‘Kızıl’ mı ‘Mor’ mu?

Kimse hiçbir yürüyüşü, mücadele/anma gününü, kutlamayı mülk edinemez ama tarihsel olarak, benzer örgütlerin, mücadelelerin, politikaların ve bunların merkezindeki sosyal sınıfın bulunduğu bir geleneğin parçası olduğunu da yadsıyamaz, hele de uluslararası olanların

‘Kızıl’ mı ‘Mor’ mu?

5 Aralık 2019’da kaldirac.org’da Sibel Özbudun imzalı “Kızıl’ı Mor’a boyamak” mı? Hayır, teşekkürler! başlıklı bir yazı çıktı. Takiben, 7 Aralık 2019’da Sendika.Org’da Hülya Osmanağaoğlu imzalı ve Mor-Kızıl, 25 Kasım, 8 Mart vs… başlıklı bir cevap yazısı yayımlandı. Her iki yazı da geçtiğimiz 25 Kasım’da İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde yapılan Feminist Gece Yürüyüşü’nde çıkan anlaşmazlık/larla ilişkin gibi gözükse de yazarların farklı politik ve kadın hakları mücadelesi anlayışı tartışmasına dönüşüyor.

‘Feministlerin düzenlediği’ bir yürüyüşe grupların hangi sloganlarla, pankartlarla, hangi renk bayraklarla katılıp katılamayacağına, kortejin neresinde yer alıp alamayacağına dair olan tartışmalara girmeyeceğim. Asıl amacım Hülya Osmanağaoğlu ve Sibel Özbudun’un tartıştığı bazı kavramlara ve tarihsel olaylara bakarak sosyalistlerin tarihsel mücadelesine ve hafızasına sahip çıkmak. Doğruların yanlışlar arasında kaybolmasına engel olmak ve bu vesileyle 8 Mart ve 1 Mayıs’ı uluslararası mücadele ve dayanışma günleri kılanları hatırlatmak, haklarını ve hangi uluslararası geleneğin temsilcisi olduklarını teslim etmek.

“Önce Sibel’in birtakım tarihsel eksiklerini/yanlışlarını düzeltme ihtiyacı duyuyorum. Birincisi ve en önemlisi Clara Zetkin’in 1910 Konferansı’ndaki önergesinde de alınan kararda da ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ diye bir kavramlaştırma söz konusu değil… siyasal bir kavram olarak ‘dünya’ lafı sosyalistlere ait değildir, olamaz. Dönemin sosyalistleri de hele ki Clara Zetkin böyle bir kavram kullanmış olamaz. Clara Zetkin döneminin bütün sosyalistleri gibi ‘enternasyonal’ kavramını kullanıyordu. Ki bu ‘enternasyonal’ kavramını basitçe Türkçe’ye çevirip ‘uluslararası’ demek de mümkün değil. Clara Zetkin önerisinde ‘… kadınlar gününün enternasyonal nitelikte olması gerektiği’ni söyler. Kuşkusuz bu ‘enternasyonal’ nitelik kavramıyla işçi sınıfının/işçi sınıfından kadınların uluslararası dayanışmasına ve mücadele birliğine işaret eder ama adını doğrudan ‘emekçi kadınlar günü’ diye de koymaz.”

17 ülkeden 100 delegenin katıldığı, 1910 Kopenhag Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda kabul edilen, SPD’den Luise Zietz’in verdiği ve Clara Zetkin’in desteklediği önerge şöyleydi:

“Ülkelerindeki, proletaryanın sınıf bilinçli, siyasal ve sendikal örgütlenmeleriyle fikir birliği içinde, bütün ülkelerin sosyalist kadınları her yıl bir Kadınlar Günü örgütleyecekler, bugünün en önemli amacı kadınların oy hakkı kazanmasına yardımcı olmaktır. Bu talep, sosyalist anlayış gereğince bir bütün olarak kadın sorunu ile birlikte ele alınmalıdır. Kadınlar Günü uluslararası bir karaktere sahip olmalı ve dikkatli bir şekilde hazırlanmalıdır.”[1]

“İlk Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ta değil, 19 Mart 1911’de kutlandı. Bu tarihin seçilmesinin nedeni Berlin’de 1848 Devrimi’ni anmaktı, bir gün öncesi, yani 18 Mart’ta her yıl ‘Mart’ta düşen kahramanlar’ın anısına anmalar yapılırdı.”

“Almanya’da 2,5 milyon bildiri basıldı ve dağıtıldı. 1914’te aylık baskı adedi 124.000 olan Die Gleichheit (Eşitlik!) şu çağrıyı yaptı: ‘Yoldaşlar! Çalışan Kadınlar ve Kızlar! 19 Mart sizin gününüzdür, sizin hakkınızdır. Taleplerinizin arkasında Sosyal demokrasi, örgütlü emek var. Bütün ülkelerin sosyalist kadınları sizinle dayanışma halindedir, 19 Mart sizin şanlı gününüz olmalı!”

“Bir milyondan fazla kadın, ‘Kadınlara oy hakkı için ileri!’ sloganıyla -çoğu SPD ve sendikalarda örgütlenmiş kadınlar- Almanya’da sokaklara çıkarak sosyal ve politik eşitlik talep ettiler. Yaygınlaşan yurttaşlar siyasi meclislerini kurdular -sadece Berlin’de 42 tane- ve yaşamlarını etkileyen sorunlar tartıştılar.”

“1911’de, ABD, İsviçre, Danimarka ve Avusturya’da 8 Mart’ı Kadınlar Günü olarak seçtiler. Fransa, Hollanda, İsveç, Bohemya ve (daha önemlisi) Rusya da listeye eklendi.”

“1914’te 8 Mart’ı Uluslararası Kadınlar Günü olarak kutlamak yerleşik hale geldi.”[2]

SPD’nin 8 Mart 1914 kadınlara oy hakkı afişi

Adı ‘Emekçi Kadınlar Günü’ değildi ama…

Hülya Osmanağaoğlu’nun itirazı doğru, adı ‘Emekçi Kadınlar Günü’ değildi, ama 8 Mart, sosyalist teori ve politikalar etrafında örgütlenmiş işçi sınıfı partilerinin, sendikaların farklı ülkelerdeki mücadelelerinin içinden doğmuş bir gündür. “Delegeler için ‘sosyalist anlayış’ demek, sadece kadınlara oy hakkını öne sürmek değil, ama çalışan kadınlar için haklar, anneler ve çocuklar için sosyal destek, bekar annelere eşit muamele ve yuva sağlanması, ücretsiz yemek dağıtımı, okullarda ücretsiz olanaklar ve uluslararası dayanışmaydı.”[3] Kısaca söylersek, Uluslararası Kadınlar Günü en başından beri teorik, politik mücadele ve örgütsel kökleri itibariyle bir emekçi kadınlar günüydü. Acil hedefi kadınlara evrensel oy hakkı olsa da hedefi çok daha büyüktü: kapitalizmi alt etmek, sosyalizmin zaferi ile ücretli köleliği, eğitim ve bakımın sosyalizasyonu ile kadınların ev köleliğini ortadan kaldırmak.

“Siyasal bir kavram olarak ‘dünya’ lafı sosyalistlere ait değildir, olamaz.” diyor Hülya Osmanağaoğlu. ‘Uluslararası’, ‘dünya’, ‘bütün ülkeler’ tarihsel ve politik olarak sosyalistlere ait bir kavramdır. Aralarında da aslında bir fark yoktur, yani “‘uluslararası’, ‘dünya’ mı demektir?” tartışması, anlamlı olmayan, semantik bir tartışmadır. Farklı ulusların/ülkelerin birbiriyle dayanışma, paylaşma ve barış ilişkisi içinde bir arada yaşayacaklarını hedefleyen başka bir tarihsel teorik/politik akım var mı? Kapitalistlerin de bir dünya tasavvuru var, hem de gerçekleşmiş olanı: 2017’de dünyadaki en zengin 42 milyarderin servetinin dünya nüfusunun alt gelirli %50’sinin serveti kadar olduğu, Okyanus diplerinden Artvin-Cerattepe’ye kadar dünyanın bütün kaynaklarının yağmalandığı, eğer karbon emisyonu bir an önce düşürülmezse 2070’te gezegenimizin yaşanmaz hale geleceği bir dünya. Sosyalist dünya tasavvuru da zaten ortaya çıktığından beri dizginlenemez bir şekilde dünyayı fethetmeye çalışan bu tasavvura karşı ortaya çıkmadı mı?

Hülya Osmanağaoğlu devamla şöyle diyor: “Peki, Clara Zetkin’e ve konferanstaki diğer sosyalist kadınlara ya da 1917’de Şubat Devrimi’ni başlatan işçi Rus kadınlara bir mart gününde eylem yapma fikrini veren neydi? 1908’de işçi kadınların ‘ekmek istiyoruz ama gül de’ diyerek yaptıkları yürüyüş, 1911’de Triangle yangını ve kadın işçilerin direnişi keza 1912’deki yine ekmek ve gül talebiyle yapılan yürüyüşler. Ancak bu sayılan üç işçi kadın eyleminin hiçbiri ‘sosyalizm’ talebiyle yapılmamıştı. Hatta Şubat Devrimi’ni başlatan grev çağrısı da ‘ekmek ve barı��’ talebiyle yapılmıştı. Sözün özü, işçi kadınların hem emeklerinin karşılığını (ekmek) hem de erkeklerin onlara daha eşit ve güzel davranmasını (gül) isteyerek yaptıkları yürüyüşlerin önünü açtığı mücadeleyi, Sibel’in kavramıyla ifade edersek, niye sosyalist hareket ‘temellük etme gayretkeşliğine girer anlamak mümkün değil. İşçi kadınların mücadelesi, elbette sınıf mücadelesinin bir parçası ama aynı zamanda, sermayenin yanı sıra onları görmeyen erkek işçi sendikalarına ve kadınlara oy hakkını bir türlü gündemine almayan erkek sosyalist harekete karşı da bir mücadele olması sebebiyle her daim feminist mücadele tarihinin de bir parçası olageldi. Kaldı ki, 8 Mart’ın işçi sınıfından kadınların eylemleri nedeniyle ortaya çıkmış bir gün olarak kabul edilip kızıl kalmasında ısrar edilecekse 1 Mayıs’ı da Haymarket eyleminin örgütleyicilerinin ve sonrasında idam edilen işçilerin anarşist hareketten gelmesi sebebiyle anarşistlerin günü olarak mı kutlayacağız…”

1914’te başlayan 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Rusya, Fransa ve İngiltere ile birlikte katıldı (İtilaf Devletleri). Savaş İkinci Enternasyonal içinde büyük bir çatlak meydana getirdi: ‘yurtsever’ bir tutumla savaşı açıktan ya da utangaç bir şekilde destekleyenler ve savaşa karşı çıkanlar. İkinci Enternasyonal içindeki sol kanadın 1915’te Zimmerwald’de toplanan konferansında Bolşevikler savaşa karşı çıkılması ve bir an evvel barışın sağlanması tutumunu savundular. “Bolşevik kadın gazetesi Rabotnitsa adına, Inessa Armand ve Aleksandra Kollontay Clara Zetkin’e yazarak sol-kanattaki sosyalist kadınlara bir konferans çağrısı yapılmasını istediler. Mart 1915’te Bern’de toplanan Konferans’ta Bolşevik delegasyonun karar önergesi ‘İşçi kadın amacını …. ancak devrimci bir kitle hareketi ile ve sosyalist mücadeleyi kuvvetlendirerek kazanabilir’”[4] diyordu. İşte Rusya’da 8 Mart 1917’de işçi kadınların savaş karşıtı kitlevi gösteriler yapmalarının arkasında böyle bir siyasal tutum ve onun örgütlenmesi vardı. Doğru, Şubat Devrimi’nin sloganı ‘sosyalizm’ değildi ama hiçbir zaman olmadı zaten, 1917 Şubat Devrimi’nin sloganı “Ekmek, Barış, Özgürlük!”tü. Çar’a ve hükümetine karşı bu sloganla ortaya çıkıldı, Nisan’da Çar hükümeti yıkıldıktan sonra slogan, “Bütün İktidar Sovyetlere!” oldu. Ama, işçi sınıfı merkezli bir büyük politik, sosyal, kültürel değişim fikrinde olanlar için bütün sınıf mücadeleleri sosyalist hafızanın bir parçasıdır. 1905’te Papaz Gapon’un ardından Çar babadan durumlarını iyileştirmesini istemeye giden işçilerin eylemi de dahil olmak üzere.

Ekmek ve Güller

1912’de Amerika’da, Lawrence’deki bir tekstil fabrikasında çalışan çoğu göçmen olan kadın işçiler, sonradan, pankartlarına yazdıkları “Bread and Roses” (Ekmek ve Gül) ile anılan bir grev başlattılar.

Amerika 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyılın başında yaygın ve hızlı bir sanayileşme yaşamış, kötü çalışma koşulları, düşük ücret, uzun çalışma saatleri yaygındı. 19. Yüzyılın neredeyse yarısından itibaren uzun çalışma saatlerini düşürmek için grevler, 1 Mayıs’larda ise işyerlerini terk edip gösteriler yapılıyordu.

Bir iyileştirme tedbiri olarak haftalık çalışma saati 56’dan 54’e indirildi. Patronlar bunu üretimi hızlandırarak ve ücretleri düşürerek cevap verdiler. Tekstil işçilerini militan bir şekilde örgütleyen Dünya Sanayi İşçileri (Industrial Workers of the World) adlı sendikanın önderlik ettiği grev, Everett Mill isimli tekstil fabrikasındaki kadın işçilerin ücretlerinin kesildiğini görünce, tezgâhlarını kapatıp fabrikayı terk etmeleriyle başladı. Kesilen miktar sadece 32 sentti ama bu miktar bir kap yemek yiyebilmekle aç kalmak arasındaki fark demekti. Çok geçmeden diğer tekstil atölyelerindeki kadın işçilerin de katılmasıyla grev büyüdü, eyalet milisleriyle çatışmalar yaşandı. Grev uzun bir zaman sürdü ve Amerikan kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.

James Oppenheim “Bread and Roses” (Ekmek ve Güller) başlıklı, grevdeki kadın işçiler üzerine bir şiir yazdı, sonradan bestelenerek bir direnişi şarkısı da olan şiir greve de ismini verdi. “Taşıdıkları pankartlar hem yaşanabilir bir ücret hem de saygınlık talep ediyordu –‘We want bread, and roses, too’-  Ekmek ve Gül Grevi.”[5] ‘Gül’le kastedilen insan onuru talebi toplumsal bir çağrıydı, sadece ‘erkeklere’ yapılan bir çağrı değil. Biz kadınlar sadece ucuz işgücü değiliz, insanız ve onur, saygınlık, hayatın güzelliklerinden yararlanmak bizim de hakkımız diyorlardı. Nitekim, şiirin buna ilişkin mısrası şöyle:

“Yürüyerek, yürüyerek gelirken, sayısız ölmüş kadın / Kadim ekmek taleplerini şarkılarımızda duyup ağlıyorlar. / Ağır ve zahmetli işle yorgun ruhları sanattan, sevgiden ve güzellikten çok az nasibini aldı, / Evet, biz ekmek için savaşıyoruz –ama güller için de!”

1 Mayıs’ın tarihsel arka planı

1886 Haymarket İsyanı, 1880’ler Amerika’sında çok yaygın olan kötü çalışma koşullarına karşı ve 8 saatlik işgünü talebi için işçilerin yaptığı yaygın grev ve gösterilerin bir parçasıydı. “Bu yıllarda Amerikan işçi hareketi içinde, işçileri sömürdüğü için kapitalist sistemin yıkılması gerektiğine inenen sosyalist, komünist ve anarşistlerden oluşan radikal fraksiyonlar vardı. Bu radikal işçilerin bir kısmı, çoğu Almanya’dan gelmiş olan, göçmenlerdi.”[6]

“Haymarket’te ne olduğunu anlamak için, Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL) önceli olan, Örgütlü Zanaatkarlar ve İşçi Sendikaları Federasyonu’nun 1 Mayıs için 1884 yazında yaptığı çağrının 1886’da 8 saatlik işgünü için ülke çapında bir hareketi başlattığını görmek gerekir.”[7] Aslında 1867’den beri 8 saatlik işgünü Illinois eyaletinde yasallaşmıştı, ancak federal hükümet bunu federal yasayla garantiye almadığı için işverenler, bu hakkı reddettiklerini belirten bir kağıt imzalatarak işçi alıyorlardı. Grevlerde ve gösterilerde “Sekiz saat iş! Sekiz saat dinlenme! Sekiz saat ne istersek o!” “Saatler azalsın ücret artsın!” kullanılan en yaygın sloganlardı.

Haymarket olayının sebebi olan McCormick Harman Makinası fabrikasındaki 8 saatlik işgünü talebiyle aylardır sürmekte olan grev, grevcilerle polis arasındaki artan çatışmalarla devam ediyordu. 3 Mayıs’ta polis grevci işçilere saldırdı ve fabrika önünde grev gözcülüğü yapan işçileri öldürdü. Bunun üzerine 4 Mayıs’ta bir protesto mitingi çağrısı yapıldı, sonuna doğru polis tüfeklerle saldırınca, muhtemelen bir provakatör bomba attı ve 7 polis ile 4 gösterici öldü. “Chicago’da işçi önderleri tutuklandı, arama kâğıdı olmadan evlere baskın yapıldı, sendika gazeteleri kapatıldı. Sonunda, işçi hareketinin çeşitli kesimlerinin temsilcisi 8 kişi tutuklandı ve 7’si idama 1’i de ağır çalışma hapsine mahkûm edildi.”[8]

1886’da Paris’te toplanan ve AFL’nin de bir delegasyon gönderdiği, İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika, İngiltere, İskandinav ülkeleri, Fransa ve ABD’nin katıldığı Uluslararası İşçi Konferansı AFL’nin önerisi ile 1 Mayıs’ın tatil günü olmasını kabul etti. Aynı kongre sona ermiş olan 1. Enternasyonal yerine yeni bir Enternasyonal’in kurulması kararını da aldı. 1891��de Brüksel’de toplanan 2. Enternasyonal’de 1 Mayıs’ın işçi sınıfı için tatil günü olması kararı alındı.[9]

1 Mayıs, Chicago’da Haymarket eylemine katılan işçileriyle, arka planındaki yaygın grevleriyle, Paris’teki Uluslararası İşçi Konferansı’nda ve sonra İkinci Enternasyonal’de alınan kararla uluslararası işçi sınıfı mücadelelerinin ve onun en etkin siyasal temsilcisi olan sosyalizmin mücadele tarihinin, onun gelenek ve hafızasının bir parçasıdır. Ayrıca bu tarih hiç de homojen değildir, içinde anarşistler de, komünistler de, farklı sosyalist eğilimler de vardır. Örnek vermek gerekirse POUM da, Halk Cephesi de, Bolşevikler de, Menşevikler de bu geleneğin, hafızanın parçasıdırlar. Çünkü birleştiren unsur dünya tasavvuru ve taşıyıcısı olan sınıftır.

Türkiye’de de böyledir. Türkiye’de 1 Mayıs geleneğini başlatan 1 Mayıs gösterileri 1976 ve tabii ki 1977’dir. Başta DİSK olmak üzere sendikalar ve sosyalist grupların katılımıyla gerçekleşmişlerdir. 1977 1 Mayıs’ı 1976’dan çok daha büyük bir gövde gösterisi ve mücadele azmiyle kutlandı, bir daha böyle bir gösteriye tahammül etmeyeceğini gösteren derin devletin marifetiyle ve hala failllerinin bulunmadığı ve bulunmayacağı bir katliam provokasyonunun sonunda 34 kişi öldü. Böylece, Türkiye işçi sınıfının şimdiye kadar ortaya çıkmış en ileri ve giderek büyüyen sendikal hareketine ilk büyük darbeyi vurdu. 12 Eylül darbesinin ilk tasarruflarından biri de o sırada grevde olan binlerce işçinin grevini grevini sonlandırmak oldu. DİSK kapatıldı, mallarına el kondu, pek çok sendikacı yargılandı.

Kimse hiçbir yürüyüşü, mücadele/anma gününü, kutlamayı mülk edinemez, ama tarihsel olarak, benzer örgütlerin, mücadelelerin, politikaların ve bunların merkezindeki sosyal sınıfın bulunduğu bir geleneğin parçası olduğunu da yadsıyamaz, hele de uluslararası olanların.

Dipnotlar:

[1] 1910 stellte Clara Zetkin, auf der 11. Internationalen sozialistischen Frauenkonferenz in Kopenhagen einen Antrag weltweit. https://frauen-bayern.verdi.de

[2] https://www.jacobinmag.com/2017/03/international-womens-day-clara-zetkin-working-class-socialist

[3] ibid

[4] https://www.marxist.com/the-zimmerwald-conference-the-turning-of-the-tide.htm

[5] https://www.isreview.org/issue/86/bread-and-roses

[6] https://www.history.com/topics//19th-century/haymarket-riot

[7] https://www.illinoislaborhistory.org/the-haymarket-affair

[8] ibid

[9] https://www.marxists.org/history/international/social-democracy/index.htm