Günlük Siyasetname ve Gezi Davası

“Perinçek tarafından kandırıldık” denilecek günler yakın. Ama buradan Türkiye’nin eski rotasına oturacağı günler de yaklaşıyor sonucu çıkmasın. Hayır, tam olarak tersi bir durum söz konusu. Türkiye Nizamülmülk’ün çizdiği yola oturmaya çalışıyor

Günlük Siyasetname ve Gezi Davası

Ülkemizin sağcısı da solcusu da, Müslümanı da Ermeni’si de, Türk’ü de Laz’ı da ve daha uzatabileceğimiz bu listedeki her dilden, dinden, görüşten, milletten Rumeli-Anadolu-Mezopotamya hattındaki hepimiz biliyoruz ki bu coğrafyada devlet Roma’dan Selçuklu’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye’ye hep deriniyle, ceberutluğu ile var olagelmiştir. Onun yüceliğini Türklerin Orta Asya’sında da bulabiliriz, Roma’nın Consul’larında da. Fakat bir tanesi var ki, hem kurduğu devlet sistemi hem de uğradığı suikast ile tarihin geçmişini, bugününü ve yarın olabilecek olanı anlamamız açısından çok ama çok önemli. Evet, Nizamülmülk ve onun Siyasetname’sinden bahsediyorum. Onun Siyasetname’de en sık dile getirdiği konu devletin genişledikçe mutlak gücü elinde tutması, hükmetmenin sürdürülebilirliğidir. Bu mutlak güce yapılan atıf neredeyse her fasılda tekrar tekrar vurgulanmıştır.[1]

Buradan hareketle ana konuya girmeden önce, Nizamülmülk’ün Siyasetname’de bilhassa üzerinde durduğu fasıllardan birisi bugünü ve yakın geçmişi anlamak adına da çok önemlidir. Bu fasıllarda, hükümdara farklı din ve mezhepten kişilerin kesin olarak devlet erkânından ve ordudan uzak tutulması, kadınların yönetimlerde görevlendirilmeyip hatta fikirlerine başvurulmamasına kadar uzanan telkin ve tavsiyelerde bulunulmuştur. Bugünün ecdat atıfları üzerinden bu okumayı yapınca tarihin tekerrürü de karşımıza çıkmaktadır.

Ana konuya dönecek olursak, hepimizi önce sevince boğan, ardından da santra sonrası gelen gol misali bizi şoke eden bir “gelişme” ile karşılaşırız. Adalet ve eşitliğin olduğu toplumlarda gelişme(!) olarak sayılmaması gereken bir durum olsa da Gezi Davası’ndan yargılanan ağabeylerimizin, ablalarımızın, kardeşlerimizin, yoldaşlarımızın, arkadaşlarımızın zaferle çıkmış olması bugünün Türkiye’sinde çok önemli bir gelişmedir. Fakat hemen akabinde, bu yazının tam olarak konusu da olan bir ayrıştırma sonucu, beraat kararı verilenlerden birisine tekrar tutuklama kararı verilmiştir. İlk olarak bu gelişmenin zafer niteliğini ve hangi açıdan iki sembolik isimle ayrıştırdığımı anlatmak ve derinleştirmek istiyorum. Bu zafer, Mücella Yapıcı özelinde devrimci, ilerici bir duruşun karşılığı olarak yankılanmaktadır. Hem bir kent mücadelesinin haklılığını ve de bir kez daha gerekliliğini olumlanması acısından, hem de tüm hayatı boyunca devrimci bir duruşla devam etmiş sembolik bir isim ve onun temsil ettiği direnişin zaferini taçlandırdığı için önemlidir. Öte yandan daha sonra içeriye tekrar alınan Osman Kavala, her ne kadar geçmişi ve şimdi dahi sol değerlerle barışık, sol, sosyalist ve ilerici bir dünyaya bulunduğu noktadan destek verebileceği ölçüde destek vermiş olsa da bu zafer onun açısından, aslında egemenlerin kendi içerisindeki çatışma ve uzlaşmaların bir sonucu olarak okunmalıdır. Elbette, dünyanın hiçbir yerinde olamayacağı gibi burada da, bu saydığım isimlerin gözaltına alınma, tutuklanma, yargılanma nedenleri, gerekçeleri, sebepleri tamamen geçersizdi(r) ve hukuksuzdu(r). Bu kadar hukuksuzluğun ve adaletsizliğin olduğu, içerideki tutuklu gazeteci ve siyasilerin sayısının Türkiye tarihi rekorları kırdığı bir ortamda verilen beraat kararları nasıl ve neden şimdi verilmişti? Peki, akabinde neden devlet bir “adama” takmıştı?

Siyasetname, bu coğrafyayı iyi analiz eden bir devlet kitabı. İdaresi zor olan bu coğrafyada veya coğrafyası bu kadar karmaşık olan bir yerde gündelik siyaset, kol gücünün ve kılıç yeteneğinin artık önemsizleştiği zamanlardan bu yana kelimenin tam manasıyla gündelik bir hal aldı. Hatta öyle ki, günümüzde gündelik siyaset, teknolojik gelişmelerden dahi hızla değişim gösteriyor. Gündelik Siyasetname haline gelen Nizamülmülk’ün eserinin Gezi Dava’sına etkisi tam olarak burada başlıyor. Araya bir hatırlatma sıkıştıralım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye’yi ziyaretinde gündeme getirdiği konuya bakalım: “Ziyareti sırasında kendisine söyledim; Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir golü haline dönüştürüyor.”[2]

Sonrası malum, YPG konusunda uzlaşamadığı ABD ile ters düşen Türkiye hemen akabinde Fırat Kalkanı Harekâtı’na başlamış, ardından Soçi Mutabakatı’na kadar uzanan süreçte Rusya ile ilişkileri iyice geliştirmişti. Rus uçağının düşürülmesi ile zaten başlayan süreç, Erdoğan’ın çevresinde Avrasyacı denilen kanadın güçlenmesi ile birlikte ilişkileri Suriye gündemi çevresinden başlayarak Rusya ile tutmayı başarmışlardı. Fakat İdlip meselesi ve aslında Türkiye’nin asıl yörüngesine dönme isteği dümeni tekrar ABD’ye ve Batı’ya kırmaya yol açtı.

Küresel Burjuvazi ile ulusal Burjuvazi arasında, Çin ile yaşanan Ticaret Savaşları’ndan tutun Wuhan’daki Korona Virüsü Salgını komplo teorilerine kadar uzanan bir alanda çatışma olduğu bilinen ve artık iyice ayyuka çıkmış bir gerçek. Ergin Yıldızoğlu uzun süredir köşesinde finansal krizden bu yana küreselleşmeciler ve ulusal Burjuvalar arasında bir savaştan bahsediyor. Bu bağlamda bilhassa son yazısı konuyu anlamak adına okunmaya değer.[3] Asıl olan kapitalizmin krizi olsa da çözüm konusundaki farklılıklardan ve egemenlik alanlarını terk etmemek adına yoğun bir çatışma yaşanıyor. İşte bu çatışmanın taraflarından birisi olan, küresel kapitalizmi temsiliyet noktasında “sol değerler” ile barışık Osman Kavala serbest bırakılarak milli burjuvazici ve Avrasyacı (özele indirgersek Perinçekçi) kanada ayar veriliyor. Serbest bırakılma kararının verildiği saatlerde TC Mili Savunma Bakanlığı’nın resmi Twitter hesabından yapılan “68 yıldır Barış ve Güvenlik için birlikteyiz.  #WeAreNATO” paylaşımı bir tesadüf olmasa gerek.[4]

Evet, “Perinçek tarafından kandırıldık” denilecek günler yakın. Ama buradan Türkiye’nin eski rotasına oturacağı günler de yaklaşıyor sonucu çıkmasın. Hayır, tam olarak tersi bir durum söz konusu. Türkiye Nizamülmülk’ün çizdiği yola oturmaya çalışıyor. Günlük değişken politikalarla hareket ederken “bağımsız” bir Türkiye profili çizmeye çalışıyor. Bu elbette ki bizim baktığımız yerden bir bağımsızlık değil. Fakat bu, kendi sermayesinin güçlendiği, savunma sanayiinde ben de varım diyen, bölgede ağabeylik üstlenen, yeri geldiğinde çapı ne kadarsa o kadar operasyon yapabilecek bir Türkiye yaratmak. Yeni Osmanlıcılık çizgisinde, İslam soslu devlet güdümlü kapitalist bir sisteme hâsıl olmuş bir Türkiye. Rand Corporation tarafından bir anda darbe söylentisinin ortaya atılması da bir tesadüf değil tabii ki. Bütün tarafların, birbirine ince ayarlar çekmeye çalıştığı ve savaşların küçük ülkeler ve gruplar üzerinden sıcak bir şekilde yürütüldüğü bir dönem içinde bulunduğumuz dönem. Bu açıdan bakılınca, aynı Rahip Bunson’da olduğu gibi, Osman Kavala’nın bir “rehine” ve bir “koz” olarak tutulduğunu düşünüyorum. Kana İstanbul üzerinden Montrö Sözleşmesi’nin işaret edilmesi, İdlip’deki radikal İslamcı terörist grupların geleceği, mülteci konusu, Almanya’daki Türkler ve onların Alman bankalarındaki paraları gibi daha birçok konu gibi bu da Türkiye’nin elindeki kartlar(!) arasında yer alıyor şimdilik. Bu kadar değişken politikalara sebep olan pek tabii ki yalnızca Nizamülmülk ve onun çizdiği, yeni yüzyılda Büyük Doğuculuk vb. akımlar değil. Arka planda, Kaddafi’yi devirmek için yapılan Libya Savaşı’ndan bu yana ve aslında çok daha öncesinden AKP’yi iktidara taşıyan bileşenlerden de birisi olan “yerli ve milli” sermayenin büyümek ve yükselmek, söz sahibi olmak istekleri yatıyor.[5] Geleneksel yerli sermayemiz ve onlar��n arasına girmeyi başarmış birkaç yerli ve milli sermayedar, yani Anadolu burjuvazisi kabına sığmadıkça, enerji ve yatırım ihtiyacı arttıkça Türkiye saldırganlaşıyor. Saldırganlaştığı noktada çıkarlarının çatıştığı müttefik veya değil gruplara karşı ise günlük değişken bir politika izliyor. Bugünden yapılan bazı hamleler ise, ileride lazım olursa kullanılabileceği düşünülen küçük hesapların sonuçları. Osman Kavala’nın tekrar tutuklanması da bu minvalde okunabilecek bir durum. Bir de sunu da hatırlatmakta fayda var. AKP ve özellikle AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, tabanını kontrol etmeyi en azından şimdiye kadar iyi bilen bir parti ve siyasetçilerdi. Bu hamle, aynı zamanda tabana da verilen bir mesaj. Ne kadar başarılı olacağını tabii ki bilemeyiz. Fakat artık tabanın da bu iktidara inancının kalmadığı, kendilerinin de bildiği bir gerçek. Kısacası, karsımızda içte ve dışta sıkışmış, ekonomik olarak açmazda ve dünyanın bu durumundan yararlanmaya çalışan, büyük emperyalist olmak istiyorum idealinden de vazgeçmeyen bir iktidar/devlet var.

Bir başka ve hazırlanmakta olan bir yazının konusu, fakat sıkışan neoliberalizmin şimdilik bulduğu geçici çözüm bu: Cin usulü devlet kapitalizmi. Türkiye, Rusya, Çin, Macaristan gibi ülkelerde yüzünü otokratik olarak gösteren; geleneksel Batı demokrasilerinde çelişkiyi ötekiye yükleyerek gizleyen ve toplumu aşağıdan yukarıya otokontrol mekanizmaları ile donatmış bir sistem. Bizler de özelde, bunun sonuçlarını yaşıyoruz.

Dipnotlar:

[1] Nizamülmülk, Siyasetname, Say yay., 368 sf., 2015

[2] https://tr.sputniknews.com/politika/201605111022683225-erdogan-karadeniz-rusya-nato/

[3] Ergin Yıldızoğlu, Koronavirüs krizi derinleşiyor, Cumhuriyet Gazetesi, 20 Şubat 2020

[4] https://twitter.com/tcsavunma/status/1229796161457983490

[5] Aydın Şelte, Tarikatlar ekseninde Ortadoğu çatışmaları: Politik iktisadi nedenler, sendika.org, 22 Haziran 2014