Yeni Osmanlıcılığın düşüşü ve yeniden yükselişi (1)

Libya çıkartması, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın yeniden siyasete soyunmalarıyla daha da renklenecek gibi görünüyor. Önümüzdeki süreci anlayabilmek, öldüğü sanılırken dirilen yeni Osmanlıcılık hakkındaki bilgilerimizi tazelemeyi gerektiriyor

Yeni Osmanlıcılığın düşüşü ve yeniden yükselişi (1)

2013 yılında İbrahim Kalın’ın Suriye, Mısır ve öteki ülkeler üzerindeki hesapların tutmaması üzerine söylediği “değerli yalnızlık” sözü, yeni Osmanlıcılığın ölüm ilanı sayılmıştı. AKP iktidarının 27 Kasım 2019’da İhvancı Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” anlaşması ve Libya’daki iç savaşa taraf olması konuyu yeniden siyasetin gündemine taşıdı.

Aslında, 2016 Ağustos’unda Fırat Kalkanı operasyonuyla Azez’den Cerablus’a uzanan bölgenin TSK ve ÖSO kontrolüne alınması, bundan bir yıl sonra İdlip’e asker gönderilip civarında gözlem noktaları oluşturulması, ertesi yıl “Zeytindalı Harekâtı”yla Afrin’in ele geçirilmesi, geçen yıl ise Donald Trump Suriye’den çekeceğini açıkladıktan sonra Rusya’nın onayıyla Fırat’ın doğusuna operasyon başlatılması yeni Osmanlıcılığın dış��nda adımlar değildi. Bunların PYD’yi etkisizleştirmek, Kürt koridoru oluşturulmasını önlemek amacıyla yapıldığı propagandası fetihçi yönünü unutturmuştur. Misak-ı Milli sınırları (Halep’ten Musul’a kadar) örtüsü altında sürdürülen Suriye operasyonlarında gizli niyetin fırsat bulunduğunda buraların üstüne yatmak olduğu bir sır değildir. Yoksa buralara neden asker ve sivil yöneticiler atansın, eğitim ve sağlık kurumları kurulsun, yeni yerleşim projeleri yapılsındı ki!

Türkiye, Suriye’ye PKK/PYD’ye karşı güvenliğini sağlamak gerekçesiyle girmişti. Kendisine fersah fersah uzaktaki Hafter’in güçlerinin nasıl bir tehdit oluşturabileceğinin “Türkiye’nin savunması dış hatlardan başlar” bahanesiyle açıklanması zor. Erdoğan’ın buna “Mustafa Kemal’in Libya’da işi neydi” sorusundan başka verecek cevabı yoktu. İtiraf resmi bir sorumluluk taşımayan Bahçeli’den geldi: “Harap olan coğrafyalar eski hakimiyet havzamızdır… Ankara’nın güvenliği Şam’dan, Tahran’dan, Bağdat’tan, Trablus’tan başlayacaktır.”

2013’te “değerli yalnızlık” sözü, komşularla sıfır sorun politikasının iflasının zorlamasıyla söylenmişti. Suriye’den sonra Libya macerasını başlatan Türkiye’nin şimdi yeniden aynı noktaya gelmesi, Türk dış politikasının eski kısır döngüsünden çıkamadığına işarettir. Mısır, Yunanistan, bütün Ortadoğu ülkelerinin neredeyse tamamı, Güney Avrupa ülkeleri ve Rusya, “Mavi Vatan” projesine ve Libya müdahalesine karşıdırlar. Türkiye çevresi, hatta çevresinin çevresiyle yeniden çatışmalı bir sürece girmiştir.

Libya çıkartması, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın yeniden siyasete soyunmalarıyla daha da renklenecek gibi görünüyor. Önümüzdeki süreci anlayabilmek, öldüğü sanılırken dirilen yeni Osmanlıcılık hakkındaki bilgilerimizi tazelemeyi gerektiriyor.

Yeni Osmanlıcılık

Yeni Osmanlıcılık, Özal ve Erbakan’ın Müslüman ülkelere yönelik yayılmacı söylemlerinin gerekçelendirilmiş ve sistematize edilmiş halidir. Erbakan’da Batı karşıtlığı, İslamcılık ve ümmetçilik olarak cisimleşirken, Özal’da küreselleşen dünya ile uyum içinde, Batı ile zıtlaşmadan bölgesel güç olmayı öngörmekteydi. Prof. Ahmet Davutoğlu tarafından Stratejik Derinlik (2001) adlı kitapta ilk defa doktriner ve kapsamlı bir dış politika stratejisi haline getirildi. Akademisyenlik, başbakanlık danışmanlığı, dışişleri bakanlığı (2009) ve başbakanlık (2014-2016) yapmış Davutoğlu’nun İslamcı tarih anlayışı içerisine monte ederek resmî ideolojiye eklemlediği Yeni Osmanlıcılık, AKP’nin dışta bölgesel güç olma, içteyse İslamcı rejim inşasını meşrulaştırma ihtiyacını karşılayacaktı. AKP iktidarının ilk döneminde düşük tonda terennüm edilmekteyken, Erdoğan’ın kendini yeterince güçlü hissettiği “ustalık” döneminde Davutoğlu’nun ağzından (2010 sonları) resmi söyleme dahil edildi.

Milli kimliği İslam ve Osmanlı mirası üzerinden kurgulayan AKP’nin çıkış noktası, öteki milliyetçilik türlerinden farklıdır. Davutoğlu’na göre Anadolu’da yaşayan halkları birleştiren ortak unsur Türklük değil, Osmanlı geçmişleri ve bu geçmişin üst belirleyeni olan Sünni Müslümanlıktır. Türkiye’nin bir asırdır içine düştüğü pısırıklıktan çıkması, tarihin derinliklerindeki bu potansiyelin açığa çıkarılmasıyla mümkün olacaktır.

AKP, siyasal çatışma eksenini baştan itibaren “millet bloğu” ile gayri millî Kemalist vesayet bloğu arasında kurgulamıştı. Davutoğlu bu geleneği bozmadı, sadece bunu geriye, Osmanlı tarihinin “şanlı” günlerine doğru uzattı. Dış politika stratejisini kurarken, Cumhuriyetin ve Kemalist dış politika geleneğinin eleştirisinden hareket ediyordu. Kemalist seçkinlerin toplumu Osmanlı-İslam köklerine yabancılaştırdığını varsayıyor; laikçi-Batıcı dış politikayı edilgen, kısır, bekle-görcü, vizyon yoksunu olmakla suçluyordu.[1] Defansif, içe dönük eski dış politikayı, özgüven eksikliğine, özgüven eksikliğini ise halk desteğinden yoksun olmaya bağlıyordu. Türkiye depresyondan ancak kendi özüne dönerek, aktif, çok boyutlu, uluslararası sorunlara müdahil bir dış politika izleyerek kurtulabilirdi. Üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun kara ve deniz havzalarından oluşan Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki hâkimiyetini yeniden kurabilmesinin yolunun buradan geçtiğini savunuyordu.

Hayali varsayımlar

Davutoğlu, Osmanlı ve Selçuklu devletlerinin bin yıllık kazanımlarının varisi saydığı Türkiye’nin bu coğrafyada yaşayan milletlerin gözünde hala doğal lider, “merkez ülke” olduğu kanısındaydı. Tarihsel mirasla belirlenen “stratejik zihniyet”le hareket edildiğinde, Türkiye’nin Osmanlı hinterlandında nüfuz sahibi küresel (“cihanşümul”) bir aktör haline geleceğine inanmaktadır. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’ndan Hitler’in III. Reich’ına uzanan Alman tarih bilincinden esinlenir:

“Mesela Alman stratejik zihniyeti, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun kökenleri 9. yüzyıla kadar giden tarihi serüveni ile modern ulus devletin felsefi temellerinin tarihi gerçeklik alanı buluşarak ideolojik bir altyapı kazandığı 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarih bilincinin eseridir… Hegel’in Alman bilincinin tarihî kökenlerini ortaya koyduğu tarih yorumu ile Hitler’in III. Reich kavramı arasındaki paralellik böylesi bir stratejik zihniyet sürekliliğinin ürünüdür.”[2]

Tarihteki şanlı geçmişi diriltme, “yeniden doğuş” eksenli milliyetçilik klasik faşizmin temel motiflerinden biridir. İmparatorluk sembollerine düşkün Mussolini “Üçüncü Roma”,[3] Hitler “Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu”, Metaxas “üçüncü Yunan medeniyeti” söylemiyle eski ihtişamlı günleri diriltme, onlardaki “büyüklük” ve “kahramanlık” ruhunu geri getirme vaadinde bulunmuşlardı. Saray inşasındaki Selçuklu-Osmanlı mimarisi, merdivenlerine dizilmiş temsili 16 Türk devleti askeri, şaşaalı Fetih kutlamaları, üç hilalli Osmanlı bayrağı, Osmanlı-sultanlık-halifelik güzellemeleri (vb.) aynı “stratejik zihniyet”in sembolleridir.

Yüzeysel bakış bunları Orta Çağa dönüş arazları olarak görür. Oysa buradaki nostalji eski Osmanlı’yı restore etmeye değil bugüne ve geleceğe yönelik bir tasarımdır. Davutoğlu imparatorluk geçmişinden mülhem dış politika stratejisini, Osmanlı mirasını içselleştirmiş “insan unsuru”yla kurulacak Sünni-İslam’ın biçimlendirdiği bir rejim inşasına dayandırır. Dolayısıyla Yeni Osmanlıcılığın çıkış noktası, içinde yaşadığımız emperyalizme bağımlı kapitalist sistemdir. Amaç yeni bir milli kimlik kurgusu ve resmi tarih oluşturarak gelecek inşasını meşrulaştırmaktır. Osmanlı coğrafyasında Türk burjuvazisinin hegemonyasını yeniden diriltme amacı güden emperyalist ve irredantist bir stratejidir.[4] İslam kardeşliği ve halifelik söylemi nostaljik bir özlemden değil, Türkiye’nin Müslüman ve komşu ülkeler üzerinde “merkez ülke”/”lider ülke” konumu kazanma arzusundan kaynaklanır.

Bu noktada yeni Osmanlıcılığı yalnız bir dış politika söylemi olarak görmenin eksik olacağını belirtmek gerekiyor. İç politikada toplumu İslami rejim inşasına seferber edecek yeni bir ruh hali yaratmak ve birtakım semboller ve efsaneler aracılığıyla iç ve dış politikaya dinamizm kazandırmak da amaçlanmıştır.

Sürecek

Dipnotlar:

[1] Erdoğan, Türk devlet geleneğinde partiler üstü bir nitelik kazanmış, hükümet değişikliklerinden etkilenmeyen, Osmanlı’dan beri seçkin elemanların istihdam edildiği “Hariciye” kadrolarıyla “monşerler” diye alay eder. Davutoğlu’yla birlikte yeni stratejiye ayak bağı olacağı düşünülen dış işlerinin eski kadroları devre dışı bırakılmıştır.

[2] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul-2001, s. 30

[3] B. Moore Jr, bunu İtalya’da güçlü bir ulusal monarşi olmamasına ve Mussolini’nin buna denk düşecek bir simgeye ihtiyaç duymasına bağlar (Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, V Yayıları, Ankara-1989, s.339)

[4] Davutoğlu ne zaman ağzını açsa irredantist ve yayılmacı bir dil kullanır: “1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011-2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Bu, zorunlu tarihi bir görevdir.”  (İHA, 21 Ocak 2012)