Lübnan intifadası ya da anti-kapitalist bir kitlesel hareketin gelişimi – Cena Yasmin Nahal*

Olup bitenleri “olağan gösteriler ve protestolar” olarak değil de “intifada” olarak tanımlamamızın nedeni halkın artık düzen tarafından konulan çerçeveyi, mezhebin otoritesini ve onun ardında uzanan devlet otoritesinin belirgin çizgilerini aşmasıdır

Lübnan intifadası ya da anti-kapitalist bir kitlesel hareketin gelişimi – Cena Yasmin Nahal*

İntifadanın ikinci ayı tamamlandı ama yönetici sınıflar Lübnan’da olup biteni durdurmayı henüz başaramadı. Ancak bu gelecekte de başarısız olacakları anlamına gelmiyor. Bölgemizin tarihin en güçlü anti-kapitalist gösterilerinden biriyle yüzleştiği bu süreç zarfında sergilediğimiz kararlılık bile, kendi içinde tarihsel bir başarıdır.

“Kararlılık” diyorum, bu kelimeyle kastettiğim, daha önce hiçbir başlık altında yan yana gelmemiş grupların bir arada durma kararlılıklarıdır: İşçi sınıfı, orta sınıflar, örgütlü sol, liberaller, ulusalcılar, politik partilerin üyeleri, bağımsız bireyler, var olan politik iktidarın toplumsal temelini oluşturan bireyler ve daha önce hiçbir zaman bir parti, bir veya birden çok sendika tarafından bir araya getirilememiş kolektiflerin kararlılığı.

“En güçlü protestolar” dememin nedeni, Lübnan halkını, her birinin, diğerinin karşıtlığında, siperlerini tahkim ettiği mezheplere bölen düzene vurgu yapmak içindir. Lübnanlı Marksist düşünür Mehdi Amel, mezhebin, kapitalist sistemin toplumsal bir yapıya dönüştürmek istediği politik bir yapı olduğunu söyler. Bu kalkışmada kendini açığa vuran şey, kitlelerin bu bilgiyi keşfidir.

Devrimi, “dans festivali” diyerek alaya alanlarla, bölgedeki direniş hareketine karşı örgütlenmiş yerli-yabancı ortak yapım bir komplo olduğu paranoyasına kapılanları (muhtemelen bölgedeki insanların ABD politikalarına karşı tepkilerinden habersiz olmaları nedeniyle) bir yana koyarsak, Lübnan’daki kalkışmanın etkilerinin sarsıcı olması çok normaldir. Hala kesin olan bir şey var ise, o da bu intifadaya en geniş katılımın yoksullar ve hastalar arasında olduğudur; sağlık masraflarını, banka kredilerini ödeyemeyen ailelerden gelen ve bir türlü iş bulamayan genç kadın ve erkekler her gün sistematik olarak intihara sürüklenmektedir.

Başlangıca dönelim, halkı sokaklara iten şey, tüm biçimleriyle, yoksulluktur. İşsizliğin kesin rakamlarını bilemiyoruz ama iki yıl önce söylenen oran %27’ydi, 2018’da halkın üçte biri kesin bir yoksulluk içinde yaşıyordu. Kesin bildiğim bir şey varsa, ben ve neredeyse tüm çevremin, uzun yıllardır düzenli bir işe sahip olmadığımız ve geçimimizi belirsiz ve parça başı işlerle sürdürmeye çalıştığımızdır. Lübnan’daki toplumsal baskı insanları yoksulluklarını ve içinde bulundukları ekonomik krizi saklamaya itti, çünkü “yoksulluk utançtır”, gösteriş ve varsıllık ise erdem.

Mezheplerin, yani mezhep kılığına bürünmüş yönetici burjuva sınıfın, liderleri tarafından yaratılan ve güçlendirilen toplumsal normlar, işçi sınıfına hak aramak için sokaklara çıkıp, gösteriler yapmanın utanç verici bir şey olduğunu çok önceden öğretmişlerdi. Buna rağmen bireyler ve topluluklar için, tıpkı mezhep liderlerini takip edenler gibi, bu liderlerin kapısında bir parça sadaka için aşağılanmak bir gereklilikti. Lübnan’da var olan devletin işlevi, yönetici sınıf için vergi toplamak ve “küçük suçlar” karşısında vahşi bir polis şiddetine indirgenmişti. Devletin tüm yükümlülüklerini üzerinden atması, sağcı-mezhepçi partilerin bir yandan ulusun zenginliğinden aslan payını alırken, diğer yandan takipçilerine, bağlılıklarına göre çeşitlenen hizmetleri dağıtmalarına olanak sağladı.

Yıllardır süren toplumsal] sessizlikten kaynaklanan baskı, nihayet bugün insanların yoksulluktan konuşabilmelerine yol açtı. Yoksulluğu gizlemek, toplumsal ayrıcalık yoksunluğunu gizlemek demek değildir. Gizlemenin kendisi, doğal olarak suçu yoksulların kendisine yıkan bir söyleme yol açar; yoksuldurlar çünkü, ciddi bir biçimde iş aramıyorlardır ya da ikiden fazla işte çalışmıyorlardır, çünkü onur kırıcı koşullar altında çalışmayı kabul etmiyorlar ya da özellikle lidere bağlılıklarını açıklayıp, iş için yalvarmıyorlardır. Yoksulluğu gizlemek, süregiden düzeni onaylamanın da bir parçası ve biçimidir: Sol partilerin sürekli uyarmasına rağmen, 90’lı yıllarla birlikte uygulanmaya başlayan kapitalizm ve onun neoliberal politikaları, mezhebe ve mezhep liderine toplumsal, politik, sistematik sadakat bu ülkede kutsadığımız, değiştirilemez olduğuna inandırıldığımız bir gerçekliktir.

Fiziksel ve toplumsal çatışma korkusunun kırılması, yarım milyondan fazla Lübnanlının; Lübnanlı kadınlar ve erkekler, Filistin, Suriye ve diğer yerlerden gelen göçmenlerin açlığa, yoksulluğa ve devletin yükümlülüklerini yerine getirememesine karşı ayağa kalkmasına yol açtı.

Olup bitenleri “olağan gösteriler ve protestolar” olarak değil de “intifada” olarak tanımlamamızın nedeni halkın artık düzen tarafından konulan çerçeveyi, mezhebin otoritesini ve onun ardında uzanan devlet otoritesinin belirgin çizgilerini aşmasıdır. Böylece halk, krizden çıkışın tek yolunun kendisini takip etmek olduğunu söyleyen lider boyunduruğunu ve bu boyunduruğu liderin yol göstericiliğine bağlayan korku zincirlerini de kırmış oldu.

Protestolara katılan birçok insan sınıf mücadelesini konuşmak yerine, “mezhepçiliğin reddinin gerekliliği” yüzeysel önermesiyle mezhepçiliği konuşmayı seçtiler. Ancak yoksulluk ve mezhepçilik arasındaki neden sonuç ilişkisine dair somut bir kanıt ortaya koyamadılar. Liberaller tarafından desteklenen bu söylem, Lübnan ana akım sağcı medya tarafından biteviye servis edilen egemen retorikle tam anlamıyla uyum içinde, krizin Lübnan hükümet sistemini aşarak kapitalist sistemin yapısına uzandığı gerçeğini yadsır.

Beyrut’ta bir duvar yazısı: “Kim korkar devrimden?” (Kasım 2019)

Sınıfsal kavrayışı tekrar canlandırmak

Ana akım söylemle sokaktaki gerçekliğin arasındaki kopuşun birçok nedeni var ama işadamı ve eski başbakan Refik el-Hariri’nin neoliberal fikirlerinin hakimiyetinin bu nedenler arasında önemli bir yeri var. Politik Haririzm adı verilen -Lübnan devletine zorla dayatılan neoliberal politikalar, sınıf mücadelesi kavramını veya genel olarak Marksist kavramların konuşulabileceği her zemini ve mekânı ortadan kaldırmaya yönelik çaba, tüm iç savaş sonrası dönemi hâkimiyeti altına aldı. Politik Haririzm’in yanı sıra, sınıfsal kavramları geliştirmeye çalışan aydınlara, sanatçılara ve sıradan insanlara yönelik sistematik bir baskı hüküm sürüyordu. Tüm bunların sonucu olarak Marksist çözümleme tüm günlük çözümleme ve teorilerden ayıklandı. Hâkim söylem sistemin mezhepsel olduğu düşüncesine odaklandı ve insanların zihinlerine sorunun ve çözümün de mezhepsel olması gerektiği kakıldı.

İsyan, bu taktiğin sürdürülebilirliğine dair tüm kuşkuları ortadan kaldırdı. Ana akım söylem ve tartışmalarda Marksist düşüncelerin yasaklanması ne sınıf gerçekliğini ne de mücadelenin kendisini, kelimenin tam anlamıyla, sınıf mücadelesi olarak ifade etmesi gerçekliğini ortadan kaldırabildi. Protestocuların sloganlarından da aşikâr olmak üzere -“biz ve onlar”, “zengin ve yoksul”, “halkın zenginliğini çalanlar”, “yağma”, “bankaların kamulaştırılması” vb.- Marksist sınıf teorisi yeniden tartışmalara ağırlığını koydu. Ana akım medyanın vaaz ettiğinin aksine, protestocuların bakış açısında iki sınıf var; sömüren ve sömürülenler.

Yürütmenin politik yetkililerini kontrol eden siyasi partilerin tam anlamıyla delirmiş olmalarına, isyanı kontrol etmek ve bastırmak için umutsuzca çabalamalarına rağmen bugün açığa çıkan şey sadece korkularıdır; sultaları altında tuttukları mezhepsel cemaatler üstündeki kontrollerini yitirmenin ve yaratmak için canla başla çalıştıkları farklı cemaatlere dağılmış işçi sınıfının bölünmüşlüğüne yönelik saldırının korkusu.

İsyan toplumsal, ekonomik ve politik olanın değişmesini talep ederken, bu partiler ortaya konulan seçeneğin kaçınılmaz olarak kendi iktidarlarının sonunu getireceğini görmektedirler. Diğer yanda, ekonomik kriz sonucunda beklenen çöküş, daha çok işletmenin kapanmasına, daha çok insanın işsiz kalmasına ya da Lübnan lirasının daha çok değer kaybına yol açarsa bu partiler tabanlarını ve insanların liderlere olan bağlılığını tekrar sağlama alma olasılıklarını yitireceklerdir.

Beyrut’ta bir duvar yazısı: “Halkın parası, halk içindir” (Kasım 2019)

Yönetici sınıfın korkusu ve geri çekilişi

Bu nedenle, yönetimdeki partiler, ilk önce güvenlik güçleri biçiminde şiddet kullandıktan sonra, intifadanın belli bazı gruplarla, özellikle de Şii cemaatinin üyeleriyle ilişkisini zedeleyen, toplumun, “Direniş Ekseni”ni destekleyen kısmını intifadan ayıran ve Şii işçi sınıfının ki ilk ayağa kalkan onlardı, ayrıştırılması adı verilen üç taktiğe başvurdular. Bu taktiklere intifadada yer alan Şiilere karşı tehdit ve kışkırtmaya başvurmak, Şiileri toplumsal baskı altında tutmak, intifadaya katılanlar ve Şii işçi sınıfı arasında mezhepçiliğin kışkırtılması, Emel Hareketi ve Hizbullah’tan silahlı insanlara Şiilerin kontrolü altındaki bölgelerde protesto gösterilerine saldırmaları için yeşil ışık yakmak hatta emir vermek, sahte ses kayıtları, sahte videolar, yaygın sosyal web siteleri, popüler bireyleri ve etki gücüne sahip insanları kullanarak isyan hakkında kuşku uyandırmak, hainlerin işi gibi göstermek, McCarthy yöntemleriyle düşmanlaştırmak da dahildir (Kapitalist mezhepçi politik partilere karşı olduğu ve onlara karşı örgütlendiği için, bu metnin yazarına takılmayan kulp kalmamıştır; Siyonistlerle ilişkiyi normalleştiren, liberal, ABD ajanı.)

Velid Canbolat’ın Dürzi “İlerici Sosyalist Partisi” de aynı taktikleri kullanmıştır ama Şii partilerin, Şii cemaati üyelerinin sokaklardan çekilmeleri konusunda bu taktikleri kullanmaları, iki mezhep arasındaki büyük sayısal farklılıktan dolayı, ��ok daha büyük bir etki yaratmıştır.

İki Şii partisinin ayaklanmaya karşı düşmanca tutumu, bu partilerin bayrağı altındaki insanların ayaklanmayı tamamen düşmanlaştırmasına yol açmıştır. Bazen bu düşmanlık, aralık ayı başlarında sokakları sele çeviren mevsimsel yağmurlar için ya da zaten yıkılmış ekonomiye bir darbe daha indirme planının parçası olarak baraj yapımını engellemek (örneğin Bisri Barajı) için halka karşı komplo kurmakla ayaklanmayı suçlamak gibi akıl dışı ölçülere varmıştır.

Tüm bu yöntemler Şii işçi sınıfının intifadan koparılmasında belli bir ölçüde başarılı olmuştur. Ancak aynı yöntemler, Hizbullah’ın fetvalarına biat eden ve var olan sistemin etkin ve adil olduğu konusundaki retoriğine inanlar da dahil olmak üzere, Şii cemaati arasında geniş çaplı tartışmalar başlatmıştır.

İntifadanın yeni aşaması

İlk günden itibaren çerçevesi ve bileşimi gelişen intifadanın aralık ayı başında yeni bir aşamaya girdiğine inanıyoruz. Bu doğal, mantıksal ve sağlıklı bir görüngü. Bunun gibi] İntifadanın araçları da değişmeli ve evrim geçirmeli. O en sevdiğimiz soruyu, ‘Ne yapmalı?’yı yanıtlamak için düzenin tahrip ettiklerine bakmakla başladık; sendikaların, kadın/feminist grupların, solcu partilerin işbirlikçi hale getirilmesi, Komünist Partiye örgütlenme yasağı (yıllar boyunca, sayısız farklı yöntemle) konulması. Bu nedenle mücadelenin bu aşamasında, legal gruplar -Lübnan Komünist Partisi, feminist gruplar, tüm bölgelerden ilerici ve solcu bireyler- tarafından, kendi aralarında işbirliği yapan bölgesel örgüt komitelerinin kurulmasıyla sonuçlanmak üzere başlatılan tartışma, yani örgütlenmenin kendisi ana araçtır. Böylece devrim biçim kazanmaya başlayacaktır.

Henüz inek süt vermiyor. İşadamları yıllar boyunca boğazına çökmüş ve her bir damlaya el koymuştur. Onlar için, bizi bahane ederek ABD’den, AB’den ya da Körfez ülkelerinden yardım dilenmekten başka bir seçenek kalmamıştır.

Sabah krizin varlığını inkar eden, öğleden sonra intifadayı önlemeye çalışan, akşam ayaklanmayı hainlerin işi diye lanetleyen, çelişkiler içinde artık kekeme olmuş politik elitlere halkın söyleyeceği tek şey; “Sizin zamanınız artık doldu” olacaktır. Politik elitler sistemin doğası nedeniyle ellerinin, kollarının bağlanmış olduğunu söyleyeceklerdir. Ancak bu sistem, onun tarihi ve kuralları daha ilk günden bu bireyler tarafından belirlenmiştir. Buna karşılık halk, krizi bu politik elitlerin yarattığını ve artık gerçek bir seçeneğin kaçınılmaz olduğunu söyleyecektir. Yeni] Seçenek, egemen sistemin tüm kalıntılarını Beyrut’un, Trablusşam’ın, Abda’nın, Sayda ve Sur’un sularına atarak, politika, ekonomi, toplum, din, kültür, tarım, sanatsal yaratım, çevre ve eğitim olmak üzere tüm sorunları kapsamalıdır.

Bugün sokakların, çağdaşlarımızın daha önce Lübnan’da hiç tanık olmadığı bir bilinçlenme yarattığını söylemek romantik kaçabilir ve belki de bu düşünce yeni bir seçenek inşa etme çabasının verdiği coşkudan kaynaklanmaktadır. Ancak durum yine de basittir, çünkü başka bir seçeneğe sahip değiliz.

* Lübnan Komünist Partisi Merkez Komite üyesi ve feminist yazar

[MR Online’de yayımlanan 22 Ocak tarihli İngilizce orijinalinden Murat Karadeniz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur