Faşizmin türleri ve varyantları

Bugün liberallerin ve akademisyenlerin dillerinden düşürmedikleri faşizmin 1945’te öldüğü, onun yerini (sağ) popülizmin aldığı savı, tıpkı faşist terimi yerine “milliyetçi” terimini kullanırken yaptıkları gibi aldatıcıdır. 21. yüzyıl başında “faşizmin geri dönüşü”ne, “popülizmin geri dönüşü” demek liberal bir yalandır

Faşizmin türleri ve varyantları

Gerek faşizmle aşırı sağ gerekse faşizmin türleri arasındaki ortak ve ayrı yanlar tespit edilmeden faşizm tahlil edilemez. Nasıl aşırı sağ akımlar tek parçadan ibaret değillerse, farklı ülkelerin ve farklı konjonktürlerin ürünü olarak ortaya çıkan faşizmler de homojen bir bütün oluşturmuyorlar.

Aşırı sağ

Aşırı sağ denince merkez dışı sağ, faşistler, ırkçılar, radikal milliyetçiler anlaşılır. Bununla birlikte aşırı sağ faşizmi kapsar ama faşizm aşırı sağı kapsamaz. Yani her faşist aynı zamanda aşırı sağcıdır, ama her aşırı sağcı faşist değildir. Şöyle ki, aşırı sağcı, fanatik gerici veya radikal milliyetçi olduğu halde, faşist denilemeyecek, faşist denmesini gerektiren özelliklerin tümüne sahip olmayan parti ve hareketler mevcuttur. Dolayısıyla, aşırı sağın çerçevesi geniş, faşizmin çerçevesi dardır.

Aslında, faşistlerin de içinde olduğu aşırı sağdaki bütün parti ve akımlar�� birleştiren ortak ideolojik ve politik özellikler, hepsini tek bir sosyopolitik çatı altında toplamayı olanaklı kılar. Merkez sağdan ayrı, merkez dışı sola düşmandırlar. Parlamento içinde veya dışında, sağın sağı olarak, her ikisine de sağdan muhalefet yürütürler. Irkçılık, şoven milliyetçilik, antikomünizm, sosyal Darwinizm, yabancı düşmanlığı, otoriterlik, militarizm, terörizm, cinsiyetçilik gibi pek çok noktada aynı platformu paylaşırlar. Sosyal ve etnik eşitliğe, liberal-çoğulcu demokrasiye karşıdırlar.

Faşistler dahil günümüz aşırı sağcılarının üzerinde tereddütsüz birleştikleri ana nokta yabancı düşmanlığı, kültürel ırkçılıktır. Hepsi de metropol ülkelerde farklı kültürlerin çatışma olmadan bir arada yaşayamayacakları, yaşamamaları gerektiği görüşündedirler. Bu yüzden, ekonomik parazitler ve kültür yıkıcıları olarak gördükleri göçmenleri ve mültecileri Avrupa medeniyetine bir tehdit olarak algılar ve kendi ülkelerine dönmelerini isterler. Göçmenler, Hispanikler, siyahiler, Müslümanlar Batı uygarlığıyla örtüşmeyen değerlerin taşıyıcıları olarak günah keçisi ilan edilmişlerdir. Yabancı düşmanlığı söz konusu olunca aşırı sağın bütün unsurları arasındaki farklar minimum düzeye inmektedir.

Ancak birçok ideolojik ve politik meselede birleşmeleri her konuda aynı şeyi savundukları anlamına gelmiyor. Faşizmden etkilenen, ama faşist olmayan, aşırı milliyetçi, tutucu, güçlü lider ve devletten yana, antisemitist, fundemantalist (Hıristiyan-Musevi-Müslüman) parti ve gruplar yer yer ayrı duruşlar sergilerler. Koyu muhafazakâr-milliyetçi olup, göçmenlere ve mültecilere karşı katı politikaları destekleyen, AB’yi eleştiren, kürtaja veya eşcinsellere haklar tanınmasına karşı çıkan, ama seçimlerde neo-faşist partileri desteklemeyen aşırı sağcılar var. Bunların bir kısmı faşistlerle birlikte hareket etmezler, parlamenter siyasetle daha yakından alakalıdırlar. Ancak konumlarını korudukları sürece kritik durumlarda yollarının kesişme ihtimali yüksektir. Tarihsel faşizm, faşistler ile aşırı sağ unsurlar ve muhafazakârlar arasındaki ittifak ve koalisyon örnekleriyle doludur.

Kendi zeminine taşıdığı aşırı sağcı fikirleri ideolojik bir sentezde birleştiren, liberal demokrasiye ve komünizme alternatif politik bir sistem ve hiyerarşik sosyal yapılanmayı benimseyen faşizm, aşırı sağın öteki kesimlerinden ayrı sınıflandırılmalıdır. Faşizm, aşırı sağın aşırısı olarak doktrinerliği, iktidarı ele geçirmeye yönelik bütünlüklü strateji ve taktikleri, orta tabakaları mobilize etmeyi amaçlayan sosyal demagojisi, terörü siyasi mücadele yöntemi olarak kullanması ile özgün konumdadır. Emperyalist kapitalizmin krizi koşullarında, tekelci sermayenin en gerici ve saldırgan çevrelerinin politik hareketi ve açık terörist diktatörlüğü olarak cisimleşir. Bazen eksilse bazen çoğalsa da şoven milliyetçilik, ırkçılık, antikomünizm, paramilitarizm, antiplüralizm, anti-Aydınlanmacılık, totalitarizm, lider kültü, ulusal yeniden doğuşçuluk, militarizm, sahte antikapitalizm gibi özellikleri ile teşhis edilirler.

Tarihsel faşizm

20. yüzyılın ilk yarısında İtalya, Almanya, Bulgaristan, İspanya, Portekiz, Hırvatistan, Ukrayna, Yunanistan, Romanya, Japonya gibi birçok ülkede faşist diktatörlükler kuruldu. Bunlara hemen her ülkede iktidara gelemeyen çok sayıda faşist parti ve hareket de eklenmelidir.

Faşizm adını iktidara ilk geldiği (1922) İtalya’dan aldı. En vahşi, en acımasızı, kendini Nasyonal Sosyalizm olarak tanımlayan Alman faşizmiydi (1933). Paradigmatik ve tipik formları oldukları için İtalya ve Almanya klasik faşizm olarak adlandırıldı. Totaliter faşizm (Almanya, İtalya), dinsel faşizm (İspanya, Avusturya), askeri faşizm (Bulgaristan, Japonya), parlamenter maskeli faşizm (Macaristan, Finlandiya) gibi ayrımlara tabi tutulabilecek iki savaş arası faşist hareket ve rejimlerin tümüne ise tarihsel faşizm dendi. Emperyalist güçlerin faşizmi (Almanya, İtalya ve Japonya), bağımlı faşizm (Romanya, Yugoslavya, Yunanistan), ithal faşizm (kapitalizme geçememiş ülkeler) veya bölgesel farklılıkları baz alan “Batı Avrupa faşizmi”, “Doğu Avrupa faşizmi”, “Latin faşizmi”, “İber faşizmi” gibi ayrımlar yapanlar da oldu.

Klasik faşizm, daha bütünsel, daha olgun, daha radikal, daha kalıcı ve sosyal tabanı itibarıyla daha kitlesel olmasıyla ötekilerden ayrılır. Führer ve Duçe terimleriyle dikkati çeken klasik faşistler karizmatik liderlikleri ve paramilitarizmleriyle ötekilerden açık ara öndeydiler.  Bununla birlikte, Alman ve İtalyan faşizmleri arasında ırkçılık, antisemitizm, milliyetçilik yorumu, kiliseye yaklaşım, ekonomik gelişme, yayılmacılık gibi konularda önemli farklar vardır. Alman faşizminin öne çıkan özelliği, katı ırkçı teorisi ve azgın antisemitizmidir. Sosyalizmin en amansız düşmanı olduğu halde, kendisini “ulusal sosyalist” gösteren en arsız, en demagojik faşizm türü olan Alman faşizminin tabanı İtalya’ya kıyasla daha geniş, topluma nüfuz derecesi daha yüksekti. Holokostu, toplama kampları, savaş sırasındaki toplu kırımları ile Alman faşizminin vahşetine ne İtalya ne Japonya ne İspanya yaklaşabildi. İtalya, İspanya ve Avusturya faşistleri Katolik Kilisesi’yle ittifak halindeyken, Naziler mesafeliydiler.

Faşizm türleri arasında başka farklar da vardır. Faşizm Almanya ve İtalya gibi ülkelerde paramiliter şiddet uygulayarak ve kitleleri mobilize ederek “aşağıdan yukarıya” gelişirken, askeri darbeyle gelen Bulgaristan ve Yunanistan’da “yukarıdan aşağıya” bir yol izlemiş ve tabanını bu yolla genişletmeye çalışmıştır. Hitler iktidarı kimseyle paylaşmazken, İspanya, Portekiz, Bulgaristan ve Yunanistan faşist olmayanların da içinde yer aldıkları koalisyonlarla yönetildiler. Romanya, Macaristan gibi ülkeler Almanya’nın alt müttefikleri rolü oynadılar. Fransa ve Hırvatistan’da faşizm işgal rejimleri olarak kuruldu. Polonya, Macaristan gibi ülkelerde parlamento feshedilmedi, faşizmi gizleyen bir örtü olarak varlığını sürdürdü.

Bazı ülkelerde faşist klikler birbirlerini imha edecek kadar azgındılar. Avusturya’da dinsel faşist Dolphus-Schuschnig rejimi, dıştan bir darbeyle devrilerek yerine Alman işbirlikçisi Nazi yanlıları getirildi. Romanya’da paramiliter “Demir Muhafızlar” hareketi Hitler’in desteğiyle Mareşal Antonescu’nun askerleri tarafından imha edildi. Macaristan’da ise Hitler işbirlikçisi muhafazakâr Amiral Horthy hükümeti, 1944’te SS ve faşist Szalasi ortak darbesiyle devrildi.

Faşizmin türleri ülkelerin sosyoekonomik, sosyopolitik gelişme düzeylerinin aynı olmamasından kaynaklanır. Tarihsel, sosyal ve kültürel bağlam farklılıkları kendilerini form farklılıkları olarak gösterir. Ancak aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, burjuvazinin en gerici unsurlarının açık terörist diktatörlüğünü kurduklarında birbirlerine benzerler. Hepsi de gelir gelmez komünist partileri ve işçi sınıfı hareketini bastırır, devrimci-ilerici faaliyetleri yasaklarlar. Şoven milliyetçilik, antikomünizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, demokrasi karşıtlığı, yayılmacılık, ulusal ve sosyal demagoji, şiddet ve terörü siyasal mücadele yöntemi olarak kullanmak, kadın düşmanlığı (vb.) ortak özellikleridir. Kendilerine ne ad verirlerse versinler, ister Nasyonal Sosyalist, ister Falanjist ya da milliyetçi desinler, türlerinin tümündeki ortak özellikler evrensel faşizm kavramında içerilir. Faşizm, onu kıtasal (Avrupa) ve iki savaş arası dönemle sınırlayan liberal görüşün aksine, örnekleri dünyanın her ülkesinde görülebilen ve emperyalist-kapitalizm çağı boyunca var olacak bir olgudur.

Neo-faşizm

İkinci Dünya Savaşı sonunda uluslararası faşizm başta Sovyet Kızıl Ordusu ve partizan savaşı yürüten Avrupa ve Asya halkları tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Faşistler, büyük insanlık suçlarının ve demagojik vaatlerinin asılsızlığının açığa çıkması üzerine siyasi kimliklerini açıkça söyleme cesareti gösteremeyecek hale geldiler. Buna rağmen emperyalist burjuvazinin desteği ve hoşgörüsüyle 1950’lerden itibaren hemen bütün ülkelerde yeniden örgütlendiler. Temel ilkelerini savunmaları açısından eski faşizmle aralarında keskin bir kopuş olmadı, halef olarak yolarına devam ettiler. Burjuvazinin şoven milliyetçi, ırkçı, yabancı düşmanı, antikomünist politik tutumunu korudular. Alt düzeyde de olsa terörü siyasi mücadele yöntemi olarak kullanmayı, faşist ritüellere ve sembollere bağlılıklarını sürdürdüler.

Yanı sıra parti adlarını değiştirdiler, söylemlerini ve eylemlerini dönemin koşullarına uyarladılar. Parlamenter sisteme ve hukuka bağlı göründüler. Faşizmin ağır suçlarını üstlenmemek, devletçilikten çark etmek gibi adımlar attılar. Aşırı sağın öteki biçimleriyle simbiyoza girerek güç topladılar. Hem eski faşizmle özsel devamlılık içinde olduğu hem de aralarında farkı belirtmek ihtiyacı duyulduğu için, 20. yüzyılın yarısından sonraki faşizme neo-faşizm denildi.

Neo-faşist, neo-Nazi parti ve gruplar hemen her ülkede bulunmak ve faaliyet göstermekle birlikte, ileri ülkeler burjuvazisi (ABD ve Avrupa) tercihini iktidara gelmeleri yönünde kullanmadı. Avrupa’da bir önceki dönemden kalma Franko ve Salazar faşist rejimleri ve 1967 Yunan cuntası ayaktaydı.

1970 öncesinde dünya kapitalizmi genel bir kriz içinde değildi, nispi bir refah döneminden geçiyordu. Gelişmiş ülkelerin yönetici sınıfları, iktidarlarını, baskı ve ideolojik aygıtlarını güçlendirerek hegemonik yöntemlerle sürdürebiliyorlardı. Faşizmin iktidara gelmesine ihtiyaç duymadılar. Tasması egemen sınıfın elindeki marjinal parti ve gruplar olarak varlığını sürdüren neo-faşistler, devrimci örgütleri ve işçi hareketini bastırmakta Soğuk Savaş enstrümanı olarak kullanıldılar. Faşizm seçeneği, acil durum yöntemi olarak olağanüstü günlerde kullanılmak üzere muhalefette tutuldu.

“Üçüncü Dünya” ve askeri faşist rejimler

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iktidardaki faşizmin ağırlığı ulusal ve sosyal kurtuluş devrimlerinin yükseldiği bağımlı ülkelere kaydı. İran’da Şah Pehlevi, Filipinler’de Marcos gibi bazı ülkeler sivil görünümlü faşist diktatörler tarafından yönetiliyorlardı. Daha çoğundaysa başta ABD ve öteki emperyalistlerin desteğinde darbelerle askeri faşist diktatörlükler kuruldu. Askeri faşist darbeler bozulan istikrarı sağlamanın, devrim tehlikesini bertaraf etmenin ve solcu iktidarları devirmenin kullanışlı yolu olarak görülüyordu.

Enver Hoca, yeni sömürgecilik döneminde bağımlı ülkelerdeki durumu şöyle tasvir etti:

“Devrimin önünü kesmek için Amerikan emperyalistleri ve yerel kapitalistler iki temel yönteme başvuruyorlar. Birinci yöntem, durumlarının daha da şiddetle tehdit edildiğini görünce, ‘pronunciamento militar’ (askeri darbe) yoluyla askeri-faşist rejimler kurmaktır. Brezilya’da, Şili’de, Uruguay’da, Bolivya’da ve diğer yerlerde yaptıkları budur. Diğer yöntem ise, Venezüella’da, Meksika’da ya da bugün Brezilya’da yaptıkları gibi pek çok temel özgürlüğün olmadığı ve belirgin kısıtlamalarla yürüyen burjuva demokratik rejimler kurmaktır.”

Latin Amerika, Asya ve Afrika’da emperyalistlerin desteğinde onlarca askeri faşist darbe tezgahlandı. Bunların bir kısmı Brezilya, Türkiye, Yunanistan gibi faşizme temel oluşturabilecek düzeyde kapitalizmin geliştiği, işbirlikçi egemen sınıfların emperyalizmin desteğiyle faşizme geçebilecekleri bağımlı ülkelerdi. Faşist ve gerici partilerin yeterli kitle tabanına sahip olmadıkları durumlarda ordu kullanıldı. Diğer bir kısmıysa kapitalizmin yok denecek kadar az geliştiği, dolayısıyla faşizmin gelişme ortamının cılız olduğu ülkelerdi. Buralarda yerli egemenler yönetemez hale geldiklerinde devreye doğrudan emperyalistler giriyordu. Faşizmin iç kökeninin olmadığı ülkelerde yarı-feodal toprak sahiplerine, kompradorlara, geleneksel güçlere dayalı dış destekli kukla faşist rejimler (“ithal faşizm”) kuruldu. Faşizmin iktidarda olmadığı, parlamentonun korunduğu ve seçimlerin yapıldığı sözde demokratik ülkelerdeyse, faşist-gerici unsurlar tarafından kontrol edilen orduların ve emniyet-istihbarat teşkilatlarının gözetiminde, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlı tutulduğu gerici yönetimler yürürlükteydi.

Soğuk Savaştan sonra neo-faşizm ve sağ popülizm

Çöken Sovyetler Birliği’ni ve dibe vuran dünya devrimci hareketini sollayarak dünyaya egemen kılınan neoliberal küreselleşme döneminde, başta metropol ülkeler işçi sınıfları olmak üzere, bağımlı, ezilen ülkeler halkları yoğun bir sömürüye tabi tutuldular. On yıllar alan mücadelelerle elde edilmiş sosyal devlet ve eski sömürgeciliğin tasfiyesiyle kazanılmış ulusal-demokratik haklar, neoliberalizmin demir yumruğuyla geri alındı. Gerek neoliberal kapitalizmle doruğuna çıkan servet birikimi ve bunun dünya çapında yarattığı eşitsiz gelir dağılımı, gerekse kanlı emperyalist müdahalelerin Afganistan, Yugoslavya, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeleri yaşanamaz hale getirmeleri; Avrupa, ABD ve Kanada gibi ülkelere, Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinden gelen göçlerde şimdiye dek görülmemiş bir artışa sebep oldu. Bunun yerli nüfusta yarattığı ulusal ve kültürel kimliğini kaybetme korkusunu kullanan faşist ve aşırı sağ partiler, sosyalist solun zayıflığından da yararlanarak, 1990’lardan itibaren büyük bir gelişme kaydettiler. Avrupa parlamentolarında ve yerel parlamentolarda sandalye sayılarını arttırarak meşruiyet kaybına uğrayan merkez sağın büyük partileriyle yarışır duruma geldiler. Neoliberal kapitalizmin yarattığı eşitsizlik ve gerilim ortamında göçmen karşıtı duygulardaki artış şoven milliyetçi, ırkçı, faşist ve aşırı sağ partileri besleyip büyüttü. Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya, Macaristan gibi ülkelerde neofaşist partiler ya iktidar ortağı oldular ya da muhalefette başa güreşir duruma geldiler.

Neo-faşist partiler büyümelerini klasik faşizmi aynen kopya etmemelerine, Holokost, toplama kampları gibi savunulamaz durumlarda özeleştiri yapmalarına, devletçilik, korporatizm, totalitarizm, anti-semitizm, paramilitarizm, “faşist devrim” gibi konularda görüşlerini koşullara uydurarak revize etmelerine, hukukun üstünlüğünden ve çoğulculuktan yana görünmelerine, şiddetin dozunu düşük tutmalarına (vb.) borçlular. Avrupa’da Hitler ve Mussolini faşizmini aynen sürdürmekte ısrarlı, radikal, paramiliter, ortodoks faşist partiler (Altın Şafak, Forza Nuova, Casa Pound, Jobbik, Svobada) bugün için azınlıktadırlar. Çoğunluktaki yenilikçi partiler sürekli güçlenmekte, solun zayıflığından da yararlanarak erime sürecindeki merkez partilerin arkalarında bıraktıkları boşluğu doldurmaktadırlar.

Otoriterizme ve totalitarizme karşı çıktıklarını, demokrasiye bağlı olduklarını savunan yenilikçi faşistlerin, seleflerinden koparak demokratlaştıklarını düşünmek büyük bir yanılgı olacaktır. Faşist partiler İkinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Soğuk Savaş’tan sonra belirli bir dönüşüm, başkalaşım geçirdiler. Bunların içinden tek tük merkez sağa doğru evrilen partiler çıkması olasıdır. Fakat faşist partilerin ekseriyetinde ne eski kadrolar ne de faşizmin ideolojik ilkeleri değişmiştir. Tarihsel faşistler bile niyetlerini ve hedeflerini açıkça söylememişler, barbarlıkları her şey olup bittikten sonra açığa çıkmıştı.1920’lerde ve 1930’ların başında Nazilerin insan derisinden çanta, yağından sabun yapacakları söylenseydi kimse inanmazdı. Dolayısıyla aslına rücu edip etmeyecekleri şimdi değil, asıl egemen sistemin çelişkileri ve krizi şiddetlendiğinde, devrim kapıyı çaldığında ve devrimi bastırmak üzere iktidara geldiklerinde belli olacaktır.

Bugün liberallerin ve akademisyenlerin dillerinden düşürmedikleri faşizmin 1945’te öldüğü, onun yerini (sağ) popülizmin aldığı savı, tıpkı faşist terimi yerine “milliyetçi” terimini kullanırken yaptıkları gibi aldatıcıdır. Faşizmin yerine geçirilen bu kavram, neoliberalizmin kriziyle birlikte yükselişe geçen faşist tehlikeyi gözden kaçırmak isteyen Amerikan sosyolojisinin bir uydurmasıdır. Eskiyen totalitarizm kavramı yerine ikame edilmiştir.

21. yüzyıl başında “faşizmin geri dönüşü”ne, “popülizmin geri dönüşü” demek liberal bir yalandır. Macaristan’da Viktor Orban, Hindistan’da Narendra Modi, Endonezya’da Prabowo Subianto, Filipinler’de Rodrigo Duterte, Brezilya’da Jair M. Bolsonaro, Türkiye’de R. T. Erdoğan rejimleri için “sağ popülist”, “otoriter demokrasi”, “illiberal demokrasi”, “rekabetçi otoriterizm” demek gerçeği yansıtmakta yetersizdir.