Hasım ve hısım

“Ha gittiler ha gidecekler, bu sefer tamam…” diye insanları sandık peşinde koşturup boş ümitler dağıtmak yerine fiilen devleti sönümlendiren örgütlenmelere gitmek gerekir. Geniş halk kesimleri içinde örgütlenmeyen bir düşüncenin “en doğruları” savunsak bile hiçbir önemi olmayacağı, değiştirebildiğimiz ölçüde bildiklerimizin gerçek anlamda “bilgi” hesabına ancak o zaman geçeceğinin farkında olarak...

Hasım ve hısım

En başta umudun katli diye adlandırabileceğimiz 12 Eylül darbesinin üzerinden uzun zaman geçti. Fakat olumsuz sonuçlarını halen yaşadığımız bu sürecin yeterince irdelendiğini söylemek biraz zor. Düzenin savunucularının böyle bir derdinin olmaması normal fakat dönemin halen hem mağduru hem muhatabı olmuş/olmaya devam eden kesimlerin köklü tartışmalar yapmak yerine bir tür iman tazeleme etkinliğini andırırcasına kendi kendilerine mırıldanmaları ya da başkalarını suçlayarak bu işin içinden çıkılması bir hayli meşakkatli ve faydasız bir faaliyet.[1]

En genelde DEVLET ve somutta Türkiye Cumhuriyeti’nin ne olduğu ile ilgili yapılan değerlendirmelerin ve politikaların 12 Eylül yenilgisinde kritik bir önemi olduğunu düşünüyorum. Bu doğal olarak bugün de yansımasını buluyor. Bu kısmı sonra ele almaya çalışacağım.

Yanlış değerlendirmelerin kökeninde Osmanlı devletiyle TC arasında köklü bir kopuş olduğu varsayımı yatıyor. Evet belli noktalarda farklılaşmalar olmakla birlikte özellikle halkı, üzerinde tahakküm kurulması gereken teba olarak algılama alışkanlığı, toplumsal hakları ulûfe olarak gören yaklaşım, TC’de de devam etti. TC, Osmanlı’nın “devlet baba” pozisyonunu korurken onun Ermeni Soykırımı dahil her tür olumsuz icraatında rol almış unsurlarını kendi bürokrasisinde görevlendirmekte de tereddüt etmedi. Modernleştirme politikalarına tezat gibi görünen ama gerçekte ulus devlet ve kapitalizmin gereği olan korkutma, hapsetme ve katliam gibi pratik adımlarla da halkı önemli ölçüde tebaa gibi yönetmeyi kendilerinin de inanmadığı, adını artık hiç anmadıkları güneş-dil teorisi gibi efsaneler eşliğinde uzun zaman becerdi. Bu tepedenlik aynı zamanda yapısal bir sorundan besleniyordu. Kemalist hareket sınırlı ölçüde dahi olsa var olan demokratik halk hareketlerine değil asıl olarak askeri bürokrasinin ittihatçı geleneklerine ve cılız da olsa var olan “milli sermaye” ye dayanıyordu.

Doğal olarak bu koşullarda tahakkümün kırılması ve halkların kendi iradelerini ele alıp yeni bir gelecek kurması devrimcilerin başat problemi olmalıydı. Dolayısıyla egemen sınıfların zor aygıtı olan devlet “düşman”dı. Bu ne kadar böyle oldu, düzeni değiştirmeyi düşünenler devlet ve geri planındaki oligarşiyi ne derece bir hasım, ortadan kaldırılması gereken bir yapı olarak gördüler, ya da bu kesimlerle hısım mı olmaya çalıştılar? En nihayetinde sönümlenmesi gerekenin ne derece bitişi için uğraştılar?

Devrimcilere karşı niyetini Paramaz ve yoldaşlarının katlederek daha önce de açık eden[2] Devlet, henüz tam anlamıyla devletleşememişlerse de Osmanlı’nın/İttihat Terakki’nin el alışkanlıklarını sürdürdüğünü M. Kemal’in idaresinde 15’ler’in katliamında da gösterdi.[3]

Burada yeniden şekillenmekte olan devlete duyulan “güven” de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının yanlış/eksik değerlendirmeleri, sınırlı sayıda olan TKP kadroları arasındaki zaaflı unsurların varlığı ve muhtemelen belirleyici önemde olan dönemin Sovyet yöneticilerinin pragmatist tutumu oldu.

Sonrası, sosyalist kesimlerde devletin baskı, kovuşturma, hapsetme, katliam ve ajanlaştırma-devşirme politikaları sayesinde neredeyse doğrudan devlete meydan okuyan bir tutum 70’li yılların başına kadar gerçekleşmedi. Kuşkusuz sosyalist kesimlerin sınıfsal pozisyonları ve devletle mesafeleri de bu kronik sorunda rol oynamıştır.

Mahirler, Denizler, İbolar’sa solun devlet karşısındaki bu geleneksel tutumunu hayatlarını ortaya koyarak aştılar. Yazabildikleri kadarıyla teorik yaklaşımları, yer yer devletin “ilerici” bir restorasyonunu hedefleyen Doğan Avcıoğlu gibi dönemin aydınlarının izlerini taşısa da[4] eylemleri ve doğurduğu sonuçlar kuşkusuz bununla sınırlı kalmadı. Ayrıca Kaypakkaya’nın Kemalizm değerlendirmeleri devletle mesafelenme ve tartışmaya başlangıç anlamında önemliydi. Aynı dönem Ermeni Soykırımı ve Kürt Sorunu başlıkları yani TC’yi şekillendiren yapı taşlarının bazıları İsmail Beşikçi ve başkaları tarafından da tartışma konusu yapılıyordu. Bir diğer efsanemiz 15-16 Haziran Direnişi’nin de bu döneme ait olması ise ayrı bir dikkat çekicilikte…

Burada Hikmet Kıvılcımlı gibi geride ciddi bir külliyat bırakmış isimlere haksızlık etmek istemem kuşkusuz, fakat sonuçta bu birikimin 12 Mart’ta “ordu kılıcını attı”[5] ile kendini somutlaması tartışmamız açısından daha önemli.

12 Eylül

Bu konuda çokça yazıldı çizildi. Neden, niye yenildik tartışmaları da ister istemez sürüyor. Benim bu konuda dikkatimi çeken sorunların başında 12 Eylül’ün gelişiyle ilgili önceden yeterince malumat olmasına rağmen neden karşı politikaların geliştirilemediği meselesi geliyor.

Dönemin hareketlerinin “genç” olması gibi elbette bir sürü gerekçe ileri sürülebilir. Fakat yıllar içinde okuduğum ve giderek döneme ilişkin yayınlanan anı-biyografi türünden kitaplarda dikkatimi çeken öge devrimcilerin, devletin kendileri ve halk için oluşturduğu tehlikenin bütünüyle farkında olmayışları. Kuşkusuz burada istisnalar vardır, ben daha çok genel bir ruh halinden söz ediyorum. Devrimcilerin çoğu muhtemelen ancak işkence sırasında ya da Erdal Eren gibi arkadaşlarının devletin taammüden işlediği bir cinayetin kurbanı olduğunda fark ettiler asıl düşmanın kim olduğunu.

Belki burada devrimcilerin yenilgisinden değil daha çok devletin “başarı”sından bahsetmek daha yerinde olur. Devlet zaman zaman doğrudan çoğu kere ise uzantıları aracılığıyla başlattığı, müdahalede bulunduğu “iç savaş” fonu eşliğinde bölünmüş olan toplumu yine kendi elleriyle bir “bütün”e dönüştürdü. Bu “başarı”da TC’nin NATO ve ABD menşeli kontrgerilla taktiklerinden destek almasından çok devletin toplumla kurduğu “babalık” ilişkisine işaret etmek daha yerinde olur sanıyorum. Çünkü seven de döven de odur ve kendisinden beklenen babalık rolünü oynayarak, beklentiye yanıt verdi…

Arjantin karşılaştırması

Burada pekala Arjantin’le bir karşılaştırma yapılabilir diye düşünüyorum. Anadolu’da yaşayanlardan farklı olarak bir “öksüzler-köksüzler” toplumu(6) diye niteleyebileceğimiz Arjantin’de sayısız darbeye sahne oldu. Devlet gelenekleri ordu-bürokrasi etrafında şekillenen Bismarkçı anlayıştan etkilenmişti. Son darbede (1976) 30 bin insan kaybedildi. Darbe öncesi de TC ile benzer kontrgerilla taktiklerine başvurmuşlardı. Fakat bütün bunlar devletin toplumu hızla kanatları altında toplamasına yol açmadı. Hatta aksine darbe sonrası bile Perón’a rağmen Perónistlik yapan yani aslında devletle çok da mesafesi olmayan (Monteneros kökenleri 60’lı yıllara dayanan silahlı bir halk hareketi olasına rağmen ancak Eylül 1975’de hükümet tarafından terörist ilan edilmişti.) toplumun elit kesimlerini de içeren Montoneros hareketi darbecilere karşı bir ölüm kalım savaşına girişti. Önemli gerilla hareketlerinden olan PRT-Devrimci İşçi Partisi, darbe öncesi çatışmalarda zayıflasa ve darbeden kısa bir süre sonra liderleri Mario Roberto Santucho öldürülse de direnişi sürdürdüler. 1980’de yenilgiyi kabul ettiler fakat bu arada gelişen işçi hareketlerine, Plaza De Mayo Anneleri gibi daha sonra bir çok şeyi göğüsleyen protesto hareketlerine cesaret verdiler. Dolayısıyla Arjantin’de devletin yeniden biçimlendirme (darbe) eyleminin “hayırhah” bir tarzda kabullenilmediğini görüyoruz. Bu aksine gelişen başka faktörlerin yanı sıra bu direnişlerin de etkisiyle bütün yetersizliklerine karşın geçmişle hesaplaşma anlamında Arjantin’de dünyaya örnek bir sürecin açığa çıkmasını sağladı. Arjantin’de 20. yüzyılın başından itibaren devrimci hareketlerin devletle açıktan çatışarak gelişmesi de muhtemelen darbenin kolayca toplum tarafından kabullenilmemesinde büyük rol oynamıştır. Bugün Arjantin her anlamda geniş bir politik topluma sahip olmasını kuşkusuz mücadele geçmişine borçludur.

Karşılaştırma bahsinde Perón ve Mustafa Kemal’in kendi toplumları açısından birer “baba” figürü olduğundan söz etmek mümkün. Belki aradaki fark, M. Kemal Osmanlı geleneklerine dayanarak bunu görece toplumun daha geniş kesimlerine kabul ettirirken Perón’un toplumun ihtiyacının ötesinde bir dayanak bulamayışı oldu.

Perón kuşkusuz “kurucu baba” değil, fakat bugün de topluma damgasını vuran köklü izler bıraktığı da bir gerçek. Bir anne imgesi olarak beliren Eva Perón üzerine de ayrıca düşünmek lazım. Sahi neden TC’nin bir “ana” sembolü yok, (Zübeyde Hanım bence zayıf bir figür bunun için) tesadüf mü bu sizce, yoksa Kemal Tahir kitabının adını yanlış mı koydu, aslında “Devlet Baba” mı olmalıydı?

TC nedir?

TC nedir sorusunun yanıtı aslında son yaşanan depremlerde saklanmaz bir biçimde açığa çıktı. Örneğin çok eskilerde kalmış İnka ya da Urartu uygarlıklarının depreme karşı ne tür tedbirler aldıklarını ve bu doğrultuda nasıl bir mimariye önem verdiklerini okuyabiliyoruz, arkeolojik kalıntılar üzerinde görebiliyoruz. Fakat TC ve deprem başlığında olsa olsa karşımıza yine hırsızlık, yine yolsuzluk, vurdum duymazlık, devlet terörü diye uzatabileceğimiz berbat bir liste çıkıyor. Aslında başka türlüsünün olması bu koşullar dahilinde elbette ancak bir kaza eseri olurdu.

Bugün Türkiye’de devlet, egemen sınıfların ihtiyacı doğrultusunda emperyalist hiyerarşide kalıcı bir yer edinmek maksadıyla savaş-işgal-yağma politikaları yürütüyor.[6] Aynı zamanda toplumdaki  Sünni-Türk kimliğini kabul edenler ve bunların içinde de iktidara biat edenlerin koruma kollama faaliyetini yürütüyor. TC bu kesimlerin haricinde kalan diğer toplumsal katmanlar (bütün emekçi kesimler, “farklı” etnik ve dinsel gruplar, egemen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerin dışındakiler, KADINLAR) ve DOĞA’ya dönük tahakküm kurma aracıdır. Oligarşinin geçmişe nazaran geniş kesimlere hegemonyasını kabul ettirebilecek sözü çok daha az. Bu yüzden ŞİDDET politikasının temel eksenini oluşturuyor.

TC’nin bugünkü çürümüş haliyle de olsa hegemonya siyasetinde bütünüyle başarısız olduğu söylemez. Evet iktidarın döküldüğü ve iktidar bloku içindeki çatlakların gün be gün arttığı doğru. Fakat bu halen toplumun gözünün “devletin tarafsızlığı” (aslında hükmetme, uzlaşma, korkutma gücü “suni denge” diye de okunabilir) sanrılarıyla boyanıp kolayca düzenin yeniden restorasyonunun sağlanamayacağı anlamına gelmez. Hele muhalefet adına siyaset yürütenlerin de “eski güzel günler, parlamenter demokrasi” sayıklamalarının ötesine geçemediği bir durumda. Bu kuşkusuz aynı zulüm düzenin devamı ve devletin “baba” olarak yeniden kurulması olacaktır.

Gazete Duvar’da geçtiğimiz günlerde yayımlanan bu röportajda da görüleceği üzere devletin toplum içindeki pozisyonu derinlerde:

“…Türkiye toplumu gibi toplumlar, güç eksenine göre yer değiştiren toplumlardır. Böylesi toplumlarda müzakere bile cebirle olur, kısa sürede kendine özgü bir şiddet biçimine ve mücadeleye dönüşür. Örnek verelim, Çözüm Süreci’nde toplumun yüzde 75’i bu sürece destek verdi. Devlet vazgeçtiği anda toplumun önemli bir kısmı devletin arkasında hizalandı ve dün desteklediği süreci lanetlemeye başladı.

Kadir Has Üniversitesi’nin bir araştırması vardı, sanırım ismi Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması idi. “Kendinizi etnik olarak nasıl tanımlarsınız” sorusuna verilen cevaplar çok şaşırtıcıydı. Sayıları hatırladığım kadarıyla “kendisini Türk olarak tanımlayanlar” 2012 yılında yüzde 55, 2013 yılında yüzde 51, 2014 yılında yüzde 59, 2015 yılında 65, 2016 yılında 83 ve 2017 yılında yüzde 90…”[7]

Kuşkusuz bugünkü iktidar ne kadar ne kadar devletle özdeşleşmiş ve Erdoğan’da bu devletin “baba” imgesi olmaya çalışsa da tartışmayı mevcut iktidarın gitmesine hapsetmek sorunun çözümü olmayacak. Maalesef devlet/asıl iktidar toplumla önemli ölçüde özdeşleşmiş, kendini ailenin bir parçası/baba olarak satabilecek düzeyde bir doğallığa sahip.

Mevcut durumdan çıkış için konuşulan “barış, bir arada yaşama, geçmişle hesaplaşma, diyalog, seçim” gibi kavramlarsa fetişleştirildiği ölçüde anlamını kaybediyor. Çünkü çoğu zaman bu kavramlara zamansız mekansız bir sihir-mucize kudreti yükleyip muhalefete mevcut düzenin restore edilmesine olanak sağlayan bir bir meyil veriliyor.

Örneğin barış, Kolombiya’ya bugün baktığımızda pekâlâ silah bırakmış gerillalar için, yerliler ve sosyal liderler için her gün ölüm anlamına gelebiliyor. Kırlarda yaşayan milyonlarca insanın zorla göçe ettirilmesi olabiliyor. Bir arada yaşama, bir Filistinli için her gün bombalanma tehdidiyle genişçe bir hapishanenin içinde yaşamak anlamına gelebiliyor. Kavramlar kendi başına uzayda salınan cisimler değil, gerçek karşılıkları var ve muhataplarına sormak zorundasınız.

Bu kavramlar gerçek anlamlarına kavuşturulursa yine de kuşkusuz toplumsal değişimin anahtarı olabilir. Mesela diyalog, geçmişle hesaplaşma ve barış için öncelikle ADALET‘in zorunluluğunu ve bu düzlemde EŞİTLİK’in sağlanması gerektiğini atlamadan. Çünkü adaletin olmadığı bir yerde  hiç bir pişmanlık göstermeyen zalimle kurulacak bir konuşmanın onun üstünlüğ�� ile sonuçlanması kaçınılmaz. Siz aslında bu müzakere sürecinde kurbana yeni bir prangayı kabul etmesi için işkence de yapmış olursunuz. Olanlara “geçmişte bir şeyler olmuş…” gevşekliğiyle yaklaşan ve bunun üzerine “hafıza politikaları” geyiğiyle aslında unutmayı salık verenlerin, egemenlerle pozlar vermeleri de kuşkusuz tesadüfi değil. Bütün ışıltılar, şaşalar yine de onların cüceliğini gizlemeye yetmiyor…

Adaleti kim sağlayacak? TC’nin kapı kulu mahkemelerinin olmadığı kesin, meşruiyeti tartışmalı BM türünden kurumların olmadığı da. Peki bu koşullarda eşitlik, diyalog, bir arada yaşama, barış mümkün müdür? Daha önemlisi mevcut hikayenin içinde kalmak mıdır asıl istediğimiz? Bu değilse neyi, niye erteliyoruz?

Toplumun değişiminin ve geleceğinin devleti yeniden baba katına oturmaktan geçmediğini ve bir çok problemin kaynağının mevcut kapitalizmle bütünleşmiş bu yapı olduğunu düşünüyorsak onu neden fiilen en azından kendi siyasallığımızda ortadan kaldırmaya çalışmıyoruz?

Paris Komünü, Baku Komünü, Sovyetler, Direniş Komiteleri, Gezi Direnişi sırasında oluşan Forumlar ve daha niceleri sonuçta başarısız da olsalar bunun arayışıydı. Demokratik Konfederalizm düşüncesi her ne kadar “iktidar olunan” yerel yönetimlerde derinlemesine bir karşılık bulmasa da yine bu doğrultudadır…

Ben demiştim siyaseti

Bunun politikaya tercümesine gelince “ha gittiler ha gidecekler, bu sefer tamam…” diye insanları sandık peşinde koşturup boş ümitler dağıtmak yerine fiilen devleti sönümlendiren örgütlenmelere gitmektir. Geniş halk kesimleri içinde örgütlenmeyen bir düşüncenin “en doğruları” savunsak bile hiçbir önemi olmayacağı, değiştirebildiğimiz ölçüde bildiklerimizin gerçek anlamda “bilgi” hesabına ancak o zaman geçeceğinin farkında olarak.

İktidar bloku içindeki çatlakları esasa alıp kendi dışındaki güçlerden enerji toplama olasılığına oynayan, zaman zaman benim de yaptığım “ben demiştim” den ibaret kalan[8] bunun paralelinde isyan çağrılarını karamsarlık diye niteleyip, cilalı lafların muhafazakarlığında boğan yaklaşımların da bize yeni bir hayat vadetmediğini görerek ancak yol alabiliriz…

Dipnotlar:

[1] Bu tartışmayı kendimce başlatmaya çalıştım, olanak ve katılım isteği olduğu ölçüde yeni söyleşilerle sürdürmeye çalışacağım. İlgilenenler ilkini buradan okuyabilir: https://www.artigercek.com/haberler/birlik-yerine-solun-curumuslugunu-nasil-asacagimizi-tartismaliyiz-1

[2] https://m.bianet.org/bianet/yasam/175839-katledilislerinin-101-yilinda-paramaz-ve-yoldaslari

[3] https://www.artigercek.com/yazarlar/doganozguden/nato-kafa-nato-mermer-1

[4] http://bianet.org/biamag/tarih/216771-kurdistan-kirmizi-cizgi-hristiyanlar-ve-yahudiler-dusman

[5] http://kutuphane.halkcephesi.net/Sosyalist_Gazete%20yayinlari/sosya54.html

[6] https://sendika63.org/2019/10/niyet-okumak-565103/

[7] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/25/polat-alpman-turkiyede-tek-ideoloji-var-o-da-devletcilik/

[8] http://bianet.org/bianet/siyaset/185748-2019-turkiye-sinde-oy-hakki-olmayacak