Sol yel esip geçmiş gibi…

Hamit Erdem, “1920 Yılı ve Sol Muhalefet” kitabında Kemalistlerin, Bolşeviklerle ilişkilerini, Kurtuluş Savaşı içinde yaşanan iç savaşı ve iktidar kavgasını, solun ve muhaliflerin tasfiyesini sınıfsal bir bakış açısıyla ele alarak burjuva devrimi sürecinin bir kesitini inceliyor

Sol yel esip geçmiş gibi…

O, yalnız ağaran tanyerini görüyor
ben, geceyi de
Sen, yalnız geceyi görüyorsun,
ben ağaran tanyerini de.

Nazım Hikmet

Türkiye solunun aykırı uçlarda salındığı konuların başında Kemalizm gelir. 71 kopuşunu gerçekleştiren devrimci hareketlerde bile bu farklı bakış açısı göze çarpar. Ellerinde Türk bayraklarıyla Samsun’dan Ankara’ya bağımsızlık yürüyüşü gerçekleştiren ve kendilerini 2.Kuvâ-yi Milliyeciler olarak gören Deniz Gezmişler bir tarafta, Şnurov’un tezlerinden esinlenerek Kemalistleri faşist hatta emperyalizmin işbirlikçisi olarak gören İbrahim Kaypakkaya diğer taraftadır. Mahir Çayan ise Kemalizm’i küçük burjuvazinin en sol kesiminin anti emperyalist tavır alışı olarak tanımlayarak THKP-C’nin devrim stratejisinde Kemalist aydın çevreye vasıtasız ihtiyatlar rolünü verir. Kurtuluş Savaşı sırasında bestelenen marşların Dev-Gençliler tarafından yeni sözlerle kendilerine uyarlanması da Kuvâ-yi Milliye’ye duyulan sevgiyi gösterir. Daha gerilere gidersek; Kıvılcımlı’nın Kemalizm’i “militaristiko-faşist” olarak değerlendirdiğini, Şefik Hüsnü’nün başlangıçta iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu, Mihri Belli’nin ise Marksizm’le arasında Çin seddi görmediği Kemalizm’in feodalizmle çatışmaya girmemesini iktisat bilmemesine bağlayacak kadar korumacı davrandığını görürüz. Liberal virüsün solun damarlarında dolaşmaya başladığı geçtiğimiz yıllarda ise işi aydınlanma karşıtlığına kadar vardıran aymazlık ortalığı sardı. Eleştirel yaklaşmakla, toptan reddetmek arasındaki fark kaçırılınca soldan eleştirilmesi gereken Kemalizm’e sağın argümanlarını sahiplenerek itiraz etmenin Osmanlıcıların, şeriatçıların yanına düşüreceği akıl edilemedi.

Hamit Erdem, “1920 Yılı ve Sol Muhalefet” kitabıyla sosyalistleri meselenin özüne bakmaya davet ediyor. Kemalistlerin, Bolşeviklerle ilişkilerini, Kurtuluş Savaşı içinde yaşanan iç savaşı ve iktidar kavgasını, solun ve muhaliflerin tasfiyesini sınıfsal bir bakış açısıyla ele alarak burjuva devrimi sürecinin bir kesitini inceliyor. Kongre iktidarının, Şura hükümetlerinin ortaya çıktığı, komünizm rüzgarının estiği ve burjuva devrimi ile sonuçlanacak olan Anadolu’yu sarsan 1 yılın öyküsü anlatıyor.

Kemalist hareketin nasıl bir zeminde geliştiğini ve sınıfsal tercihlerinde hangi etkenlerin rol oynadığını anlamak için 1920 Anadolu’suna bakarak kitaba başlıyoruz. Yenilmiş ve önderleri (Enver, Talat ve Cemal Paşalar) yurtdışına kaçmış İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) duyulan nefretle, Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrimin halkta yarattığı sevinç duygusu dönemin ruh halinin özetidir. Fakat Teşkîlât-ı Mahsûsa ile Karakol Cemiyeti gibi yeraltı örgütleriyle varlığını sürdüren İTC, Milli Mücadele’yi sürdürebilecek yegane güçtür. İTC’liler Anadolu’nun Müslüman ticaret burjuvazisi ile feodallere yaslandığında sınıfsal tercihini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Kemalist hareketin gelecekteki sınıfsal karakterinin tohumları da atılmış oluyordu. Osmanlı’nın son dönemindeki savaşlardan yorgun ve bitkin düşmüş Türk köylüsünün savaşa katılmaktaki isteksizliğinin aşılmasının ancak yerel egemen sınıf bloğunun desteğiyle mümkün olması ve savaşın finansmanı sorunu bu tercihte önemli bir etken. İzmir’den Kars’a kadar yerel kongre iktidarları örgütlenirken Amasya Tamimi ile ülkede ikili iktidar durumu fiilen başlıyor. Kitabın ileriki bölümlerinde ayrıntılı olarak ele alınacak sol örgütlerin, Büyük Millet Meclisi kurulurken emekçiler lehine bir devlet yapılanması için girişimlerinin örgütlü bir işçi ve köylü hareketi bulunmayışı nedeniyle boşa çıktığı tespit ediliyor. Bu andan itibaren asker ve bürokrat kadroların devrimin öncülüğü misyonunu ele geçirmesi anlaşılır hale geliyor.

Erdem, sonraki bölümlerde dönemin sol örgütleri olan Yeşil Ordu Cemiyeti, (Hafi) Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası ve (resmi) Türkiye Komünist Partisini ayrıntılı olarak irdeleyecektir ama daha önce kısa bir parantez açarak İttihatçılar tarafından kurulan Türk Komünist Fırkası’na değiniyor. Bu parti Kafkaslar’da yeniden güç toplamaya çalışan Enver Paşa tarafından 1920 Nisan’ında kurulur. Bir yandan Bakü’de yapılan Doğu Halkları Kurultayı’na da katılan Enver Paşa partisine program bile yazmaz, çünkü amaç Sovyetlerden yardım alabilmektir. Parti 2 ay bile yaşayamadan Mustafa Suphi tarafından dağıtılır.

İncelenen 4 sol örgüt arasında devamlılık olduğu gibi karşıtlık da vardır. Bunun solun tasfiyesi sırasında yaşanan sınıfsal ayrışmadan kaynaklandığını görebiliyoruz. Örneğin sol ittihatçılar ve Müslüman-komünistler tarafından kurulan Yeşil Ordu Cemiyeti ile resmi KP’nin kurucularına baktığımızda Celal Bayar, Adnan Adıvar gibi ortak isimlere rastlıyoruz. Fransa’da 1789’dan 1848’e gelindiğinde baş gösteren sınıfsal ayrışma Anadolu’da burjuva devrimi süreci içinde baş döndürücü bir hızla yaşanmaktadır.

Fiili olarak açık bir örgüt olan Yeşil Ordu’dan kopanlar hafi yani gizli TKP’yi kurar. Daha sonra legaliteye dönerek Türkiye Halk İştirakiyun Fırkasını kurarlar. Bugünkü Antikapitalist Müslümanlara benzer argümanlar kullanan ve Müslüman-komünist yoldaşlığına dayanan THİF, kapatılıp ikinci kez açıldıktan sonra bu bakış açısından vazgeçerek Kemalist güçlerle ittifak arayışını öne çıkarır.

Güçlü bir kitle desteğine sahip olamasa bile soldaki canlılık Kemalistler tarafından birincil tehlike olarak algılanır. Burjuva refleksler solu ortadan kaldırmanın gerektiği inancına yol açar. Yeşil Ordu yargılaması, Çerkes Ethem’in tasfiyesi, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının öldürülmesi Aralık 1920’den Ocak 1921’e kadar kısa bir zaman diliminde gerçekleşir. Emperyalizme karşı ulusal savaş, Osmanlıya karşı iç savaş, işçi sınıfının temsilcilerine karşı sınıf savaşı Anadolu’da aynı anda verilmektedir.

Dikkatli okurlar bir dipnotta, Nakşibendi şeyhi Servet Efendi’nin Sovyet diplomatı Aralov’u ziyaret ederek güçlü bir komünist partisi kurma niyetini açtığını ve kalkarken Marx’ı selamladığını okuyacaklardır. Kuzey yönünden esen sol rüzgârın yurdumuzdaki etkisini göstermesi bakımından bu çarpıcı örnek aynı zamanda bir Sultan Galiyef çıkaracak kadar olmasa da Müslüman-komünist akımın varlığını da gösteriyor.

Son bahiste incelenen resmi KP’nin kuruluş amacı ise Kemalizm’in solu tekeline alarak onu siyasal bir alternatif olmaktan çıkarmak istemesidir. Kuruluşu sırasında Mustafa Kemal’in, Çerkes Ethem’e “Muhterem Yoldaş” hitabıyla mektup yazdığı ve Komintern’e katılmak için başvuruda bile bulunan resmi KP’nin ömrü de sola yönelik operasyonla sonlanır.

Yazar, bir modernleşme projesi olan Kemalizm sınıfsal korkuları yüzünden en önemli müttefikini boğarak kendi devriminin hızını kestiğini saptamış. Burada bir parantez açarak, Osmanlı İmparatorluğunda iç dinamiklerinin zayıflığının Batı’daki gibi bir burjuvazinin doğup gelişmesini engellediğini belirtelim. İstanbul ve İzmir gibi liman şehirlerinde Rum ve Ermenilerden oluşan burjuvazi ise komprador nitelikteydi.

Hamit Erdem çalışmasını sol örgütlerinin programı, dergi içerikleri, mahkeme savunmaları ile zenginleştirerek dönemin havasını da kitaba yansıtmış. Bunun yanı sıra Komintern’de başta Lenin ile Roy arasında geçen sömürge ülkelerdeki burjuva kurtuluş hareketlerine karşı tavır konusundaki tartışmalar da aktarılıyor.

Hamit Erdem Türkiye’nin kaderini belirleyen bir kesiti sunmuş. Bu kesit bize Kemalist hareketin sınıfsal karakterini veriyor ama burjuva devrimini sadece bu kesite sıkıştırarak değerlendirmek Türkiye solunu aydınlanma karşıtlığına savurabilir, gericiliğe karşı mücadelede müttefiklerini kaybetmesine yol açabilir. Sosyalistler, bir zamanlar devletin resmi ideolojisi olan “Atatürkçülük” ile hesaplaşmak adına bu toprakların ilerici-aydınlanmacı yüzünü temsil eden, bilimle, sanatla ilgilenen, kadınları aşağılamayan, doğanın ve kültürel varlıkların değerini bilen akımları karşısına alma hatasına düşmemeli. Sınıf çelişkisine kör olan liberaller, devlet/sivil toplum, merkez/çevre gibi ikilemler oluşturmuş, bu öncüllerden varabildiği tek yer İslami cemaatlere sivil toplum kuruluşu payesi vermek olmuştur. İslami bir cemaat tarafından girişilen 15 Temmuz askeri darbesi ile İslamcıların askeri vesayeti kaldırarak demokrasiyi getireceği saçmalığı liberalleri rezil ederek son bulmuştur. Sorunu ceberut devlet- bürokrasi-askeri vesayet olarak ortaya koyunca, kapitalizmin, faşizmin insanlığın başına açtığı belalar görülememiş, bütün musibetlerden Kemalizm sorumlu tutulmuştur. Kemalizm’e sağdan bakarak ümmete, tebaya, şeriata özlem duyuyormuş gibi burjuva devrimini reddetmek yerine soldan eleştirel bir pozisyon alınarak onu aşmaya çalışmak doğru olur. Aksi durum devrimcilik, ilericilik değil gericilik anlamına gelir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur