksınız; ne fabrikaya, ne kimsenin malına mülküne zarar vererek, amacın dışında hiçbir harekete itibar etmeden, söke söke alacaksınız hakkınızı.

Bu fotoğraf, bu metnin baştacı olsun. İki uzun günde kadın işçiler. 15-16 Haziran 1970.

Kadınlar önde, dedim ya… DİSK’in D’sini bulduğumuz bu kitapta ne yazık ki kadınlar ne önde ne arkada vardır. Oysa kadınlar vardır. Kadın işçiler hep vardır. DİSK yokken de kadınlar vardır… Kitap, bize 1967-1975 döneminin DİSK’te kadınların yönetimlerde temsil edilmediği bir dönem olduğunu söyler. Niye? Niçin? Sadece 1967’de toplanan 1. Genel Kurul’da Gül Esmer, Onur Kurulu yedek üyeliğine seçiliyor ama onun da işyeri ve sendikasına ilişkin bilgi edinilemiyor. DİSK’in kuruluş, direniş ve varoluşunda kadınların olmaması başlı başına bir araştırma konusu. Şimdi söyleyin bakalım; içinde kadın olmayan bir hareket devrimci olabilir mi? Bunca bildiğini okuyanın arasında, devrimci bir ruh ve düşle, müthiş bir çaba ve mücadeleyle üreten, gücüne inanan, çarkı çeviren, dünyayı döndüren işçilerin örgütlenmesine dair bana bilmediğimi okutan, yarım yamalak bildiklerimi tamamlayan, 1 Mayıslara giderken duyduğum, 1 Mayıs marşını söylerken yaşadığım coşkuyu tattıran bu kitap bana kadınların eksikliğiyle DİSK’in D’sindeki eksiği de gösterdi. Madem DİSK’in yönetiminde kadınlar yok, o zaman grevlerde, direnişlerde, mitinglerdeki kadınların fotoğraflarını göreydik. Bu kitapta 15-16 Haziran’ın anlatıldığı sayfalar, o uzun iki gündeki işçi kadınların fotoğraflarını öyle bir hak ediyor ki. Kitaba girmeyen o iki fotoğraf, bu yazının baştacı olsun. Kitabın en güzel iki sayfasının seçimi de benden olsun: Biri, 1961 Saraçhane Mitingi’nde erkek işçilerin arasındaki üç kadın işçinin öndekinin elinde “Maluliyet aylığı 120, ev kirası 150 lira” yazdığı pankartı taşıyan kadın işçinin olduğu sayfa ise, bir diğeri de 1966 Paşabahçe grevinde fabrika girişinde önlerinden yürüyen askere rağmen grev gözcüsü önlükleriyle dimdik duran iki kadın işçinin olduğu sayfa…

1966 Paşabahçe grevinde grev gözcüsü kadın işçiler. (DİSK TARİHİ, S: 121)

Editörlüğünü Aziz Çelik’in üstlendiği bu emek yoğun kitabın yayın danışmanlığını Can Şafak ve Ergün İşeri üstlenmiş. Araştırma ve arşiv çalışmaları Deniz Beyazbulut, Zeynep Kandaz ve Meliha Kaplan’dan. Kitaba yazılarıyla katkı sağlayanlarsa; Süreyya Algül, Zafer Aydın, Aziz Çelik, M. Hakan Koçak, Can Şafak, Melih Biçer, Kıvanç Eliaçık, Ece Göktürk, Tevfik Güneş, Ergün İşeri ve Necdet Okcan. Bütün bu isimlerin her biri, emek tarihinin emektarları ve işçi sınıfının hocaları, abileri, ablaları, kardeşleri. Kitabın tasarımını yapan Can Kaya’yı da DİSK Tarihi kitabının emektarlarının arasına eklemek gerek. Bu kadar kalın bir kitabın sizi ezmeden kucaklamasını sağlayan; yazı dilinin sadeliği, nesnelliği, ara başlıklarla rahat okunurluğu ve verdiği güvenin yanında tasarım dilinin de yazı dili kadar açık, rahat ve tertemiz oluşu. Puntoların büyüklüğü de cabası.

Ve tabii ki kitabın emektarlarının arasına, hatta en başına bütün işçi sınıfını yazmak isterim. DİSK’in kurulmasının, direnmesinin, var olmasının ve bu kitabın yazılmasının nedeni ve gücü olan işçileri… Kadınıyla, erkeğiyle… Ve selam ederim Türkiye işçi sınıfına! Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm ederim. Beni Nâzım’la karşılayan bu kitabı ben de Nâzım’la başucuma koyarım: “Bütün yemişler dallarınızdadır. Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir, / haklı günler, büyük günler, / gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri.”

Dilerim, işçiler bu kitaba sahip olmak ister. DİSK bu kitabı sahip olmak isteyen bütün işçilere ulaştırır. Kitap kurumsal bir imaj kitabı olarak kalmaz, işçilerle buluşur. Ve dilerim, DİSK de DİSK’in geleceğine buradan; yakın tarihinden bakar. Bugünkü irtifa kaybını, umutsuzluğu, yılgınlığı eleştirel gözle tartar. Yükselişin kıvılcımlarını çakar.

Emeğin Türkiyesi: DİSK Tarihi

Teşvikiye, 10 Mart 2020