Sendika özgürlüğü ve DİSK

DİSK, özgürlükçü bir sendika ve toplu pazarlık modelini bir siyasal talep olarak geliştirerek, demokratik ve özgürlükçü yasa önerilerini bir siyasi talep olarak kamuoyu gündemine taşımalıdır. Böyle bir talep, esas olarak, sendikaların kendi tüzüklerini hiçbir kısıtlamaya yer vermeden kendilerinin oluşturabilmelerinin kabulünde ifadesini bulur

Sendika özgürlüğü ve DİSK

DİSK’in 16. Genel Kurulu, 2020 yılının 13 Şubat günü toplanacak. 13 Şubat aynı zamanda 53 yıl önce, 1967 yılında DİSK’in kuruluş yıldönümü. Bu yarım asırdan fazla bir süredir. DİSK bir tarihtir, engin bir birikim ve pratiktir ve sıklıkla söylendiği gibi “İşçi sınıfının inadıdır!” DİSK, Türkiye sendika hareketinin hem en önemli yol ayrımı hem de en güçlü yükselişinin çıkış noktası ve temsilcisi, işçi sınıfının devrimci sendika örgütüdür.

DİSK’in Türkiye işçi sınıfı mücadelesi içindeki yeri, sendika hareketi ve bunu da aşan genel siyasi gündem içindeki ağırlığı, bugün bünyesinde topladığı sendikaların durumu ve üye sayılarıyla ölçülemeyecek kadar önemlidir.

DİSK adı, sendika özgürlüğünü akla getirir. DİSK, 1967 yılında niceliği bakımından küçük, ilkeleri, tabana dayanan mücadele anlayışı ve işçi sınıfının önüne koyduğu hedefleri bakımından dev bir konfederasyon olarak kuruldu. Sendika özgürlüğü adına, “sendika seçme özgürlüğü”nü işyeri işgalleriyle, referandumlarla, işçinin direnme hakkını öne çıkarıp savunarak hayata geçirdi. Elbette sendika özgürlüğü, sendika seçme özgürlüğü ile sınırlı bir kavram değil; sendika özgürlüğü aynı zamanda sendikaların özgürce kurulup, faaliyet alanlarını, biçimlerini bütünüyle kendi tercihleriyle belirleyebilecekleri bir kavrayışı da içinde barındıran bir kavram. DİSK’in 1970’lerle birlikte yakaladığı büyük yükselişi, bu perspektiften değerlendirmek, DİSK’in -ve sendika hareketinin- geleceğine bu perspektiften bakmak büyük önem taşıyor. Bu noktada DİSK’e düşen, kendi tarihine de eleştirel bir gözle bakarak, sendika özgürlüğünü tartışmak olsa gerek.

***

DİSK, özgürlükçü bir sendika ve toplu pazarlık modelini bir siyasal talep olarak geliştirerek, demokratik ve özgürlükçü yasa önerilerini bir siyasi talep olarak kamuoyu gündemine taşımalıdır. Böyle bir talep, esas olarak, sendikaların kendi tüzüklerini hiçbir kısıtlamaya yer vermeden kendilerinin oluşturabilmelerinin kabulünde ifadesini bulur.

1. İşkollarının -sayısı kaç olursa olsun- yasayla belirlenmesi sendika hareketinin önündeki en büyük engellerden biridir. Bu yasa engeline rağmen işkolunu esas almayan kimi sendika örgütlenmelerinin ortaya çıkmakta oluşu bugün sendika hareketi içindeki küçük ama en önemli, en umut verici adımlardan biridir. Sendikaların hangi alanda örgütlenip faaliyet gösterecekleri devletin değil sadece işçilerin bileceği iştir. Bu en temel özgürlük, bugüne kadar talep dahi edilmiş değildir. DİSK, resmî görüşü olan, yasayla sınırları belirlenen 16 işkolu önermesini -ilkesel düzeyde de olsa- mutlaka terk etmelidir.

2. Bugün sistem -sendikalar da içinde olmak üzere- tek tip sendika örgütlenmesi dışında hiçbir örgütlenme modeline hayat hakkı tanınmıyor. Millî tip işkolu sendikaları bugün, ağırlıklı olarak “çekirdek işgücü”nü bünyelerinde toplayan örgütler görünümünde. Oysa Türkiye işçi sınıfının çok büyük bir bölümü kayıtlı ya da kayıt dışı taşeron firmalarda, son derece ilkel koşullar altında ve örgütsüz durumda. Çok farklı dinamiklere sahip olan bu alanlarda örgütlenebilmek, bu dinamiklere uygun, hayatın içinden çıkan sendika ve birliklerle olanaklı. Türkiye’de sendika hareketinin tarihi içindeki, eski sendika örgütlenmelerinin, 1946 ve 1947 sendikalarının oluşumundaki çeşitliliği bir bakıma “suyun yatağını bulması” olarak da değerlendirebiliriz. Özcesi, her türden örgüt modeline açık -işkolu sendikalarının yanında federasyonlar, bölge birlikleri, sendikaları, işyeri sendikaları, meslek sendikaları gibi- plüralist bir sendika örgütlenmesi modeli, sendika özgürlüğünün çok temel bir parçasını oluşturuyor. DİSK’in bu çerçevede yürütülmesi geren tartışmalarda yol gösterici olması önem taşıyor.

3. Sendika özgürlüğü kavramı toplu pazarlık alanında, her düzeyde toplu pazarlığa imkân veren -yasallık kazandıran- “çok düzeyli toplu pazarlık” sistemine/modelini esas alır. Bu, plüralist sendika örgütlenmesinin de kaçınılmaz gereğidir aynı zamanda. Ülke düzeyinde çerçeve anlaşmaları, işkolu sözleşmeleri, grup sözleşmeleri, bölgesel sözleşmeler, işyeri sözleşmeleri birbirinin alternatifi olarak görülmemelidir. Bunlar, zaman zaman birbirini de tamamlayan mücadele ve hak arama alanlarıdır. 1963-1980 döneminin işkolu ve işyeri sözleşmeleri deneyimi, bu alanda -yasal sınırlamalar nedeniyle- tutarsız, pragmatik bir gelişim ortaya çıkarmış olsa da bu baskın eğilimin yanında pozitif ve etkileyici örnekler de sunmuştur.

4. Toplu pazarlık süreci katı yasa kurallarından arındırılmalıdır. Toplu pazarlık sürecinin başlayabilmesi için sendikanın işverene çağrısının ve işkolundaki diğer sendikalara bildiriminin asıl ve yeterli olacağı, yetki uyuşmazlığının referandum yoluyla çözümleneceği yetki prosedürü; hiçbir süre sınırı olmayan esnek ve olabildiğince yalın/sade bir toplu pazarlık prosedürü; toplu pazarlık sürecinin her aşamasında ve hak uyuşmazlıklarında her an uygulanabilecek sınırsız grev hakkı; siyasi grev, genel grev, dayanışma grevi gibi her türlü grevi güvence altına alan bir grev rejimi oluşturmalıdır.

Sendika özgürlüğü adına talep edilecek olan, ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) asgari kuralları değil, sendika örgütlenmesinin ve toplu pazarlık sürecinin önünü açabilecek, en ileri hukuk normları olmalıdır. İşkollarının yasayla belirlenmesi ve 16 işkolu esası, benzer şekilde millî tip -Türkiye tipi- işkolu sendikacılığı gerek DİSK’in gerekse Türk-İş’in öteden beri “tek tip” olarak savundukları sendika modeli olmuş; DİSK de Türk-İş de farklı sendika yapılarına bünyesinde yer vermemiş, var olanları bu yönde dönüştürmüştü. DİSK, 12 Eylül askeri darbesinin hemen öncesinde “Tek Tip Demokratik Tüzük” hazırlayarak üyesi olan bütün sendikaların bu tüzüğü kabullenmelerini zorunlu kılmıştı. Toplu pazarlık alanında da gerek DİSK ve gerekse Türk-İş işyeri düzeyinde toplu pazarlığı savunmuş, DİSK bunun yasalarla “tek tip” olarak düzenlenmesi ve işkolu düzeyinde toplu pazarlığa izin verilmemesi gereğini çeşitli defalar ortaya koymuştu. Son dönemlerde DİSK tarafından çok düzeyli toplu pazarlığın açıklama düzeyinde de olsa benimsenmesi sevindiricidir. DİSK’in kuruluş yıllarından ve özellikle de ‘70’lerden gelen bu çok temel noktalardaki, sendika özgürlüğüyle de hayatın kendisiyle de bağdaşmayan kısıtlayıcı, “tek tipçi” muhafazakâr tutumunu tartışmaya açabilmelidir.

***

Elbette, meselenin kilidi yasalar olmadığı gibi sendika hareketinin uzunca bir süredir içinde bulunduğu çözülüşün tek nedeni de yasalar değildir. Değişim, dönüşüm ve yenilenme hayatın içinden gelecektir.

Zaman hızla akmakta, her şey değişmekte… Gene de DİSK’in kendi önünü açabileceği politikalar, ilkeler dünya işçilerinin mücadeleleri içinde, DİSK’in kendi tarihinde ve sendika hareketinin ‘60’larda, ‘70’lerde yarattığı birikimde “bir ölçüde de olsa” vardır. Bu nedenle olsun sendikalar, kendi tarihlerine sahip çıkmalıdırlar. DİSK’in bir süredir bu yönde gerçekleştirmekte oldukları takdire şayandır.

DİSK’in kuruluş yılları, ilk çıkışındaki “devrimcilik” anlayışı nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin topyekûn bir mücadelenin benimsenip büyük bir özveriyle hayata geçirildiği yıllardır. Bu yıllar DİSK örgütlenmesinin ortaklaşa ve merkezi şekilde yürütülmesinin, üye sendikaların bütün olanaklarının DİSK’le ortak kullanılmasının benimsendiği, karara bağlandığı yıllardır. Sendikaların yöneticileri ve uzmanları, nerede bir grev, direniş, eylem varsa işkolu ayrımı gözetmeden orada olmuşlardır. 1974’te sosyalizme yönelen işçi ve işçi temsilcileri birlik, bütünlük içinde ve büyük bir heyecanla DİSK’e bağlı sendikaların yönetimlerine gelmişlerdir.

1975 DİSK’in tarihinde önemli bir yıldır. 1975 yılında toplanan 5. Genel Kurulu’nun ardından örgütlediği etkili eylemlerle DİSK, sendika hareketine büyük bir canlılık getirir. DİSK, ülke siyasetini ağırlığını koyar. Bu dinamizm 1977 1 Mayıs’ını izleyen dönemde de… 1980 12 Eylül sabahına kadar sürecektir. Ne var ki, 1975-1980 döneminde DİSK, demokratik temsilin başlıca gereklerinden biri olan, konfederasyonun ve sendikaların yönetim organlarından fabrikalara kadar her kademede “birlikte yönetme” olgunluğunu gösterebilmiş değildir. Kuruluş yıllarında, ortaya koyduğu dayanışmacı gelenek ‘70’lerin ortalarından başlayarak yavaş yavaş silinmiştir. Bu kendi içinde çatışmacı yaklaşımların izleri, sendikaların/sendikacıların kendi aralarındaki ilişkileri içinde bugün de seçilebilmektedir.

DİSK, tarihi ve mücadeleci geleneğiyle işçi sınıfının inadı, umudu olmayı sürdürmektedir. Bunun yanında halihazırda savundukları ve yaptıklarıyla, neredeyse otuz yıla yaklaşan bu yeni döneminde hâlâ bir çıkış, bir yükseliş yakalayabilmiş değildir. Bunun için daha ne kadar süre geçmesi gerekecektir? Sendika hareketinin ve onun en önemli dinamiklerinin başında gelen DİSK’in bugün içinde bulunduğu durumun elbette konjonktürel nedenleri vardır ama DİSK’in de bu konjonktüre ne ölçüde uyum sağlayabildiği, ‘90’ların başlarından bu yana ortaya koyduğu çözüm önerilerinin neler olduğu, bu süre içinde sendika hareketine politik ve ilkesel bağlamda ne katabilmiş olduğu da elbette tartışılmalıdır.