Ya sosyalizm ya barbarlık

2020 yılına girerken koşullar nesnel bir gerçeği bağırıyor. Erdoğan’ın sadece kendi iktidarını korumak için tamamen kendi ve en yakın çevresinin çıkarına göre yönettiği bir ülke ve bu düzenin altında ezilen milyonlar. Tarihi hızlandıracak çelişkiler, her sabah karanlıkta işe gidip, bütün gün yapay ışık altında çalışıp, akşam yine karanlıkta evine dönen milyonların hayatında yeniden üretiliyor

Ya sosyalizm ya barbarlık

2010’lu yılları geride bırakıp 2020’li yıllara başlıyoruz. Yeni yıla girerken geçen senenin muhasebesini yapmak adettendir. Haberler bir yıl boyunca yaşananları derler, almanaklar çıkar, yılın “en”leri seçilir. Kuşkusuz herkesin kendince yaptıkları yapamadıkları da bu muhasebenin parçasıdır. Mücadele edenler açısından da o yıl boyunca kazanılanlar, yitirilenler, ileri atılan adımlar, yerinde sayışlar tek tek ele alınır. 365 günün değerlendirmesini bu yazıya sığdırmak zor ancak 2019’un son günlerine bakarak 2020’ye nasıl girdiğimizi, iktidarın ip cambazlığında kat ettiği aşamayı ve solun yaptıklarını yapması gerekenleri değerlendirmek yerinde olacaktır.

Erdoğan, ülkeyi uluslararası krizlerin içine sokmaya devam ediyor. İpleri ABD ve Rusya tarafından sıkıca tutulmuş ama Erdoğan’ın dış politikada bir pazarlık sürecini başka bir konunun pazarlığıyla dengele ve sorunu çözemesen de sürdür taktiği günü kurtarmada işe yarayabiliyor. Gelinen noktada Barış Pınarı Harekatı’nın iddiaları ortadan kalktı ve konuşulmaz oldu. Suriye Ordusu, QSD ile anlaşarak 2012’de terk ettiği sınır hattına geri döndü. Rusya destekli Suriye ordusu İdlip’e yönelik operasyona başladı ve TSK’nin bölgedeki ikinci gözlem noktası da kuşatıldı. AKP’nin hedeflediği elbette bu değildi. Ama artık Libya konuşmamız gerekiyordu. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşıldığı masaya oturabilmek için bu defa da Libya kartı ileri sürüldü. Ancak iç savaştaki Libya’da durum istenildiği gibi değil. Trablus’a sıkışan İhvancı hükümeti kuşatan Hafter komutasındaki Libya ordusu geçtiğimiz hafta bir Türk kargo remisini rehin aldı. AKP’nin Libya hükümetiyle imzaladığı güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması bu defa muhalefetin itirazıyla karşı karşıya. Türkiye’nin Libya konusundaki hamleleri Katar dışında diğer bütün bölgesel ve uluslararası aktörlerin açık ya da örtülü tepkisi ile karşılaşıyor. Bütün bunlar olurken, ABD’de Türkiye’ye dönük yaptırımlar içeren savunma bütçesi Trump tarafından onaylandı. Türkiye’nin F35 programından çıkarılması, CAATSA kapsamında yaptırım uygulanması ve Türk Akım projesine yaptırım uygulanmasını öngören ABD savunma bütçesinin kabulü tam da Putin’in Türk Akım açılışı için Türkiye’ye geleceği döneme denk geldi. Bu gelişmeleri Kanal İstanbul projesinin Montrö’nün sınırlarını zorlayan siyasi bir kapışmanın parçası haline getirilmesiyle beraber düşünmek gerekiyor.

AKP dış politikada umduğunu bulamıyor ama bulduğu üzerinden siyaset yapmayı sürdürecek araçlara ve hareket alanına hâlâ sahip. Peki, içerde durum nedir? Yeni partilerin önünü kesme çalışmalarına Mehmet Ağar, “Yeni kurulacak partileri mutlaka vazgeçirmek lazım. Aksi takdirde çok ağır sonuçları olur” tehdidiyle katılmış oldu. AKP’yi sıkıştıran sadece kendi içinden çıkan partiler değil. Sık sık yaptırılan anketlerde kararsız seçmen sayısının artması, en güvenilmeyen bakanın damat Berat Albayrak olması, sermaye kurtarma operasyonlarına halkın duyduğu tepki… Devletten en çok ihaleyi alan Cengiz-Limak-Mapa-Kolin-Kalyon’un AKP’nin enerji ve inşaat kıyaklarıyla büyüdüğünü artık sağır sultan bile duydu. Kamu Özel İşbirliği ile gizli kapaklı yapılan projelerin bütçeye yükü ortada. Varlık Fonu’na devredilen kamu teşekkülleri zarar etmeye başladı. Çünkü Varlık Fonu İstanbul Finans Merkezi’nde olduğu gibi şirketleri kurtarmak için kullanılıyor. Bir kamu bankası olan Ziraat Bankası’nın Simit Sarayı’nın borcunu satın almasını, gelen tepkiler üzerine, Erdoğan tasvip etmedi. Apar topar internet sitelerindeki veriler silindi. Ama şimdi de gündemde Dünya Göz Hastanesi’nin Ziraat Bankası tarafından kurtarılması var. AKP ile büyüyen şirketler ekonomik kriz koşullarında yine AKP tarafından kamu kaynağıyla kurtarılıyor. Peki, bu para nereden geliyor? Tabii ki halktan alınandan. Yeni yıla motorinden trafik cezalarına yeni zamlarla giriyoruz. Ehliyet, pasaport, telefon kaydı harçları artırıldı. Mevcut vergilerin neredeyse tamamı arttı, vergi dilimlerindeki değişim bazı kesimlerin üzerine ek yük getirdi, bu da yetmedi yeni yıla yeni vergilerle girdik. 7 milyon işsizin olduğu memleketimizde TÜİK asgari ücret hesabının düşük yapılması için kendi enflasyon rakamlarını yalanlıyor. Arsızlık diz boyu.

Kuşkusuz “dünyada bir numarayız” illüzyonu, gündelik hayatında geçim sıkıntısıyla, güvenceli iş sorunuyla, eğitim sağlık gibi temel haklardaki çöküşle uğraşan halk açısından uzun süre idare etmeyebilir. Erdoğan elindeki güce güvenmektedir: 2017 referandumuyla değişen rejim ve 2018 cumhurbaşkanlığı seçimiyle alınan yetki… 2019 yılını iki döneme ayırmak mümkün: 31 Mart – 23 Haziran yerel seçimleri öncesi ve sonrası. Erdoğan yerel seçim dahi olsa sandıkta kendini ve kurduğu sistemi oylattığı için 2019 yerel seçimleri, Erdoğan iktidarının sandık meşruiyetini sarsan ve rejim krizine işaret eden bir yenilgi oldu. 2019 yerel seçimlerinde Erdoğan’ın kaybetmesi, AKP içinde yeni arayışları hızlandırdı, muhalefete iktidar olma iddiası kazandırdı, alternatif arayışlarını canlandırdı. Erdoğan ve ekibi bu süreci görmüş olmalı ki normalde bu yıl yerel seçimler sonrası yapılması gereken genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini bir yıl önceye aldı. Bu hamleler ve başkanlık rejimiyle kazandığı güç şimdilik iktidarını korumasını sağlıyor. Ancak Erdoğan’ın elindeki sandık gücünün aynı zamanda en zayıf noktalarından biri haline geldiğini, yüzde 50 +1 denkleminin AKP’yi krize soktuğunu artık herkes söylüyor. İktidarın başkanlık rejiminden aldığı güçle yasayı, vatandaşı hiçe sayan kararlarına karşı halk, henüz sokağa güçlü bir şekilde yansımasa da itirazlarıyla varlığını gösteriyor. İkinci yargı paketinin ertelenmesi, termik santral düzenlemesinin veto edilmesi gibi örneklere Simit Sarayı’nı Ziraat Bankası’nın almaktan vazgeçmesini ve güvenlik soruşturmalarına dair maddenin torba yasadan çıkarılmasını ekleyebiliriz. Karşımızdaki gücü yıkmanın uzun ve meşakkatli bir mücadele süreci gerektirdiğini ama AKP’nin her şeye muktedir olmadığını, ufak kazanımların büyük mücadelelerin kapısını araladığını unutmayalım

Bu noktada Kanal İstanbul projesi de AKP’nin siyasi rant devşirmek için tıpkı 2011 seçimleri öncesinde “çılgın proje” pazarlamasında olduğu gibi bir anda gündemin birinci sırasına oturdu ve AKP’ye karşı olan herkes için önemli bir mücadele konusu haline geldi. 23 Haziran seçimlerinden bu yana devam eden İBB-AKP gerilimi kanal projesiyle bir doz daha arttı. Proje boğazlardan bedava geçiliyor, kanaldan para kazanacağız, Montrö Anlaşması’nın Türkiye’ye getirdiği sınırlamaları aşacağız diyerek pazarlanıyor. Bütün bunların gerçekçi olmadığı rakamlarla açıklandı. Savunanların pespaye halini izleyerek de neden yapılmaması gerektiği anlaşılabilir. Kanal İstanbul bir siyasi rant projesidir. Çünkü uluslararası arenada sıkışan Erdoğan İstanbul’dan geçen bir kanalı pazarlık masasında kullanabilmeyi ummaktadır. Çünkü beton, demir, inşaat Erdoğan iktidarının yaşam kaynağıdır. Suriye’de umduğu 250 metrekarelik TOKİ evciklerine kavuşamayan Erdoğan, İstanbul gibi arazi değeri yüksek bir kentten yaşam kaynağını yeniden üretmeye çalışmaktadır. Bu bir siyasi rant projesidir çünkü kaybetmiş olduğu İBB bu projeyle büyük bir yükün altına sokulacaktır. Kanal İstanbul tıpkı 3. köprü ve 3. havalimanı gibi katil projedir. İstanbul’a ihanettir. İstanbul’un su kaynaklarının yok edilmesi, deniz ekosisteminin, kuzey ormanları ekosisteminin yok edilmesi, deprem riski ve trafik sorunu olan bu koca şehirde sorunların katmerlenmesi demektir. İstanbul’u ve Kuzey Ormanlarını savunanların yıllardır söylediği gibi “Ya Kanal Ya İstanbul” tercihidir. Cumhurbaşkanı danışmanı “Kanal İstanbul devlet projesidir” diyor. Elindeki devlet gücüne güvenerek egemenliklerini güçlendireceklerini zannedenlere başta İstanbul olmak üzere bütün Türkiye’den yükselen bir yanıt verilebilir. Bu katil projeye karşı yükselecek mücadele ve kazanım AKP iktidarına hayati bir darbe vurmak anlamına gelecektir.

AKP, Türkiye halklarının başına çökmüş bir saray rejimi kurdu. Ve bu rejim yıkılmadan halkın “güzel günlere” özlemi bitmeyecek. 23 Haziran sonrası AKP’yi yıkmak ve Türkiye halkları için mevcut düzen içi seçeneklerin dışında bir seçenek yaratmak üzere solda yeni tartışmalar ve arayışlar başladı. ÖDP’nin isim değişikliği ile SOL Parti adını alması da bu arayışın bir ifadesi. Peki isim değişikliği ve program oluşturmak üzere il il yapılacak toplantılar halk için çözümün ifadesi olabilir mi? Bugün solun önünde devrim ve sosyalizm mücadelesinin bugünkü programını, bugünkü eylemini, bugünkü örgütünü oluşturmak görevi ayan beyan duruyor. Herkes durduğu yerden çözüm yolları arıyor. Ancak halkın içinde örgütlenen, somut sınıf mücadelesi gündemlerini bir sosyalist program çerçevesinde ifade edebilen bir hareket çözümün adresi olacaktır. Yaşamı savunurken örgütlenmeyi, dayanışmayı, sokağı bırakmayan, bugünün talebini de yarının nasıl olması gerektiğini de söyleyebilen, mor boyayı TGB’li faşistlerin üzerine atabilen cüret yeninin ipuçlarını taşımaktadır.

2020 yılına girerken koşullar nesnel bir gerçeği bağırıyor. Erdoğan’ın sadece kendi iktidarını korumak için tamamen kendi ve en yakın çevresinin çıkarına göre yönettiği bir ülke ve bu düzenin altında ezilen milyonlar. Tarihi hızlandıracak çelişkiler, her sabah karanlıkta işe gidip, bütün gün yapay ışık altında çalışıp, akşam yine karanlıkta evine dönen milyonların hayatında yeniden üretiliyor. Sadece güvenceli ve geliri yüksek bir iş sahibi olmak değil, ülkende ayrımcılığa uğramadan haklarınla yaşamak… Gece sokaklarda tedirgin olmadan yürümek… Mahkeme kapısında adaleti bulabilmek… Hırsıza hırsız katile katil diyebilmek… Sağlığa, eğitime, sanata… eşit ulaşabilmek… Kısacası insanca yaşayabilmek için ne gerekiyorsa onun sözü ve eylemi yeni yılların kurucusu olacaktır.

Ve 2019’un 2020’ye verdiği en güzel hediye dünyadaki dinmek bilmeyen halk isyanları. Bir kıvılcımla dünyanın dört bir yanına yayılan isyanlarda halklar, neoliberal-faşist iktidarların gitmesini istiyor. Şili’de “Yoksullar için ekmek yoksa zenginler için de barış yok” sloganıyla, Lübnan’da “Hepsi, hepsi demektir” sloganıyla, bütün dünyada kadınların “Las Tesis” performansıyla isyan dalga dalga yayılıyor. Rosa Luxemburg’un 1900’lerin başlarında Engels’e atıfta bulunarak kullandığı “Burjuva toplumu bir ikilemle karşı karşıya: Sosyalizme yönelme ya da barbarlığa dönme” cümlesi yıllarca devrimci mücadelelerin sloganı oldu. 100 yıl sonra bugün bir kez daha: Ya sosyalizm, ya barbarlık!