TMMOB’den Kanal İstanbul çağrısı: “Tarihin en büyük davasına dönüştürelim”

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, Kanal İstanbul Projesi’ne karşı dava açmaları için yurttaşlara çağrıda bulunarak “Gelin yüzbinlerce insanla bu davayı Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştürelim” dedi

TMMOB’den Kanal İstanbul çağrısı: “Tarihin en büyük davasına dönüştürelim”

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, Kanal İstanbul projesinde ilişkin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun onaylanmasına ilişkin Karaköy’deki binalarında basın toplantısı düzenledi.

“Kanal İstanbul’a karşı yurttaş davası için çağrı” pankartının açıldığı toplantıya TMMOB üyelerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklamayı okuyan TMMOB İl Koordinasyonu Genel Sekreteri Cevahir Akçelik, Kanal İstanbul Projesi’nin gündeme geldiği günden beri birçok bilim ve meslek insanı tarafından incelendiğini dile getirdi.

Bu incemeler sonucunda kanalın yapılması halinde oluşacak çevresel ve sosyal boyutların tüm detaylarıyla ortaya konduğunu belirten Akçelik, “Yapılan çalışmalar neticesinde üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve halk yöneticilere defalarca uyarıda bulunmuş; buna karşın yöneticiler ne bu projenin planlama aşamasına halkı dahil etmiş ne de yapılan uyarılara kulak asmıştır. Tepeden inme bir şekilde İstanbul halkına dayatılan bu proje başta İstanbul olmak üzere Marmara’dan Karadeniz’e uzanacak boyutuyla tüm bu coğrafyayı onarılmaz bir biçimde etkileyecek, ekosistemler arasında yarılma meydana getirecek, binlerce yılda oluşmuş doğal bir dengeyi alt üst edecektir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘olumlu’ bulduğu durum işte budur” ifadelerini kullandı.

“İnsanlar yerlerinden edilecek”

İstatistiki verilerin, kanalın boğazdaki gemi trafiği ve kaza riskini azaltmak için yapıldığı iddiasını çürütmekte olduğunun altını çizen Akçelik, yapılacak yapay suyolunun İstanbul Boğazı’ndan daha çok kaza riski barındıracağını vurguladı. Yine şehrin toplam su biriktirme kapasitesinin yüzde 29’unun kanal güzergâhında bulunduğuna dikkat çeken Akçelik, “Bu kaynakların yok olması 6 milyon kişinin su ihtiyacına denk düşmektedir” dedi.

Projenin etkilerinin yalnızca doğal alanlarla sınırlı kalmayacağını kaydeden Akçelik, sözlerinin devamında “Yapılaşmaya açılacak olan kanal güzergâhında yaşayan insanlar yerlerinden edilecek, yerlerine ‘Kanal Manzaralı’ evlerde yaşama imtiyazına sahip kimseler getirilecektir. Kanalla birlikte İstanbul’un kuzeyi ek bir nüfus yoğunluğu altına daha girecek, şehir yönetilebilir olmaktan çıkacaktır” ifadelerini kullandı.

İstanbullulara çağrı

Akçelik, bu nedenle projeye itiraz eden yurttaşlara projeye karşı dava açmaları çağrısında bulundu:

17 Şubat 2020 tarihine kadar Kanal İstanbul Projesi’ne dava açma hakkınız bulunmaktadır. TMMOB, davaya gerekçe oluşturacak tüm bilimsel ve teknik altyapıyı halkın hizmetine sunmaya hazırdır. Gelin binlerce/yüzbinlerce insan bir arada bu davayı Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştürelim, tarihe İstanbul için almış olduğumuz bu yurttaş sorumluluğunu not düşelim. Bir başka İstanbul daha yok.

“Hukuk dışı bir dayatma”

Ardından söz alan Mimar Mücella Yapıcı ise, Kanal İstanbul Projesi sürecinde yayınlanan 3 ÇED raporunun bulunduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti:

Son rapora göre 92 bin yurttaş bu ÇED raporuna itirazlarını sunmuş. Ancak en son karşımıza gelen şey bu ÇED olumlu raporudur. Bu raporları incelediğinizde çok fazla bir değişiklik görmüyoruz. İtirazlara göre eklerde bazı değişiklikler yapılmış. Bu değişikliklerin en önemlisi depremle ilgilidir. Ama bu da yeni deprem yönetmeliğine göre değil önceki deprem yönetmeliklerine göre yapılmıştır. Burada yapılan her şey hukuksuz. Hukuk dışı bir dayatma var. İtirazlarımızı belirtmeden bu itiraz ortaya çıktı. Türkiye halkı, bizler ciddi bir dolandırıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bildirimizde de belirttiğimiz gibi gelen ÇED’ler entegre raporlardır. Yaptığımız bütün itirazlar gizlenmiştir. Bu bütün coğrafyayı etkileyecektir.

“Bütün güzergâhlar biliniyordu”

Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılındaki bir konuşmasını hatırlatan Yapıcı, “Erdoğan ‘Karadeniz ve Marmara arası 45 dakikadır’ diyerek, aslında kanalın nereye yapılacağını söylüyor. Şimdiki raporda aynı şey geçmektedir” dedi.

Yapıcı sözlerini şöyle sürdürdü:

Yine kanalın su derinliğinin 25 metre olacak deniliyor. Nereden biliyor? Ama şimdi bu 20’lere inmiş durumda. Ama raporda buna değinmiyor. Yine Erdoğan 3’üncü Köprü’nün buradan geçeceğini söylüyor. Bir havalimanından söz ediyor. Ama bunların hiçbiri ortada yok. 2012’de Afet Yasası buna bahane olarak kullanıldı ve riskli yapılar kullanılarak burası bir rezerv alanı olarak gösterildi. Bu aldatmaca değil de nedir. 3’üncü köprü 1997’de ÇED çıkmasına rağmen planlamalar yapıldı. Bütün odalar olarak, ÇED sürecine tabi edilmediği için dava açtık. Haklı bulunduk. Bütün bu tür yatırımların ÇED sürecine tabi tutulması gerekir. 2011’den beri bütün güzergâhlar biliniyordu.

Ulaşım sorunu

Kanal İstanbul Projesi’nin çok boyutlu bir proje olduğunu dile getiren Prof. Dr. Haluk Gerçek de, ulaşım açısından birkaç noktaya değinilmesi gerektiğine işaret etti.

ÇED raporunda belirtilen 1,1 milyar ton kazı miktarının iki katına çıkmasının beklendiğinin altını çizen Gerçek, şu hususlara işaret etti:

Raporlarda bunun düzeltilmesi gerekir. İkincisi bunun taşınmasıyla ilgilidir. Yapılan hesaplarda 1,20 milyar ton olarak alınmış ancak bunun en az 1,40 milyar ton alınması gerekirdi. Bir de bunun 4 senede bitirilmesi teknik ve ekonomik olarak mümkün değildir. Ayrıca kanalı yaptığınız zaman burada 8 köprünün yapılması demektir. Yine metrolar yapılacak. Kanal nedeniyle bunların çok derinden geçmesi gerek. Bu da çok büyük bir maliyet demektir. Maliyet 21 milyar dolar olarak verilmiş ama bunun da artması demektir. Bu maliyetin yarısının gayrimenkullerden alınacağı belirtilmiştir. Diğer kısmı ise gemi geçişlerinden ve diğer gelirlerden sağlanacağı ifade ediliyor. Böyle bir projenin nasıl olur da çevresel, sosyal ekonomik nasıl bir inatlaşmayla yapılmak istendiğini anlamak güç.

“Kazalar olur, etki azaltılabilir”

İstanbul Boğazı’nda bir tehlike var mı ve bununla ortadan kaldırılır mı?” diyen emekli Başkılavuz Kaptan Saim Oğuzülgen ise, “Bir kere bir yerde ulaşım varsa orada kazanın olmaması imkansız. Önemli olan bu kazaların topluma ve çevreye etkilerini azaltmaktır. En son İstanbul Boğazı’ndaki trajik kaza 13 Mart 1979 yılında olmuş. Boğazdan geçen gemiler bir risk oluşturuyor ama alınan önlemlerle bunlar en aza indirilebilir. Ayrıca İstanbul Boğazı en emniyetli seviyeye getirilmiş suyollarından biridir. Burada kaza olmama halini bir kere göz ardı etmeliyiz. Çalışan bir makinanın kaza yapıp yapmayacağını bilemeyiz. Kanal İstanbul’dan geçecek olan gemiler geçince hiçbir sıkıntı olmayacak mı?” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Mezopotamya Ajansı