HDP Kongresi öncesi: “Demokrasi ittifakı” kimin ittifakı?

Muhalefet yelpazesi içerisinde neredeyse sadece HDP’nin gözle görülür bir gelecek hedefi mevcut. Bu da en net biçimde Demirtaş’ın ifadelerinde görülebilir

HDP Kongresi öncesi: “Demokrasi ittifakı” kimin ittifakı?

Genel Seçimlerin (başkanlık seçiminin) üzerinden yaklaşık 2 yıl, yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık 1 yıl geçti. 2018 Haziran’ındaki genel seçimlerin hem öncesinde hem de sonrasında Türkiye siyasetinin tek gündemi; başkanlık rejimi ve tek adam iktidarı idi. Bu gündem büyük ölçüde 2019 Mart’ında yapılan yerel seçimlere kadar taşındı. Yerel seçimlerde, özellikle İstanbul ve Ankara’nın AKP’nin elinden alınmasıyla kısa süreli bir “meşruiyet” tartışması sürdü ve Saray’ın hortumlarının kesileceği öngörüsü ile “siyasi kriz” geleceğe ertelendi.

Bu dönem boyunca sık sık gündeme sokulmaya çalışılan “erken seçim” ise bir türlü “gerçekleşmedi”. Gerçekleşmesi de zaten çok olası değil. Bilindiği gibi erken seçime, ya cumhurbaşkanı ya da Meclis’in beşte üçü yani 360 milletvekili karar verebiliyor.[1]

2023’e kadar zaten cumhurbaşkanı kalacak olan Erdoğan, erken seçimi neden istesin? Bunun tek bir nedeni olabilir; koltukta kalma süresini uzatmak için. Üstelik kazanmayı da garanti görmesi lazım. (Yani Erdoğan’ın alacağı bir erken seçim kararı, muhalefetin işine yaramaz.)

360 milletvekilinin erken seçim kararı alabilmesi ise (bugünkü koşullarda) imkânsız. 2 yılı tamamlamayan vekillerin emeklilik avantajlarından mahrum kalacak olması bir yana 360’ı bulmak ancak AKP dışındaki bütün milletvekillerinin (MHP’liler dahil) bir araya gelmesi ve AKP’den de 51 milletvekili alması ile mümkün.

Gelinen noktada, gerek CHP’nin gerek İYİP’in yeni rejimi zımnen kabul edip, o sınırlar içerisinde muhalefet etmeye çalıştıklarını söylemek, yanlış olmayacaktır. Erdoğan’ın ve başkanlık rejiminin meşruiyetini sürekli olarak gündemde tutma tavrı içinde değiller. Kılıçdaroğlu’nun aralıklarla gündeme getirdiği “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışması (YSK’yi işin içene katmadan) topyekûn başkanlık sistemini sorgulamayı içermiyor. Açıktır ki başkanlık sistemini ve Erdoğan’ı o sistemin tepesine oturtan ayakların içerisinde siyasi kadrolar olduğu kadar Yüksek Seçim Kurulu’ndaki Erdoğan-G��len işbirliği idi. YSK tezgahının açığa çıkması durumunda -ki bu gerçek oyların açığa çıkmasıdır- tüm seçim sonuçları gayri meşru hale gelecektir. Benzer bir biçimde Akşener’in de siyasal muhalefetinin odağında tek başına Erdoğan ve rejim değil, Berat’ı ve şürekayı içine alan bir karma öbek bulunmaktadır.[2]

***

Bu muhalefet yelpazesi içerisinde neredeyse sadece HDP’nin gözle görülür bir gelecek hedefi mevcut. Bu da en net biçimde Demirtaş’ın ifadelerinde görülebilir: “Yeni bir anayasa çerçevesinde, tüm özgürlüklerin ve demokratik toplum-devlet yapılanmasının öngörüldüğü asgari bir program etrafında bir araya gelebilen tüm siyasi yapılarla demokrasi ittifakı, seçim sonrasında ise demokrasi koalisyonu kurulabilir. Bu, geçici bir ittifak ve işbirliği olarak ‘demokrasiye geçiş süreci’ diyeceğimiz dönemi birlikte yürütebilir. Bu demokrasi ittifakında Atatürkçüler, muhafazakârlar, Kürtler, Aleviler, solcular, liberaller yer alabilir kanımca. Tüm sol demokrasi güçleri ise kendi içinde sol blok oluşturarak demokrasi ittifakında ağırlık oluşturacak şekilde yer alabilirler. Bu ittifak, AKP veya başka bir şey karşıtlığı üzerinden değil demokrasi için kurulmalıdır.”

Bu “hedef”in de bazı “sıkıntılı” yönlerinin olduğu rahatlıkla görülmekte.

-Açıkçası bu çerçeve daha ilk baştan Tayyip Erdoğan’ın iktidarının sonuna gelindiği ve bir (erken) seçimle ya da kendiliğinden iktidardan ineceği ön kabulüne dayanmaktadır.[3] Pekiyi, Erdoğan ve yıllardır beslediği çıkar grupları (savaş sanayiinden inşaat sermayesine, “faiz lobisinden” yerel milis öbeklerine kadar) bu süreci seyredip, yol mu verecekler? İktidarın tüm olanaklarını kullanabilme serbestliğine sahip Erdoğan, direnemeyecek hale mi gelmiştir? Bu sorulara kolayca “evet” demek mümkün değil.

Tam da bu yüzden ilk sıraya konulması gereken Erdoğan’ın ve AKP’nin ve AKP-MHP bloğunun meşruluğunu, kitle desteğini ve operasyonel aygıtlarını zayıflatacak bir mücadele programının ortaya konulmasıdır. Erdoğan’ı kolayca teslim olacak biri olarak görmek, Erdoğan’ın oyunun kurallarına göre oynayacağını varsaymak, arkasındaki grupların hemen saf değiştireceğini beklemek yapılacak en büyük hata olacaktır. Ki daha önce yapılmıştır.

-Kabul etmek gerekir ki CHP ve İYİP’in “Millet İttifakı”ndan yerel seçimlerde elde ettiği kazanımın önemli bir faktörü HDP’nin tutumudur. Ancak yine kabul etmek gerekir ki HDP’ye ödenmemiş ciddi bir “siyasal borç” vardır. HDP’nin bu süreçten çıkardığı “ders” ile inisiyatif alıp yol haritası önermesi anlaşılabilir bir tutumdur: “Seçim öncesinde ‘yeni bir anayasa çerçevesinde’ bir araya gelenler, seçim sonrasında da ‘demokrasi koalisyonu’nu birlikte kurabilirler.”

Ancak başkanlık rejimini kaldırıp kaldırmama konusunda bile kendi içlerinde (HDP dahil) netleşmemiş olanların “yeni bir anayasa çerçevesinde” anlaşmaları ne kadar olasıdır? HDP’nin ülkeyi yönetecek bir koalisyona kabul edilmesi açıktır ki başta savaş atmosferi olmak üzere politik iklimin değişmesi/değiştirilmesini öncül kılmaktadır.

-Aslında HDP’nin (Demirtaş’ın da) dediği “bu ittifak, AKP veya başka bir şey karşıtlığı üzerinden değil demokrasi için kurulmalıdır” zorlaması nesnel sürece uygun olmayabilir. Tam tersine nesnel süreç doğrudan “AKP (Saray) karşıtlığını” dayatmaktadır. Yani kendi tarif ettikleri çerçeve içerisinde tutarlı olan; “demokrasi ittifakı” yerine doğrudan “AKP karşıtı İttifak”ı önermek olmalıdır. Çünkü önerilen bileşim, demokrasi isteyenler değil, AKP’yi istemeyenlerden oluşmaktadır. Eksik olan bu karşıtlığın, organik hale gelmesi ve organize hareketidir.

Diğer yandan önerilen “demokrasi ittifakı”nda demokrasi mücadelesinin ilke ve programı ile karşıtlık içinde olan düzen içi “muhalefet” unsurlarının da varolacağı/varolması gerektiği imalı bir biçimde de olsa ifade edilmektedir. Açıktır ki demokrasi, sadece sandığa gitmek ve sandık sonuçlarını kabul etmek değildir. (Üstelik başkanlık rejimi yerine şekli bir “parlamenter sistem” de değildir.) Demokrasinin bu biçimde kabul edilmesine de yol vermemek gerek. Saadet Partisi gibi, Davutoğlu gibi aktörleri “demokrasinin bileşenleri” olarak, Abdullah Gül gibileri de bunun garantörü olarak göstermek doğru olmayacaktır.

-“Tüm sol demokrasi güçleri ise kendi içinde sol blok oluşturarak demokrasi ittifakında ağırlık oluşturacak şekilde yer alabilirler” önermesi ise ne yazık ki solu, böyle bir ittifak içerinde silikleştirmekten, muhalefetin büyük aktörlerine tabi hale getirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Sol’un gücü sayısal çoğunluğundan (ne yazık ki) değil, ideolojik haklılığından ve politik/pratik eylemiyle sağlanıyor. Tam da bu yüzden Sol’un, asıl konumlanması gereken yer kendi bağımsız politikasını oluşturacağı ve eylemiyle ön açacağı bir mecra olmak zorunda. Bu mecranın gücüyle doğru orantılı olarak, AKP (Saray) gittikten sonraki düzlemin restorasyon mu, yeniden kuruluş mu, olacağını belirleyecektir.

Dipnotlar:

[1] Ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan anayasaya göre yeniden aday olmamayı kabul ederek istifa ederse erken milletvekili seçimi ile cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılıyor.

[2] Başkanlık rejimi karşısında alınan tutarsız tavırlara başka örnekler de rahatlıkla verilebilir; karşı olunan başkanlığa aday olmaya çalışmak (Akşener gibi), hatta Muharrem İnce gibi başkanlığa aday olup ancak “başkan seçilirsem, parlamenter sisteme geri dönüşü örgütleyeceğim” dememek, ya da “seni başkan yaptırmayacağız” sözüyle özetlenebilecek, rejimi değil şahsı önceleyen tutumlar

[3] Ön kabulü sayılarla ifade etmek gerekirse AKP-MHP bloğu yüzde 50’nin altına düşmüştür, bu blok içinde yer almayanlar başka bir düzlemde sandığa götürülürse yüzde 50+1 sağlanır.