Neoliberalizmin siyasal İslam ile stratejik ittifakı: “Faiz caizdir” dedi vaiz

İşçi haklarının gasp edilmesi, işçi ölümleri, KHK’lerle toplu işten çıkarmalar, kadın cinayetleri ve son asgari ücret tartışmasında olduğu gibi işçileri ilgilendiren temel konularda sessiz kalmayı tercih eden Diyanet’in, dün dünya işlerinden biri olan mevcut ulusal para birimlerini dinen caiz görüp Bitcoin gibi alternatif para birimlerine karşı çıkarken bugün faizi caiz görmesi, kuşkusuz bu kurumun siyasal iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkinin bir gereği

Neoliberalizmin siyasal İslam ile stratejik ittifakı: “Faiz caizdir” dedi vaiz

Tarihe baktığımızda toplumsal gelişmelerin monolitik bir biçimde gerçekleşmediğini görürüz.  Öyle ki dini kurumlar ile siyasal iktidarların açık ya da gizli ittifaklarına tanık olunduğu gibi, az da olsa (Latin Amerika ülkelerinin bazılarında geçmişte görüldüğü gibi, özellikle de halkın içinden gelen) dini önderlerin siyasal iktidarlarla çatıştığı ya da yönetenlere karşı çıktığı dönemleri yaşadık.

“İki Papa”*

Güncel bir örnek olarak bir önceki Papa son derece tutucu ve gerici biri iken (hatta Nazi yanlısı olduğu ileri sürüldü), mevcut Papa Francis’in farklı bir çizgide olduğu söylenebilir. Bunun Vatikan’ın giderek gözden düştüğü gerçeğine karşı, bu gidişatı önlemek için izlenen bir taktik olduğu ileri sürülebilir kuşkusuz.

Ancak Papa Francis’in kapitalizmin neden olduğu temel sorunlar konusundaki eleştirel tutumu da küçümsenmemeli, hatta sahiplenilmeli. Bu bağlamda bizde neden dini resmi olarak temsil eden Diyanet ve gayri resmi dini akım ya da cemaatlerin neden iktidarların doğa, emek, özgürlükler ve barış karşıtı politikalarına eleştirel bir tutum takınmadıkları sorgulanabilir.

Papa Francis, iklim değişikliği konusunda acil eylem çağrısında bulunuyor, daha insancıl bir toplum yaratmak için mücadele edenlere teşekkür ediyor, doğayı korumak için karbon emisyonunun azaltılması ve gelecek kuşaklara daha yaşanılabilir bir doğayı miras bırakmak için mücadele eden gençlere kulak verilmesini istiyor, mültecilere karşı duvar örenlere karşı çıkıyor, barışı savunuyor. Yoksulluk, eşitsizlik, açlık gibi, özellikle de çocukların açlıktan, susuzluktan ve gerekli bakıma sahip olmamalarından dolayı ölümlerine kayıtsız kalınmasını eleştiriyor. Kâr arayışı içindeki piyasa ekonomisinin bu şekilde işleyişi, zenginlerin aç gözlülüğü ve giderek artan gelir eşitsizlikleri sürdükçe açlık ve yetersiz beslenme sorununun ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyor.[1]

Osmanlı toplumu ittifakın bariz bir örneği

Osmanlı toplumu (yaygın bilinenin aksine), sınıflı bir toplumdu ve başta Öşür (Aşar) olmak üzere alınan çok sayıda şer-i ve örfi vergi geliri saray (padişah/sultan), askeri-sivil bürokrasi ve din ulemasından oluşan yöneten sınıfın hazinesinde toplanıp bu yöneten sınıfın bileşenleri arasında paylaştırılıyordu. (Aslan payı kuşkusuz padişaha aitti.)

Ulema sınıfı içinde yer alan Şeyhülislam, din görevlileri, şeyh ve dervişlere, yaptıkları hizmetleri ödüllendirmek için ayrıca sürekli olarak toprak dağıtılırdı. Bu ödüllendirme toprak rantının kurulan zaviyelere terki şeklinde olurdu. Padişaha ait olan bu miri arazinin, toprak, zaviye ve köy olarak tarikat şeyhlerine geçirilişi çoklukla ikta-istiğlal yoluyla yapılırdı ve karşımıza, bazen hayri, bazen de aile vakıfları olarak çıkardı.[2]

Osmanlı’da faiz ve faizin vergisi

Osmanlı’da geniş çaplı para ile faizcilik yapan “ribahorlar” vergi dışında bırakıldılar. Nakit para sahipleri, resmi sözleşmelere dayalı olarak faizcilik yapsalar da, hiç vergi ödemiyorlardı. Ayrıca tekke şeyhleri (düaguyan), vazife ve cihet sahipleri (müderris, imam, müezzin ve diğerleri) ve Peygamber evladından olduklarına dair berat almış bulunanlar, Sadat, Sipahi Oğulları, Mürtezika / vakıflardan ulufesi olan dul kadın, yetim vs.ler vergilerden muaf tutulmuşlardı.[3]

Tanzimat sonrasında da dini vakıflar, müftüler, vücuh, hatipler ve imamlar öteden beri olan ayrıcalıklı durumlarını sürdürdüler ve vergi ödemediler. Peygamber soyundan olduğu gibi, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin soyundan gelenler de (isterlerse) aşar ve ağnam gibi vergi ve resimlerden muaf kalabiliyorlardı.[4]

Ercan Akyol

Büyük resim: Üretim ve bölüşüm biçimi dini kurumların tutumunu belirliyor

Diyanet’in TOKİ faizinin caiz olduğuna dair fetvasını izlenmekte olan kapitalist sermaye ve servet birikim stratejisi temelinde yükselen siyasal iktidar (devlet) – din kurumu işbirliği üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Çünkü kapitalist toplum sınıflı bir toplum ve böyle bir toplumda bu sınıflar arasındaki tüm ekonomik ilişkiler ve çelişkiler üst yapı kurumlarının tutumlarını da etkiliyor.

Nasıl ki bir bütün olarak devlet, mahkemeler, kolluk güçleri ve merkez bankası böyle bir sınıfsal ayrışma ve çatışmanın dışında kalamıyorsa, din kurumu da bu sınıfsal çelişkilerin neden olduğu ekonomik ilişkilerin ve çatışmaların dışında kalamıyor. Tam tersine, din ve dini kurumlar toplumsal sınıflar, gruplar arasındaki çatışmalarda büyük ölçüde egemenden, yönetenden yana olmak üzere taraf oluyor.

Böyle olunca inşaata dayalı birikim stratejisi faizli konut alımını gerektiriyorsa, en temel kural deliniyor ve bu kredilerin faizleri caiz kabul ediliyor. Böylece inşaat, konut-emlak ve bankacılık sektörü rahatlatılıyor.

Aslında Diyanet hep devletin yanında tavır aldı. (15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasındaki açık desteği hatırlayalım.) Örneğin, yakın geçmişte yaşanan Bitcoin tartışmaları sırasında hükümetin yanında yer alarak (Merkez Bankası’nın tutumuna karşı çıkarak), yayımladığı bir fetvada Bitcoin dahil tüm dijital kripto paraların kullanımının caiz olmadığını ileri sürmüştü.[5]

İşçi haklarının gasp edilmesi, işçi ölümleri, KHK’lerle toplu işten çıkarmalar, kadın cinayetleri ve son asgari ücret tartışmasında olduğu gibi işçileri ilgilendiren temel konularda sessiz kalmayı tercih eden Diyanet’in, dün dünya işlerinden biri olan mevcut ulusal para birimlerini dinen caiz görüp Bitcoin gibi alternatif para birimlerine karşı çıkarken bugün faizi caiz görmesi, kuşkusuz bu kurumun siyasal iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkinin bir gereği.

Özetle bugün artık dinin “ezilenlerin ahı” ya da “mazlumların sığındığı bir alan” olmaktan çıktığını görmek gerekiyor. İnsanlar artık dine dayalı politikaları egemen ideolojiden kaçmak için değil, tam tersine onun içinde bir anlam bulmak ve anlam dikte etmek için benimsiyorlar.[6]

Neoliberalizm siyasal İslam ittifakı

Kapitalizm son 40 yıldır neoliberalizm dönemini yaşıyor. Bu dönemin çok sayıda özelliği arasında ideolojik anlamda neoliberalizmin dinlerle ve neo-muhafazakârlıkla yaptığı açık ittifak göze çarpıyor.

Neoliberalizm, açgözlülüğün moral ve entelektüel yönden haklı gösterilmesidir. Yığınları yoksullaştırarak servet biriktiren bir azınlığın kendilerini haklı gösterme ve emeklerini sömürdükleri yığınları uysallaştırma ve uyumlu hale getirmenin ideolojisi ve pratikteki uygulamasıdır. Diğer taraftan böyle bir amaç yüzyıllar boyunca dinler tarafından yerine getirildi. Yoksulların kendi hatalarından dolayı, zenginlerin ise Tanrı’nın takdirinden dolayı zengin oldukları fikri yoksul kitlelere empoze edildi.[7]

Bu ittifak sonucunda neoliberal ideoloji adeta yeni bir din gibi hiçbir şeklide tartışılamayan, kesin biat edilen bir ideolojiye dönüşürken, yeni muhafazakârlık ve din kurumu da hem maddi olarak payına düşeni alıyor, hem de toplum üzerindeki etkisini giderek perçinliyor.

Tarık Ali’ye göre neoliberal ideoloji tarafından öngörülen kamunun rolünün minimuma indirilmesi kitleler arasında boşluğa ve ümitsiz bir politik söyleme yol açtı. Bu boşluksa radikal dinci akımlar tarafından dolduruldu. Bu durum Soğuk Savaş sonrası baskıcı dönemle birlikte birkaç on yıl boyunca laik politik aktivizmin yerini dünya çapında dinci aktivizmin alması sürecini açıklar nitelikte.[8]

Bu yeni durum emekçiler başta olmak üzere tüm toplumun neoliberal politikalara ve yoğun emek sömürüsüne karşı yükselebilecek mücadelesini bastırmada bir kültürel hegemonya olarak işlev görüyor.

Türkiye: İttifakın laboratuvarı

Türkiye (özellikle 2003 yılından itibaren) bu işbirliğinin açık bir biçimde hayata geçirildiği bir ülke oldu. İslam, “Radikal İslam”dan “Ilımlı İslam”a ya da Piyasa İslam’ı adı verilen bir biçime dönüşürken, siyasal iktidarlar özelleştirmeler, serbestleştirmeler, de-regülasyon ve ilkel sermaye birikimi yöntemleri gibi yöntemleri esas alan neoliberal birikim stratejisini adım adım uyguladı.

Bu yapılırken işbirliğinin tarafları da paylarını aldılar. Siyasal iktidar çevresinde yeni sermaye ve rant zenginleri oluşup, her taraf büyük AVM’ler, duble yollar, plazalar, rezidanslar, hava limanları ve HES’ler gibi emlak ve altyapı yatırımları ile dolarken, Diyanet’e bütçeden ayrılan pay giderek arttı.

Öyle ki çok sayıda bakanlığın ya da üniversitenin payından daha fazla kamusal kaynak Diyanet’e bırakıldı. Bu arada ülkenin her yanında sadece çok büyük ve görkemli Şehir Hastaneleri değil, aynı zamanda çok büyük ve görkemli camiler de yapıldı.

Ülke ekonomisinin 2015 yılından itibaren önce durgunluğa, ardından da krize girmesi; siyasetin giderek otoriterleşmesi, parlamenter düzenin etkisiz kılınması ve bunlara paralel biçimde Diyanet’in toplum ve siyaset üzerindeki rolünün daha da artmasıyla sonuçlandı. Öyle ki gelinen nokta itibariyle bu işbirliği, Siyasal İslam-neoliberal otoriter rejim işbirliğine dönüştü.

“Sabır, Sınav, Şükür, Tevekkül, Kader” gibi dini referansları kullanan ve bunu yaparken Diyanet’in büyük desteğini alan kültürel hegemonya toplumdaki eşitsizliklerin emekçiler tarafından normal görülüp kabul edilmesini, itaat edilmesini sağlamaya yetmeyince otoriterlik ve militarizm ön plana çıkartıldı. Kurumun bu paradigmaya da destek verdiğini ve vermeye devam edeceğini söylemeye gerek yok.

Sonuç olarak, tarih boyunca kapitalizm, artı-değer sömürüsünü ve sermaye birikimini destekleyen kurum ve ideolojileri geliştirdi. Yani yapı/sistem kendine uygun özneleri yarattı ya da özneleri kendine uygun hale getirdi. Ülkede son 17 yıla damgasını vuran da finansallaşma adı verilen ve en önemli ayağı bankalar ve inşaat sektörü olan bir borca dayalı birikim stratejisi oldu. Gelinen nokta itibariyle yapılan inşaatların, konut ya da işyerlerinin satılabilmesi için uzun süreli konut kredisine ihtiyaç var. Bu da faizle işliyor. Bu nedenle de konut kredisi veren kamu bankalarının bu kredilere uyguladıkları faizin dindar tabanda meşru görülmesi gerekiyor. Bunu sağlama görevlerinden biri de son dönemde siyasal iktidarla tam bir uyum içinde hareket eden Diyanet’e düşüyor.

Dipnotlar:

*The Two Popes adlı filmi izlemenizi öneririz.

[1] https://www.vaticannews.va/en/pope/news/2019-10/pope-message-world-food-day-wasting-bread-poor.html: https://globalnews.ca/news/pope-francis-greed-of-a-few-poverty(17 November 2019); https://globalnews.ca/news/pope-francis-border-walls (1 April 2019).

[2] Mustafa Durmuş, “‘Hangi Osmanlı’nın torunlarıyız tartışmasına bölüşüm ilişkilerinden yaklaşmak”, http://siyasihaber4.org (5 Şubat 2017).

[3] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi Cilt 2 (1453-1559), Cem Yayınevi, 1974, s. 286-288; 291.

[4] Abdüllatif Şener, Tanzimat Dönemi Osmanlı Vergi Sistemi, İşaret Yayınları, 1990, s. 180-184.

[5] Diyanet’ten Bitcoin fetvası, https://www.cnnturk.com (1 Ocak 2018).

[6] Nathan Schneider, “Neoliberal Political Economy and the Religious Revival” (March 2007), http://citeseerx.ist.psu.edu (24 Ocak 2020).

[7] What is neoliberalism?, http://thestandard.org.nz (24 Ocak 2020).

[8] Schneider agm.