Libya’da İhvancıları savunmak

Devlet içindeki ulusalcı bir ekip “milli mesele” mantığıyla Libya’ya asker gönderilmesi gerektiğini savunuyor. Aslında bunu yapması gereken Türkiye değil, Erdoğan’ın şahsı. Çünkü Libya’da topun ağzında olan UMH, Ortadoğu’daki İhvan iktidarlarının henüz devrilmemiş olan son örneği

Libya’da İhvancıları savunmak

Haftalardır Doğu Akdeniz konusunda esip gürleyen, oyun bozup haritalar parçalayan Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarının satır aralarına dikkatli bakarsanız aslında “oyuna dâhil olma” talebi olduğunu görürsünüz.

Bölgedeki kıyıdaş ülkelere (Güney Kıbrıs hariç) “hakça bir çözüm için” diyalog çağrısı yapan ve “Müzakereye hazırız” diyen Erdoğan’ın bu talebi henüz karşılık bulmadı. Son Libya hamlesiyle yarattığı kriz nedeniyle de Kremlin’in kapısını çalmak zorunda kaldı. 11 ve 17 Aralık tarihlerinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşen Erdoğan, bu krizin “yeni bir Suriye doğurmaması” isteğini de açıkça dillendirdi.

Putin, Libya iç savaşının hem Trablus hem de Tobruk tarafıyla temas halinde olduklarını söylese de Rusya’nın bölgesel çıkarlarının Halife Hafter destekli Tobruk’tan yana ağır bastığı görülüyor. Üstelik Moskova için Libya krizinin bir de Suriye boyutu var.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 11 Aralık’ta Suriye’nin İdlip bölgesinden gelen militanların Libya’da giderek çoğaldığını söyledi. Benzer bir çıkış bu yılın temmuz ayında Putin’den de gelmişti: “Bu hepimiz için bir tehdit, çünkü [İdlip’ten gelen] bu militanlar Libya’dan istediği her yere geçebilir. Gelin bunu unutmayalım.”

NATO’nun 2011’deki Libya istilasının ardından Libya-Türkiye-Suriye hattı cihatçı sevkiyatının ana hatlarından idi. Şimdilerde ise bu hat Suriye-Türkiye-Libya olarak değişmiş durumda. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov, Suriye’den Libya’ya gelen IŞİD’lileri de barındıran “çok sayıda aşırılık yanlısı grubun” Trablus hükümetini desteklediğini söyleyerek bu duruma işaret etti. Dolayısıyla Rusya’dan gelen uyarılar şaşırtıcı değil ve Erdoğan Libya konusunda çözüm istiyorsa İdlip konusunda taviz vermek zorunda.

Putin’in acelesi yok. Ancak hem Hafter’in Trablus’a yönelik yoğun saldırıları hem de Suriye ordusunun İdlip’teki ilerleyişinin sürdüğü bir dönemde 23 Aralık’ta Dışişleri heyetinin Rusya, 25 Aralık’ta ise Erdoğan’ın sürpriz Tunus ziyaretiyle AKP’nin ara çözüm için istekli olduğu görülüyor. Erdoğan’ın ayrıca, 8 Ocak’ta Putin ile İstanbul’da yapacağı görüşmeye bel bağladığını tahmin etmek de zor değil.

Hafter’in eli güçlendi

Diğer yandan Erdoğan, Libya’daki iç savaşın Trablus merkezli İhvancı (Müslüman Kardeşler) tarafı olan “Ulusal Mutabakat Hükümeti”ne (UMH) destek vererek, Hafter’in elini güçlendirmiş oldu.

UMH’yi destekleyen İtalya ile şimdiye kadar Libya konusunda herhangi bir tarafa dönük adım atmamış olan Yunanistan, Hafter’e göz kırpmaya başladı.

17 Aralık’ta Trablus’u ziyaret eden İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio’nun UMH’ye yönelik “Türkiye uyarıları” İtalyan basınına yansıdı. Buna göre Di Maio, UMH lideri Fayiz es-Serrac’dan Türkiye ile askeri işbirliğini dondurmasını istedi, Türkiye’nin askeri müdahalede bulunmaması gerektiğini ve olası müdahalenin Roma-Paris-Berlin arasında “ortak bir endişe” teşkil edeceğini belirtti. Hâlihazırda ABD ve Rusya’nın yanı sıra Fransa, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın desteklediği Hafter de bu fırsatı kaçırmadı. Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı Abdürrezzak el-Nazuri bu süreçte İtalya’yı ziyaret etti.

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ise 22 Aralık’ta Libya’ya giderek Halife Hafter’in yanı sıra Libya Başbakanı Abdullah el-Sani ve Dışişleri Bakanı Abdülhadi el-Havic ile görüştü.

Türkiye’nin Libya ile güvenlik ve askeri işbirliği anlaşmasını onaylamasının ardından ABD yönetiminden gelen “yararsız ve kışkırtıcı” açıklaması da Hafter’in yüzünü güldüren bir gelişme oldu.

Erdoğan’ın bekası için…

AKP’nin Trablus merkezli İhvancı hükümetle yaptığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” mutabakatının arka planında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın da etkisi var. Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın, 2011 tarihli “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi” başlıklı makalesi mutabakatın çıkış noktası olarak kabul ediliyor.

Mutabakat sonrası ismi yeniden gündeme gelen Yaycı, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından düzenlenen bir toplantıda “Libya meselesi siyaset üstü bir mesele, milli menfaat meselesidir” dedi.

Bu süreç, Deniz Kuvvetleri’nin yanı sıra ulusalcı eski üst düzey komutanlar ile 28 Şubat sürecinde emekliye sevk edilen SADAT kurucusu ve Erdoğan’ın başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’yi de aynı çizgide buluşturdu. Erdoğan’ın “Libya’da orayla hiçbir ilgisi olmayan, resmi bir davetin olmadığı ülkeler kendilerindeki bazı özel güvenlik güçlerini buralara göndermişlerdir” sözü sonrası bu kesimlerden Libya’ya muharip güç gönderilmesi konusunda benzer açıklamalar geldi.

Devlet içindeki ulusalcı bir ekip “milli mesele” mantığıyla asker gönderilmesi gerektiğini savunuyor. Aslında bunu yapması gereken Türkiye değil, Erdoğan’ın şahsı. Çünkü Libya’da topun ağzında olan UMH, Ortadoğu’daki İhvan iktidarlarının henüz devrilmemiş olan son örneği. AKP de bu ağın, liderlik iddiasındaki organik bir parçası. Ayrıca 2011’den bu yana Libya-Türkiye-Suriye hattındaki bu oyunun resmî/gayri resmî yürütücüsü…

CHP ve İyi Parti de Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” mutabakatın��n Meclis’ten geçmesini onaylarken, sıra askeri işbirliği anlaşmasına geldiğinde bu yüzden muhalefet şerhi düşebildi. Sonuç olarak Libya’ya resmen asker göndermek ya da bu savaşa daha fazla müdahil olmak Türkiye’nin değil Erdoğan’ın bekasını savunmak için Türkiye’yi yeni bir kriz yumağına itmek anlamına gelecek.