Yeni Osmanlıcılığın düşüşü ve yeniden yükselişi (3)

Hızlı kalkış yapıp şimdiki gibi yelkenlerin suya indirilmesinin sebebi emperyalist sistemde her şeyi güç oranının belirlediğinin bir türlü kavranamaması. Blöf yaparak bu işin kurdu emperyalist merkezleri aldatmaya kalkmak düpedüz şark kurnazlığı. Sanılanın üzerinde bir güce ve özgüvene sahip Türkiye burjuvazisinin açgözlü siyasi temsilcileri hala dünyayı iyi okuyan bir rota tutturmuş değiller.

Yeni Osmanlıcılığın düşüşü ve yeniden yükselişi (3)

AKP iktidarı dış dünyadaki durumunu “değerli yalnızlık” olarak resmettiğinden beri yeni Osmanlıcı söylemi yüksek sesle dillendirmiyordu. Düne kadar Suriye’deki askeri operasyonlar “Kürt koridoru”na karşı bir savunma mekanizması gibi gösterilerek gerçek niyet gizlenmişti. Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolü üzerinde rekabet kızışınca, Libya’daki İhvancı Serrac ile anlaşma imzalanıp, ardından Hafter güçlerine karşı paralı ÖSO birlikleri ve Türk askerleri gönderildi. Ancak bundan sonradır ki Tayyip Erdoğan, Suriye defterini kapamadan Libya’da yeni bir sayfa açmasının gerekçesini saklamaya yeltenmedi: “Libya harita üzerinde uzak gözükebilir ama bizim için uzak bir yer değildir. Osmanlı’nın önemli bir parçası olmuştur.” [1]

Yeni Osmanlıcığın yeni sayfası: Libya 

Son haftalarda yükselen fetihçi söylem iç politikaya malzeme sağlamak olarak yorumlanamaz. Yeni Osmanlıcılık ne Davutoğlu ile son buldu ne de Suriye’de ayakları yere erdi; fırsatını bulduğu anda su yüzüne çıkıyor ve çıkacaktır. Geçmişte olduğu gibi ABD, AB ve Rusya’yı hafife alan aykırı hamleler her defasında geri adımla sonuçlanacaktır, o başka. Libya’da da bundan farklı olması beklenmemeli. Hızlı kalkış yapıp şimdiki gibi yelkenlerin suya indirilmesinin sebebi emperyalist sistemde her şeyi güç oranının belirlediğinin bir türlü kavranamaması. Blöf yaparak bu işin kurdu emperyalist merkezleri aldatmaya kalkmak düpedüz şark kurnazlığı. Sanılanın üzerinde bir güce ve özgüvene sahip Türkiye burjuvazisinin açgözlü siyasi temsilcileri hala dünyayı iyi okuyan bir rota tutturmuş değiller.

AKP’li yıllarda estirilen militarist rüzgarlar olsa olsa Türkiye kapitalizminin önceki yüzyılın son yarısına göre daha geniş bir tabana oturması ve orta düzeyde gelişmiş ülkeler arasında öne doğru hamle yapması ile uyarılan dışa açılma ihtiyacıyla açıklanabilir. Türkiye, emperyalist hiyerarşinin tepeden tabana yeni düzenlemelere gebe olduğu bir konjonktürde, gerileyen Amerikan hegemonyasının boşluklarından ve büyük güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak nüfuz alanlarını genişletmek istiyor. Ordunun teyakkuz hali, vekalet savaşları, S-400 ve F-16’lar arasında gidiş gelişler, askeri-sanayi kompleksinin geliştirilmesi, başka ülkelerde askeri üsler açılması, mekik diplomasisi hepsi bunu imliyor.

Kabaran Türk militarizmi

Yeni Osmanlıcılık altı boş ideolojik bir söylemden, şanlı geçmişi yüceltmekle sınırlı bir hamasetten ibaret değil. Aksine Türk burjuvazisinin bölgesindeki hegemonya alanlarını genişletme, yeni ülkelere yayılma politikasının İslamcı bir formülasyonudur. TSK’nin modernizasyonu, askeri harcamalardaki artış, silahlanma yarışı, askeri-sınai kompleksi, profesyonel orduya geçiş ise bunun “altyapısı”dır.

Türkiye son dönemlerde savunma sanayine büyük paralar ayırmıştır. 2008 yılında 12,5 milyar dolar olan silahlanma harcaması, on yıl sonra 22 milyar dolara ulaşarak neredeyse bir misli artmıştır. Dünyanın en çok silah ithalatçıları arasında yer alan Türkiye bir yandan da kendi çapında silah ihracatı yapmakta ve giderek bunu artırmaktadır. Bunun adına “savunma sanayi” denmesi aldatmacadır; adı bal gibi silahlanmadır ve iki sebeple yapılmaktadır: Kendi halklarından duyulan korku ve bölgesel güç kapasitesini arttırma.

Türkiye, Suriye’den sonra Libya’daki iç savaşa müdahil olmakla, yalnız yabancı şirketlerle işbirliği yaparak ürettiği silahları deneme imkanı elde etmiyor, ürettiklerini satmak için gösteri yaparak reklam fırsatı da elde ediyor. Savaş meydanlarında denediği İHA ve SİHA’ları, sahra toplarını, zırhlı araçları, obüsleri, makineli tüfekleri, Azerbaycan, Somali, Pakistan, Endonezya, Ukrayna gibi ülkelere pazarlıyor.

Aralarında Selçuk Bayraktar’dan Ethem Sancak’a, KOÇ Holding’den Nurol Holding’e kadar çok sayıda şirketin bulunduğu, mühimmat, silah, elektronik araç gereç, yarı mamul savaş malzemesi, İHA ve SİHA üreticilerinin üyesi olduğu Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği (SASAD), TÜSİAD’ın saltanatını zorlayacak güce erişmiştir. İç ve dış savaşlardan büyük kârlar elde eden silah sanayii şirketleri, Türk iç ve dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahip olacak düzeye gelmişlerdir.

Türkiye son on yıldır savaş atmosferi içinde tutuluyor. İçte ve dışta savaş hali yıl yıldan azalacağına çoğalıyor, müdahalelerin biri bitmeden diğeri başlıyor. Ordunun profesyonelleştirilmesi, savaş sanayinin geliştirilmesi, başka ülke topraklarında askeri güç kullanılması, “yerli ve mili silahlanma” demagojisi, şehadetin kutsallığı söylemi ve kitlelerin sürekli savaş psikozunda tutulması birbirlerini tamamlıyor.

Bunların tümü militarizm başlığı altında toplanabilir. Militarizm ki, yalnız faşizmin bir bileşeni değil, aynı zamanda devleti ve toplumu faşistleştirmenin de bir aracı.

Askeri-endüstriyel kompleks

Yeni Osmanlıcılığı Davutoğlu türü ajitasyonlarda değil, Katar gibi ülkeleri de işin içine katıp, bedava arsa ve ucuz kredi imkanları yaratarak askeri-sanayi kompleksinin gelişimine verilen aktif destekte aramak gerekiyor. Askeri-sınai kompleks kavramı, ordu ile ona askeri araç ve malzeme üreten sanayi arasındaki ortaklık anlamına gelir. Askeri alanda faaliyet gösteren devlete ve özel sektöre ait şirketlere özel bir önem veren ve her yıl onların alıcısı durumundaki Savunma Bakanlığı’nın ve MİT’in bütçedeki payını yükselten AKP iktidarı hem bundan büyük ekonomik, siyasi ve askeri fayda sağlıyor hem de savaş kapasitesini yükseltiyor.

TSK’nin en büyük ihalelerini alan BMC’nin sahibi Ethem Sancak AKP MKYK üyesidir. TSK’nin da kullandığı İHA ve SİHA’ların üreticisi Baykar Makine’nin sahibi, Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar ailesidir. İktidarın koordine ettiği savunma sanayinin alıcıları arasında TSK, İçişleri Bakanlığı, Roketsan, Aselsan ve TUSAŞ başı çekiyor. Son üçü dünyanın en önemli savunma sanayi şirketleri arasında ilk yüze girmektedir. Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Arasında savunma sektöründen 17 şirket bulunuyor.

İktidar medyası her gün silah sanayi ürünü resimlerle süslediği şöyle haberler yayımlıyor:

“Türkiye yerli ve milli savunma sanayisini geliştirerek askeri gücünü artırıyor. Lazer silah, zırhlı amfibi, yerli füzeler ve insansız hava ve kara araçları geliştiren Türk şirketleri dünya markası oldu. Gelişen teknoloji hayatımızın her alanına nüfus etmek ile birlikte silah endüstrisini de baştan başa yeniliyor.”[2]

Silahlanma sanayiinin “yerli ve milli” olduğu iddiası koca bir yalandır. Türkiye silah sanayii düşük teknolojiye dayalı yerli üretimde kısmi bir ilerleme sağlamakla birlikte hala dışı bağımlıdır. Üretimi yapılan alanlarda Türkiye ABD’den Çin’e, Almanya’dan Fransa ve İtalya’ya kadar birçok ülkeyle işbirliği yapmakta, yüksek teknoloji gerektiren parçaları dışarıdan ithal etmektedir. Atak helikopterleri İtalyan Agustawestland TUSAŞ ve ASELSAN ortaklığı ile yapılmaktadır. TAI Anka, CASA C-235 üretimi Endonezya, TAI Hürkuş, Altay Tankı Güney Kore, TAİ (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii) heron üretimi İsrail teknolojik ortaklığıyla üretilmektedir. Altay tankının motoru Alman şirketine aittir. THALES, MTU gibi uluslararası silah tekelleriyle işbirliği yapılmaktadır. Atak helikopterinin motoru ABD-İngiltere’den, gövdesi İtalya’dan alınmaktadır. Türk Deniz Kuvvetleri’nin ana tedarikçisi ve gemi projesinde motorlar Fransız Thales tarafından sağlanmaktadır. BMC firmasının %49 hissesi Katar devletine aittir.

Kültürel Osmanlıcılıktan askeri Osmanlıcılığa

AKP’nin iktidara gelmesinden beri yeni Osmanlıcı söylemle yürüttüğü yayılmacılığının ekseninin kültürel alandan askeri alana doğru kayma eğiliminin arkasında militarizm yatıyor. Askeri yöntemlerin Irak ve Suriye’den sonra Libya’da da öne çıkması birdenbire olmadı. Rakı nasıl şişede dursun diye üretilmiyorsa, üretilen silahlar da cephanelikte dursun diye üretilmiyor.

Türk tekelci sermayesinin gücü arttıkça dış hegemonyaya yönelik çabaları da artıyor. 1992’de kurulan başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki büroları aracılığıyla sağlık, eğitim, tarım, hayvancılık gibi alanlarda Yeni Osmanlıcılığa açılıma zemini hazırlamaya çalışan bir kurumdu. Diyanet İşleri Bakanlığı bunu dinsel-kültürel etkinliklerle tamamlıyordu. Bu alanda en başarılı olan işin içine ekonomik çıkarı da katan AKP iktidarının eski ortağı Gülen Cemaati idi. Zamanla yayılmacı dış politikanın önünü açmakta okul, cami, hastane ile beklenen sonuçlar elde edilemeyip, bunların kalıcı ilişkiler sağlamakta eksik kaldığı kanaatine varılınca, emperyalistlerden esinle askeri üsler bulundurmaya önem verilir oldu.

Osmanlı topraklarına geri dönüldüğüne dair kanıtlar öne sürmeyi seven iktidar medyası Türkiye’nin askerî varlığıyla ilgili şu rakamları vermektedir: KKTC (40.000 asker), Suriye (5.000), Irak (2.500), Afganistan (2.000), Kosova (400), Katar (300), Somali (200), Lübnan (100), Azerbaycan (70), Arnavutluk (24), Sudan (Sevakin adasında bir deniz üssü), Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 17 asker. Bunlara son olarak Libya’ya gönderilen askerler ve paralı cihatçı ÖSO’cular da eklenmelidir.

Bir yandan içeride, diğer yandan Suriye’de, Irak’ta, şimdi de Libya’da yürüten savaş kısa bir eğitimden geçirilen amatör “Mehmetçik”le yürütülemezdi. PKK’ye karşı geliştirilen profesyonel asker yetiştirme deneyimi giderek “Mehmetçik”in yerini alan paralı askerlikle ikame edildi. Türkiye orduyu bir yandan modern silahlarla donatıp manevra yeteneğini geliştirirken, bir yandan da paralı askerliği yaygınlaştırarak savaşı her yönüyle profesyonelleştirmektedir. Birkaç aylık eğitime dayalı askerliğin yerini özel eğitimden geçirilmiş, bu işi meslek edinmiş profesyonel askerlerin alması, silah teknolojilerindeki yenilenme ve sürekli savaş hali orduyu her türlü savaşa hazırlamaktan başka bir şey değildir.

Bunların tümü devletin ve toplumun faşistleştirmesi sürecinin bir parçası olan militarizmin göstergeleridir. Militarizasyon savaşa hazırlanmayı, yeni maceralar peşinde koşmayı gerektirir. Faşizmin ve militarizmin birlikte gelişmesiyse, içte baskı ve zulmün artması, dışta savaşa hazırlık ve agresif dış politika demektir.

Bitti.

Dipnotlar:

[1] Evrensel, 14 Ocak 2020

[2] Sabah, 30.09.2019