Hayati olan siyasidir

AKP’nin kutuplaştırma yeteneği eskisi gibi güçlü değil. Ülkede uzun zamandır mayalanan tepkiler bazen sözle bazen eylemle kendini açığa çıkarıyor. Metal işkolunda sarı sendikaları dahi etkin tutum almaya zorlayan büyük işçi öfkesi ve mücadele eğilimi, “taşerona kadro” vaadiyle ikinci sınıf işçiliğe mahkûm edilen belediye işçilerinin örgütlenmeye başlaması, sağlıkçıların ülke çapında sokağa çıkıyor olması, Kanal İstanbul’a karşı eylemlerin ve halk örgütlenmelerinin yaygınlaşması… Uzun süredir baskılanarak geri itilen toplumsal muhalefet, yeniden kendini sokakta ifade etmeye başlıyor

Hayati olan siyasidir

Saray’da 2019 Değerlendirme Toplantısı’nda 2 saat 7 dakika süren bir konuşma yapan Erdoğan bir ara salona “alkış gelmiyor” diye sitem ediyor. “Başkan” uzun uzun anlatıyor ama eski heyecan yok. Bu heyecansızlık sadece salon toplantılarında değil sokakta da hissediliyor. AKP Libya’dan Kanal İstanbul’a yelkenini dolduracak rüzgâr arıyor. Ancak bir türlü istenilen hava oluşturulamıyor.

Bilal Erdoğan katıldığı bir toplantıda gençlere motivasyon kaynaklarının ne olması gerektiğini anlatırken “Cumhurbaşkanımız geçmiş önümüze yara yara gidiyor” diyor. Ardından Erdoğan’ın Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de mücadele ettiğini, dünyanın en büyük aktörleriyle masaya oturduğunu, bu yüzden arkayı iyi desteklemek gerektiğini anlatıyor. Bilerek ya da bilmeyerek babasının siyaset yapma biçimini iyi özetliyor. Neler olduğuna bir göz atalım. Berlin’de toplanan Libya Konferansı’nda Türkiye’nin Libya’ya Suriyeli cihatçıları taşıması ve asker göndermesi eleştiri konusu oldu ve Hafter destekli Temsilciler Meclisi’nin onaylayacağı bir hükümete destek verileceği açıklandı. Ateşkes süreci konusunda BM inisiyatifine işaret edildi. Erdoğan sonuç bildirgesinin açıklanmasını bile beklemeden Berlin’den ayrıldı. Ama sonuçta büyük güçlerle masaya oturulmuş oldu. Moskova’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan Suriye heyetiyle görüşme yaptı. Görüşme Suriye tarafından, Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi, İdlip’e dair Soçi anlaşmasındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi, Suriye topraklarındaki askeri varlığını çekmesi istenmiştir açıklamasıyla duyuruldu. Ayar verilmiş olsa da Rusya’nın kurduğu bir masaya daha oturulmuştu. Şu sıralar, Türkiye illegal yollardan cihatçı ve silah ihraç eden bir ülke haline gelse de, Mısır dahil bölgede sorunsuz ilişki kurulabilen ülke kalmasa da, ipler iyice Putin’e kaptırılmış olsa da, yandaş medya tarafından Bilal’in mesajı topluma aralıksız olarak pompalanıyor. Oysa savaş coğrafyasına dönen Ortadoğu’da barışı inşa etmek için çabalayan bir ülke olmanın da mümkün olduğunu biliyoruz.

Bu “yara yara” giden lider, ülke içinde de aynı tavırda. Son günlerin en konuşulan gündemi kanal projesi. Yerel yönetimle merkezi iktidar arasındaki çatışmanın en belirgin konusu haline gelen kanal için Erdoğan “isteseniz de istemeseniz de yapılacak”tan “parası olan arazi alır, beni ilgilendirmez”e kadar her türlü “halkı sallamam” cümlesini kurdu. Bu arada Berat Albayrak’ın kanal güzergahında aldığı arazi basına bir bakanlık yetkilisinin verdiği bilgi olarak yansıdı. Zaten sonra da “yabancıya gitmesin diye alındı” pişkinliğiyle haber doğrulandı. Ulaştırma Bakanı, “kanal bir rant projesidir” dedi böbürlenerek. Tüm bu haberler ve söylemler tek bir mesajı sermayeye olabildiğince güçlü taşımıştır. Endişelenmeyin size inşaat rantı yaratacağız. Ancak halka ikna edici bir mesajın henüz ulaşmadığı kesin. Erdoğan’ın işi bu defa kolay olmayacak.

İşin aslı yetkileri ve yarattığı havayla güçlü görünse de AKP-Saray iktidarı çürüyen ve çözülen yanlarını gizleyemiyor. Son dönemde devlet içerisinde hoşnutsuzlukların olduğu, çeşitli ekipleri arası çatışmaların hem yargıda hem de ordu içerisinde kendini belli ettiği yazılıp çiziliyor. FETÖ davasında hakkında müebbet hapis cezası verilen Korgeneral Metin İyidil’in istinaf mahkemesi tarafından kararın bozulup serbest bırakılmasıyla başlayan süreç, yargı içindeki çatışmanın da yargının geldiği durumun da apaçık göstergesi oldu. Beraat kararını veren mahkeme heyeti görevden alındı ve ardından İyidil tekrar tutuklandı. Bir süredir Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile Pelikancılar olarak bilinen Berat AlBayrak, Turkuaz Grubu ve Erdoğan’ın İstanbul’daki avukatlarının yönlendirmesi altında olduğu söylenen grup arasındaki gerilim zaten gündemdeydi. İyidil olayı yargı içerisindeki ekiplerin bununla sınırlı olmadığını göstermiş oldu. Atanmış hakim ve savcıların gelen emirlerle karar verdiği yargı sistemi artık düzen içi aktörler tarafından bile bolca eleştiriliyor. Yargıda bunlar yaşanırken önemli oranda ABD ordusu tarafından finanse edilen düşünce kuruluşu RAND Corporation tarafından yayınlanan Türkiye raporunda TSK içinde orta seviyedeki askerlerin mevcut komutadan rahatsız ve 15 Temmuz sonrasında ordu içinde yaşanan tasfiyeden endişeli olduğu yazıyordu. Ordu içerisindeki bir diğer gerilimin de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Cihat Yaycı ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar arasında Libya konusunda yaşandığı söyleniyor. Bahçeli’nin siyaset kurumlarının FETÖ’den temizlenmesi gerektiği açıklamaları, 2. yargı paketinin Cumhur İttifakı içi bir uzlaşma sağlanamadığı için meclise gelmediği bilgisi eklendiğinde, devlet içerisinde kaynayan bir kazanın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ekonomi toparlanamıyor, ABD ve Rusya arasında gidip gelen dış politikada istenilen durum bir türlü oluşmuyor, kamuoyu araştırmalarında AKP’ye oy verenler içinde kararsızların giderek arttığı söyleniyor. Bu koşullar hem AKP hem de devlet içinde güç savaşlarına uygun ortamı hazırlıyor. Ancak egemenler arası kavgadan ve burada açığa çıkan güç odaklarından halkın çıkarına bir sonuç oluşmayacaktır.

Yine de bazılarının AKP içi kavgadan beklentisinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Son olarak Kılıçdaroğlu’nun “bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de bize göre bir sağ-sol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar – otoriter rejimden yana olanlar var. Temel ayrım bu” söylemi CHP’nin çoğu zaman yaptığı gibi sol demekten kaçınması olarak da okunabilir ittifakı Davutoğlu’nun partisine ve nedense hala kurulamamış olan Babacan-Gül ekibine doğru kaydırma isteğinin göstergesi olarak da. AKP’yle aynı şeyleri savunanlarla yıllardır AKP’yi geriletmek ve yıkmak için mücadele edenler, bedeller ödeyenler aynı zeminde buluşamayacağına göre bahsedilen “demokrasi” ittifakı kimleri kapsamaktadır? Ülkenin bu duruma gelmesinde kendisinin hiç payı yokmuş, sütten çıkmış ak kaşıkmış numarası yapan Davutoğlu’yla halka hangi inandırıcı “demokrasi” programı sunulabilir? Kılıçdaroğlu elbette bilinçli bir cümle kuruyor. Tıpkı aynı mülakatta TÜSİAD’a dokunmayıp TOBB ve TESK’i eleştirmesi gibi.

Bugün toplumdaki kamplaşma elbette saray rejimi ve ona karşı olanlar arasında yaşanmaktadır. Ancak Erdoğan’ın geleneksel kutuplaştırma siyasetinin artık bastıramadığı çelişkiler her geçen gün şiddetlenmektedir. İşsizlikle boğuşan, geleceğinden kaygı duyan, güvenceli bir yaşamı olmayan, halk sorunlarla boğuşurken Libya’ya, Kanal’a bu kadar kaynak ayrılmasını aklı almayan insanlara sağ politikalarla sunulacak bir alternatif yoktur. Aynı şekilde eşitlik temeli olmadığında ve halk kendi yaşamına, geleceğine dair politikaların öznesi olamadığında demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Sol programın, devrimci çizginin farkı da bu noktada oluşmaktadır.

Örneğin kanal projesi; İmamoğlu bir yandan bu proje ile Erdoğan’ın karşısında konum alırken öte yandan her fırsatta bu duruşun siyasi değil hayati olduğunu söylüyor. Oysa Kanal 2011 yılında seçim propagandasının bir parçası olarak duyurulduğunda ne kadar siyasiyle bugün de saray rejimi açısından o kadar siyasi ve ekonomik rant amaçlı bir proje. Kanal Erdoğan, ailesi ve çevresindeki sermaye gruplarının çıkarına bir proje. Bu gerçek halka anlatılabildiği oranda Kanal’ı yaptırmamakla ülkeyi kurtarmak arasındaki bağlantı bilince çıkacaktır. Kanal karşısındaki mücadele sadece yerel yönetimin söylemleriyle, salon toplantılarıyla ve hukuki süreçleriyle kazanılamaz. Halkı özne yapan, halkın sokaktaki gücünü gösterebilen bir mücadele kazanımla sonuçlanacaktır. Yerel yönetimin görevi de halkın örgütlenmesinin önünü açmak ve desteklemek olmalıdır.

İşin özü şu ki hayati olan her şey siyasidir. Kış günü gelen yüksek doğalgaz faturalarından, intiharların bu kadar artmasına ve insanca yaşam arzusuna kadar her şey politik. Ne kadar basit geliyor insanca yaşama isteği. Oysa bugün çetin bir kavganın konusudur. Bu konu siyasetler üstü, siyasi değil yaşamsal, siyaset karıştırmayın gibi söylemler apolitik tutumu ifade etse de çoğu zaman görünenin arkasındaki siyasi kavgayı gizleme hedeflidir. Neo liberalizmin krizinin hayatın her alanına yayılarak, çoklu siyasal biçimlere büründüğü bu dönemde hayati olan her zamankinden daha çok politiktir.

Erdoğan’ın memleketi Güneysu’da HES’ler yüzünden sabrı tükenen yaşlı bir adam kendisine uzatılan mikrofona “Para kazanacaklar diye bir köyü yok etmenin anlamı nedir? Bunu görmüyorlar mı acaba?” diye serzenişte bulunuyor. Aynı köyden bir kadın da “Oy zamanı oldu mu görüyorlar bizi, oy zamanı olmadı mı görmüyorlar. Öyle bişey yok!” diye tavrını gösteriyor. İşte Erdoğan posterleriyle dolu köyde sermaye düzeninin köyü yok edecek gözü dönmüşlüğüne ve onun halkı sadece seçim zamanı hatırlayan siyaset biçimine tepki böyle dile getiriliyor. AKP’nin kutuplaştırma yeteneği eskisi gibi güçlü değil. Ülkede uzun zamandır mayalanan tepkiler bazen sözle bazen eylemle kendini açığa çıkarıyor. Metal işkolunda sarı sendikaları dahi etkin tutum almaya zorlayan büyük işçi öfkesi ve mücadele eğilimi, “taşerona kadro” vaadiyle ikinci sınıf işçiliğe mahkûm edilen belediye işçilerinin örgütlenmeye başlaması, sağlıkçıların ülke çapında sokağa çıkıyor olması, Kanal İstanbul’a karşı eylemlerin ve halk örgütlenmelerinin yaygınlaşması… Uzun süredir baskılanarak geri itilen toplumsal muhalefet, yeniden kendini sokakta ifade etmeye başlıyor. Bu parçalı ve çoğu zaman etkisi kendi alanı dışına taşamayan mücadeleleri, sistemle bağı pamuk ipliğine dönenleri, insanca bir yaşam özleminde olanları bir araya getirecek olan, emeğin bağımsız çıkarlarını sermaye ve faşizmin karşısında savunacak bir sosyalist program ve mücadeledir. Hayati olan siyasete tercüme edilip eyleme dönüşürse, insanlar seyreden ya da onaylayan durumundan kurtulup, kendi geleceğine sahip çıkan bir halka dönüşecektir.