Muhalefet içindeki Truva atları

Suriye’de işlerin sarpa sardığı, bütçe görüşmelerinin sürdüğü, Erdoğan’ın Emeklilikte Yaşa Takılanları neredeyse düşman ilan ettiği ve Ali Babacan’ın sahneye çıkmaya hazırlandığı günlerde eleştiri okları iktidardan çok muhalefete yönelikti. Hem de “muhalif” medya sayesinde

Muhalefet içindeki Truva atları

Suriye’de TSK kontrolündeki bölgeler, bombalı araç saldırıları ve gizemli hava bombardımanlarına hedef oluyor.

IŞİD liderleri TSK kontrolündeki bölgelerde Türkiye sınırında öldürülmüş, akrabaları da Türkiye’de bulunmuştu!

Bunları bombalı araç saldırıları izledi. Sadece 2-27 Kasım aralığında Azez, Tel Abyad ve El Bab’da düzenlenen 7 bombalı araç saldırısında 64 kişi öldü, 121 kişi yaralandı.

Ayrıca 25 Kasım gecesi “kime ait olduğu bilinmeyen” savaş uçakları Türkiye’ye kaçak petrol taşıyan tankerleri yine TSK kontrolündeki bölgelerde vurdu.

Hasar büyüktü, bombardımanın gerçekleştiği TSK kontrolündeki alanlarda yer gök inledi ama iktidardan çıt çıkmadı.

Ülke “zafer” propagandaları ortasında batağa sürüklenmiş, açık hedef haline getirilmiş… Ortada “milli” bir rezalet var.

İktidar hem suçluluk psikolojisinden hem de zafer diye yutturulmaya çalışılan rezaletin açığa çıkmasını istemediğinden olsa gerek bunları konuşmuyor.

Peki ya muhalefet? Doğru ya, onun da bir şey demeye yüzü yok. Meclis’te savaş tezkeresine “evet” demiş ana muhalefet partisinin de payı var bu manzarada.

Ulusun çıkarlarını savunmakla alakası olmayan, ezilenlere karşı egemenlerin çıkarlarını savunmaktan ve bu uğurda “milli” rezaletlere ortak olmaktan ibaret bir “milliyetçilik” ve “devletçilik” bulamacından ibaret “ulusalcılık” sağ olsun!

Ana muhalefet lideri, Türkiye’yi bir adım daha batağa sürükleyen bu savaşa karşı çıkmadıkları gibi aktif bir şekilde savunacaklarını da şu sözlerle ilan etmişti: “Tezkereye ‘evet’ dememiz doğru politikaydı. Biz, Saray hükümetinin bilmediği pek çok gerçeği biliyoruz. (…) Orada Suriye halkına olağanüstü güzel hizmetler götürüyorlar. Fotoğraflarını gördüm, bana bilgi verildi.”

Yukarıdaki bilanço Kılıçdaroğlu’nun bu sözlerini izleyen bir aydan kısa sürelik bir zamana ait.

Mesele sadece savaş mı?

Denebilir ki, “Savaş anında iktidara karşı çıkmak zordur, geniş kitleler iktidara karşı çıkanı düşman görür, muhalefetin iktidar karşısındaki eleştirilerini ekonomi gibi iç meselelere yöneltmesi daha akılcıdır…” Doğru ya; işsizlik almış başını gidiyor, halk geçinmekte güçlük çekiyor, iktidar partisi emekçilerin ücretlerini bastırıp vergileri artırıyor. Üstelik yerel seçimden beri AKP içi huzursuzluk gizlenemiyor, eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ayrı partiler kuracaklarını ilan etmiş, Babacan iktidarı ekonomi alanında eleştirerek yola çıkmış.

Peki Türkiye bu arada savaşı da tartışmıyor da iktidarın ekonomi alanındaki beceriksizliklerini ve çözülmesini mi tartışıyor? Yok, iktidarı değil muhalefeti tartışıyor.

Suriye’de işlerin sarpa sardığı, bütçe görüşmelerinin sürdüğü, Erdoğan’ın Emeklilikte Yaşa Takılanları neredeyse düşman ilan ettiği ve Ali Babacan’ın sahneye çıkmaya hazırlandığı günlerde Türkiye, CHP’yi tartıştı. İktidarı zorlayan bir muhalefet partisi olarak değil, önde gelen isimleri birbirine kumpas kuran, içi karışık ve güvenilmez bir parti olarak.

Üstelik bu, Türkiye’nin en çok okunan gazetesi olan ve asıl olarak muhalif kesime hitap eden Sözcü sayesinde oldu. Sözcü başyazarı Rahmi Turan, bir CHP’linin 9 Kasım tarihinde Saray’da Tayyip Erdoğan ile görüştüğünü, Erdoğan’ın da bu kişiye Kılıçdaroğlu’nun yerine CHP Genel Başkanı olmasını önerdiğini yazdı. Haber asparagastı ancak CHP’yi karıştırmaya yetti.

Herkesin aklına bunun bir Saray operasyonu olduğu geldi. Saray’ın burada nasıl bir rol oynadığı meçhul ama bu durumdan istifade ettiği kesin. Kesin olan bir başka şey, muhalefet içinden Saray’la işbirliği yapacak birilerinin, yani mesela Saray’a gidip iktidar pazarlığı yapabilecek potansiyel CHP liderlerinin ya da Saray’ın yönlendirmesiyle operasyonel haber hazırlayacak “muhalif” gazetecilerin bulunması. Hiç kimse “Yok, böyle bir şey olmamıştır” diyemiyor.

“Ulusalcılık” denilen sözüm ona muhalefet düzlemi, AKP iktidarıyla bir kısım muhalefetin yolunu kesiştiriyor. İşte bir zamanlar adı CHP Genel Başkanlığı hatta muhalefetin cumhurbaşkanı adaylığı için geçen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu artık Saray’dan çıkmıyor, Saray medyasının ekranlarından inmiyor.

Fox’a ne oluyor?

Kürt düşmanlığı ve emperyal hevesler söz konusu olduğunda Sözcü’sünden Fox’una, yeni Cumhuriyet’inden Halk TV’sine hepsi Erdoğan’ın arkasında diziliyor. En kolay bu şekilde kol kola giriyorlar ama devamını da getiriyorlar.

Sözcü’nün CHP’yi tartıştıran haberiyle eş zamanlı olarak, Fox TV’nin de DİSK’i ve DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nu çarpıtma haberlerle hedef aldığını ve “işçiye ihanet” ile suçladığını gördük. Bir yandan vergi adaleti, emeklilik hakkı, belediye çalışanlarına yönelik hak gaspları ve asgari ücret tartışmalarının yoğunlaştığı öte yandan da Tayyip Erdoğan’dan CHP Genel Başkanı’na uzanan bir yelpazenin emekçilerin taleplerine saldırmakta uzlaştığı bir düzlemde…

“Ulusalcılık” içinde ulusun değil egemen sınıfların çıkarlarını taşıyan, muhalif görünümlü bir Truva atı.

Medyasından muhalefet partisine kadar bu böyle. En kritik anlarda iktidarın imdadına yetişip halk güçlerine saldırıyor. Hatta yerine göre bu saldırıdan “ulusalcı muhalefet”in kendisi de nasibini alıyor.

Kimileri başlarına ne gelirse gelsin iflah olmayacak elbet. Ancak bir dönem liberalizmin muhalefet saflarındaki tahribatına karşı tutum almış toplumsal muhalefet güçleri açısından bugün de ulusalcılığa ve onun ideolojik ve siyasal aygıtlarına karşı net bir tutum almak ihmale gelmez bir görev olarak önümüzde duruyor.