Cevap hakkı: Aykan Sever’in “Adeta bir roman kahramanıydı” yazısına dair

Ortada ne Marksizm-Leninizm’i benimsemiş komünist bir örgütün tarihinin sembol figürlerinden biri olduğu halde “Fatih’i sadece biz anlatabiliriz” şeklinde tekelci bir mülkiyet iddiası var ne de ezici bir çoğunluğu Fatih’in yaşamına –o da 12 Eylül sonrası cezaevlerinde- teğet geçmiş birilerine “Fatih’i anlattırmanın” güvenilmezliği yanında ona bu denli uzak ve yabancı olmaktan kaynaklanan amatörlük ötesi tahrifatlara duyulan tepki

Cevap hakkı: Aykan Sever’in “Adeta bir roman kahramanıydı” yazısına dair

(Ön not: Aykan Sever’in, “Benim Adım Dilaver-Mehmet Fatih Öktülmüş Kitabı” üzerine, kitabın yazarları Oktay Duman ve Ufuk Bektaş Karakaya ile yaptığı söyleşiyi de içeren “Adeta bir roman kahramanıydı” yazısının Sendika.Org’da yayımlanmasının ardından, H. Selim Açan yazıda geçen tartışmanın taraflarından biri olarak yanıt hakkını kullanmak istemiş, aşağıdaki yazıyı iletmiştir. Açan’ın yazısını olduğu gibi yayımlıyoruz.)

Sendika.Org sitesi yöneticilerine,

Bugün sitenizde yayınladığınız Aykan Sever imzalı bir röportaja ilişkin olarak (“Adeta bir roman kahramanıydı”) size yazıp yazmama konusunda doğrusu epey tereddüt yaşadım.

Neresinden tutup nesini nasıl düzelteceğimi bilemediğim bir tarih kalpazanlığının değişik versiyonlarıyla karşılaşmaktan duyduğum bıkkınlıkla adını her andığım(ız)da ‘anılarına bağlı’ kalacağımız sözünü verdiğim(iz) yoldaşlarımdan birinin adının rezilce istismarına sessiz ve seyirci kalmış olmak korkusu arasında kaldım.

Yıllardır söyleyegeldiğim gibi, “Türkiye’de sosyalist ve devrimci hareket yerlerde sürünüyor, nesnel koşullardaki bütün elverişliliğe karşın tarihinin en etkisiz ve itibarsız dönemini yaşıyor, sınıf ve emekçi kitle hareketinin çözüm bekleyen bir yığın sorunu, aşamadığı bir dizi eşik var. Arayış halindeki kesimlerin önüne çekim gücü yüksek, güncellenmiş somut bir sosyalizm alternatifi koymak başta olmak üzere birbirinden acil ve kapsamlı teorik görevler çözüm bekliyor… Kısacası, günün teorik-siyasal-örgütsel ve pratik devrimci sorumlulukları saymakla bitmez. Hal böyleyken birileri işi-gücü bırakmış 30 yıl-40 yıl öncesine ait çarpıtılmış tarih masalları anlatmayı tek iş edinmişler!!! Bizim başka işimiz kalmadı, Fatih’i (genel olarak geçmişimizi) sömürerek onun sırtından çıkar peşinde koşan zibidilerin ürettiği yalan ve iftiraları düzeltmeye çalışmakla mı uğraşacağız?..” duygusundan kaynaklanan öfke kabardı yine içimde.

Açık konuşmak gerekirse bunlara bir de çok ciddi iddia ve suçlamaların söz konusu olduğu güncel bir tartışma konusunda bu kadar tek yanlı ve yüzeysel bir yaklaşımla bu denli tarafgir tutum takınan Aykan Sever’e ve o tartışmalardan habersiz olması düşünülemeyecek olan siteniz editörlerine ‘daha neyi ne kadar anlatabilirim’ korkusu eklendi. 20. Yüzyılı “korku çağı” olarak niteleyen Kafka’nın, “İnsanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle (bizim örneğimizde bunu ‘devrimci sosyalist değerler’ şeklinde anlamak meramıma daha uygun düşüyor -nba) konuştuğu taktirde insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o güven duygusunun yıkılması” diye tanımladığı korku…

Girişte anlatmaya çalıştığım ‘bıkkınlık’ ile bu ‘korku’ birleşince sözü fazla uzatmak istemiyorum aslında. Size ve ‘bir zamanlar gözüne çarpan bazı dergi makalelerinin üstüne bir de bu kitabı okuyunca solun ’80’li yılları hakkında kendisini aydınlanmış sayan’ yazarınız Aykan Sever’e aşağıdaki linklerde anlatılmaya çalışılanların özeti olarak şunların altını bir kez daha çizmekle yetineceğim sadece:

Ortada ne Marksizm-Leninizm’i benimsemiş komünist bir örgütün tarihinin sembol figürlerinden biri olduğu halde “Fatih’i sadece biz anlatabiliriz” şeklinde tekelci bir mülkiyet iddiası var ne de ezici bir çoğunluğu Fatih’in yaşamına –o da 12 Eylül sonrası cezaevlerinde- teğet geçmiş birilerine “Fatih’i anlattırmanın” güvenilmezliği yanında ona bu denli uzak ve yabancı olmaktan kaynaklanan amatörlük ötesi tahrifatlara duyulan tepki.

Asıl mesele, Fatih isminin popülaritesinden yararlanarak onun adını ve anısını yüceltme görünümü altında siyasal geçmişlerindeki kir ve lekelerin üzerini kapatmaya çalışmanın yanında bugünkü konumlarını meşrulaştırma peşinde koşan iki değer tacirinin iyi niyet ve samimiyetten olduğu kadar dürüstlükten de uzak istismar girişimidir.

Arkasında kirli hesapların yattığı bir tarih kalpazanlığının, örgütüne bıraktığı son mektubunda “Arkamızdan bizi çok fazla övüp toprağın altında yüzümüzü kızartmayın” diyen bir komünisti ‘Fatih olmaktan da çıkarıp putlaştırmaya’ soyunmuş olmasıdır. Örneğin, olayı duyduktan sonra Rektörlük önüne giden Hazırlık öğrencilerinden biri olduğu halde “Komer’in arabasını yakanlardan biri” olarak lanse edilmesinden tutalım dönemin tütün, fındık mitingleri ve toprak işgalleri gibi Dev-Genç faaliyetlerinin “tam kalbinde yer aldığını” iddia eden efsaneler uydurulmasıdır.

Onu ML’yi benimsemiş TİKB’li bir komünist kimliğinden arındırarak “halkı düşünüp iyi bir dünya isteyen” herhangi bir popülist gibi resmeden, ‘kızların peşinden koşup evlenmek için sıraya girecekleri kadar yakışıklı, 1978’de Bayrampaşa cezaevinde yatarken eş görüşünden dönerken uğradıkları saldırı sırasında 15-20 faşistin kurduğu pusuyu Cüneyt Arkın misali püskürtmesini mümkün kılacak kadar sportmen (işin aslı çok farklıdır zaten), illegal bir örgütte nerede kimin kiminle bir sorunu ya da sürtüşme varsa uzlaştırma kurulu gibi oraya koşup problemleri çözdüğü için Yunus adıyla anıldığı iddia edilen, karıncaezmez, kibar ve nazik’ vb. olmaktan ibaret bir “Fatih portresi” çizilmesidir.

Örgütün durumu ve gidişine dair o dönemin cezaevi ve hastane koşullarında gizli yollardan dışarıya çıkarılması olanaksız 44 sayfalık bir “eleştirel değerlendirmesi olduğu” iddiası dahil TİKB’nin tarihine ilişkin 2010 sonrası uydurulmuş yalanlar yetmezmiş gibi 8 Mart 1980 tarihli sayısında onu ve Osman’ı (Osman Yaşar Yoldaşcan) fotoğraflarını da basarak devlete ihbar eden Aydınlık adındaki paçavranın o dönem ve halen sorumlu kadrolarından biri olan, ayrıca Türk kontrgerillasının deşifre olmuş şeflerinden Veli Küçük gibi bir katilin “en güvendiği Aydınlıkçı” sıfatına sahip Hikmet Çiçek gibi birine “Fatih’i anlattıracak” kadar ölçü-sınır tanımayan bir çürümedir.

Aşağıda linklerini vereceğim yazı ve açıklamalarda olduğu gibi burada da birkaç başlık halinde dile getirdiğim eleştirileri herkes aynen benimsemek zorunda değildir elbette. Ayrıca o yazı ve açıklamalarda kullanılan dil sert ve tehditkâr bulunup eleştirilebilir. Bu anlamda her noktada tam bir anlayış ve mutabakat beklentisi içinde değilim.

Yalnız bu tartışma ve değerlendirmeler sırasında herkes hangi değerleri kendisine baz aldığını baştan net olarak ortaya koymalıdır ki, o zaman birbirimizin nerede durduğunu baştan bilen anlamlı bir tartışma yürütebilelim.

Bu bağlamda, 12 Eylül faşizminin bütün polis ve cezaevi uygulamalarının hareket noktasını ve amacını oluşturan komünistleri ve devrimcileri siyasi kimliklerinden arındırma siyasetinin kopyası bir tutumla Fatih Öktülmüş gibi bir komünisti TİKB’li komünist kimliğinden arındırarak “anlatmaya kalkmak” ya da Aydınlıkçı bir muhbire “Fatih anlatıcıları” arasında yer vermek solun tarihine ve devrimci değerlere ‘ters’ bulunmuyorsa şayet, Kafka’dan devamla, ‘Yaşadıklarımız içimizde bir şeyleri (fena halde) yıkmış’ demektir.

Sitenizde yayımlamakla “taraf” olduğunuz bir tartışmada en azından ‘karşı tarafa’ da kendini ifade etme olanağı tanıma -bu anlamda “cevap hakkı”- kapsamında bu mektup ve ekindeki linklerde dile gelen görüşleri de okuyucularınıza yansıtmanız dileğiyle…

Linkler:

https://gazete.alinteri1.org/devrimcilerden-esirgenen-hosgoru
https://gazete.alinteri1.org/fatihi-somurme-yarisina-cikanlara-dair
http://mavis.alinteri1.org/fatih-i-somurtmeyecegiz.html
H. Selim Açan, “Sürüyor O Kavga”, Sel Yayıncılık, “Ölümün Koynunda Biter Açlığımız” başlığını taşıyan bölüm, s.126-138