Kötü insanların türküleri yoktur!*

Her şeyin yenilik adı altında, geçmişi yokmuşçasına saygısızca talan edildiği, değersizleştirildiği şu hoyrat zamanlarda türkülerin belleğimizi oluşturduğunu, geçmişle bugünün bağını kuran önemli ve güçlü bir hafıza kaynağımız olduğunu düşündürdü “Ah! Yalan Dünya” oyunu

Kötü insanların türküleri yoktur!*

Hayatın korkunç hızına yetişmeye çalıştığımız, bugün var olanın yarın yok olduğu, bilginin, deneyimin, aşk, inanç, mücadele tüm tutkulu bağların küçümsendiği, değersizleştirildiği bir çağdayız. Hafızamız yok ediliyor. İnsanlığın binlerce yıllık tarihini bugüne taşıyan Hasankeyf birkaç gün sonra sular altında kalacak. Sur’un binlerce yıllık sokakları, evleri “Sur, Toledo gibi olacak” sözleriyle yerle bir edildi. Gümüşhane’de 12 bin yıllık Dipsiz Göl define aramak için valilik izniyle kurutuldu. Tüm uyarılara rağmen “kuşlar göç yollarını değiştiriversinler” denildi ve sayısız ağacın kesilmesiyle kuşların göç yolları üzerine hava limanı yapıldı. Şimdi aynı şey Kanal İstanbul projesiyle yapılmaya çalışılıyor. Şehirlerin simgeleri rant uğruna talan ediliyor. Semtin simgesi haline gelmiş sokak adları değiştiriliyor, statlar, mekânlar, binalar yıkıldı yerlerine plazalar, AVM’ler dikildi. Ülke koca bir mağazaya dönüştürülüyor. Doğasıyla olduğu kadar tarihiyle de büyüleyen Kazdağları madenlere peşkeş çekiliyor. Tüketim değeri olmayan her şey yok ediliyor; insan, hayvan, doğa dahil… Bir kente yeniden yolumuz düşse tanınmayacak halde bulabiliyoruz. Kültürel bir birikim, aktarım oluşturmak çok zor. Her şeyin yenilik adı altında, geçmişi yokmuşçasına saygısızca talan edildiği, değersizleştirildiği şu hoyrat zamanlarda türkülerin belleğimizi oluşturduğunu, geçmişle bugünün bağını kuran önemli ve güçlü bir hafıza kaynağımız olduğunu düşündürdü “Ah! Yalan Dünya” oyunu.

Sanatın, sermayenin güdümüne girdiği, bankaların, markaların sanat etkinliklerini finanse ederek belirlediği ya da iktidarın terbiye ettiği etkinliklerde kamusal kaynakların gösterişli sahnelere, niteliksiz oyunlara harcandığı örneklerin sık sık karşımıza çıktığı bir dönemde düşük bütçelerle de nitelikli tiyatro yapılabileceğinin bir örneği “Ah! Yalan Dünya”. Halk düşmanı politikacıların, sermayedarların yaşamlarının övgülerle sergilendiği oyunlar, filmler yapılıyor. Egemenler kendisine hizmet etmeyen sanatsal ürünleri “ucube” olarak nitelendirebildiği gibi sanatın yakınından bile geçmeyecek birçok ucubeyi de sanat olarak sunmakta, dolaşıma sokmaktadır. İktidarın, gücün, paranın hayatımıza nüfuz etmesine bir karşı duruş örgütlemek zorundayız her alanda; evde, işte, sokakta, fabrikada, okulda, sahnede…

“İnsan varsa hikâye vardır, hikâye varsa umut”

Daha iyisini bulunca vazgeçebilmek üzerine kurduğumuz, bulur bulmaz yenisine taşındığımız, bağsız, güvensiz, emeksiz, metalaştıran ilişkiler ağı içinde erkek egemen dünyada “babanın yasasına” karşı gelerek sevgisine, tutkusuna sahip çıkan, acı çeken ama direnen, yaşadıkları karşısında dimdik duran kadınları izliyoruz sahnede. Kadınların bugün doğal kabul edilen en küçük hakları için bile amansız bir mücadele verdiği, hala mücadele etmekte olduğu bir gerçek. 1920’lerde bir kadının mesleki tutkusunun peşinden nasıl gittiğini, bu yolculuğunda yaşadıklarını, dokunduğu hayatları nasıl dönüştürdüğünü, kadınların nasıl “düzen bozucu” olduklarını izlemek güç veriyor, dünyayı değiştirme hayalimizi ayakta tutmak için.

Bir çocuğun g��zünden savaşın yıkıcılığına tanık oluyoruz başka bir sahnede. Kahramanlaştırılmayan, korkularıyla, tanık olduğu dehşetle, sevdiklerinden uzak olmanın acısı ve özlemiyle cephedeki bir çocuğu izliyor ve “savaş alanında bir çocuğun ne işi olur?” diyoruz. İbadethanelerin, hava limanlarının, pazar yerlerinin, eğlence mekânlarının, miting meydanlarının, her yerin savaş cephesine dönüştürüldüğü günümüzde barışın ne kadar hayati olduğu gerçeğini hatırlatıyor cephedeki bu çocuk asker… Hiçbirimiz güvende değiliz; savaş her an her yerde patlayabilir. Kendimizi her an bir savaşın ortasında bulabilir, başka bir ülkenin mültecisi olabiliriz her birimiz. Yaşam alanlarımız, doğa, tarih, sevdiklerimiz bir anda paramparça olabilir. Bir türkü geçmişten bugüne taşıdığı hikâyesiyle barışı kurmanın, barışı korumanın önemini fısıldıyor sahnede bizlere.

“İnsan varsa hikâye de vardır; hikâye varsa umut” sözleriyle başlıyor başka bir türkünün hikâyesi ve bize insanlığın kadim sorunlarından birini anlatıyor: Zalimin zulmüne boyun eğmeyen, yoksulluğa, haksızlığa baş kaldıran, Karadeniz’in deli dalgası bir sevdalının hikâyesi. Araçları, yöntemleri değişse de zalim her devirde aynı, fukaralık her devirde zor. Türkü yıllar öncesini anlatsa da bugünün zalimlerini düşündürüyor. İstanbul Havalimanı’nda özel güvenlik görevlisi olarak çalışan, sevdiği kızla Kürt olduğu için ilişki yaşayamayan İbrahim Layık’a “Kürt olduğumuzdan dolayı hep dışlandık, belki bu yaptığım şeyle değişir, ne mutlu Kürt ve Türküm diyebilene, hakkınızı helal edin” diye yazdırıp intiharına neden olanlardır bugünün zalimleri. Vakıf yurtlarında tecavüze uğrayan çocuklara “bir kereden bir şey olmaz” diyen, yanında çalıştırdığı çocuk işçiyi vida numarasını hatırlamadığı için palangaya bağlayıp tavana asan, üzerine kimyasal su sıkan patrondur. Tecavüze uğrayan, öldürülen kadınların hayatlarını, ne giyip, nerelere gittiğini didik didik edip katillere, tecavüzcülere adeta gerekçeler arayan, katillere iyi hal indirimleri verenler,  kızının şüpheli ölümünün peşini bırakmayan Rabia Naz’ın babasını deli diye kapatanlar, “memurluk hayatınız pamuk ipliğine bağlı, sizi bitiririz” diye diye gencecik bir öğretmenin intiharına neden olan, doğum günü kutlamak için birbirine sarılan öğretmenlere ceza veren müdürler, ekonomik kriz kaynaklı intiharlardan sonra ölenlerin iktidar karşıtı ateistler olduklarını kanıtlamaya çalışan yandaş medya, insanları KHK’lerle bir gecede haksız, hukuksuz işten atanlardır bugünün zalimleri.

Bugünün şarkısı, türküsü yarına nasıl aktarılır bilinmez ama dün olduğu gibi bugün de “dünyanın irengi solmasın” diye zalimlere, haksızlıklara, ayrımcılıklara, savaşlara başkaldıranlar, yenilse de vazgeçmeyenler var. Bu dünyayı daha yaşanır kılma sevdasını yaşatanlar, başkasının dertlerini kendi dertlerine katanlar olarak “ah”larımızı birbirimize dokunarak, birlikte taşıyabiliriz ancak. Bu toprakların hikâyelerinden birkaçını duymak, türküleriyle hemhal olmak, etkili oyunculuklarla, bir al yazmanın imgesine tutulup, tutunmak isteyenler için “Ah! Yalan Dünya” Beyoğlu Asmalı Sahne’de izleyicileriyle buluşuyor.

şimdi bir türkü söylese birisi
sesi kim bilir ne güzel kokar
. **

Dipnotlar:

*Neşet Ertaş
** Şükrü Erbaş