Merkez Bankası’nda itibar kanaması – Mustafa Sönmez (Al Monitor)

Merkez Bankası’nın döviz piyasalarına müdahale etme görevi ve yetkisi yok ama Erdoğan’ın açıkça ifade ettiği gibi Merkez Bankası “arka kapıdan” döviz fiyatını etkileyecek döviz satışlarına giderek piyasaların güvenini sarsmış durumda. Dövizin fiyatının piyasaca belirlenmesini bekleyen yatırımcılar, Merkez Bankası’nın rezervlerini kullanarak kamu bankaları üstünden döviz fiyatına müdahalesini gördükçe, karşı karşıya kalabilecekleri piyasa dışı hamlelerden endişelenmeye ve uzak durmaya başladılar

Merkez Bankası’nda itibar kanaması – Mustafa Sönmez (Al Monitor)

Özerk olması beklenen Merkez Bankası’nın özellikle son iki yılda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın müdahaleleri ile tamamen Saray’a bağlı bir kuruma dönüştürülmesi, önemli bir itibar kaybı olarak iç ve dış piyasalarda kayda geçiyor. Özerk-bağımsız, hatta göreli bağımsız tanımından bile iyice uzaklaşan Merkez Bankası’nın üstünde sadece Erdoğan’ın hakimiyeti var ve artık her dediğinin yapıldığını Erdoğan da gizlemiyor. Cumhurbaşkanı sisteminin tek adamı, önceki Merkez Başkanı’nın sözlerini dinlemediği için azledildiğini de açıkça söyledi.

Şimdi gerek para politikalarında, gerekse hiç yapmaması gerekirken döviz piyasalarına müdahalede Merkez Bankası yönetimi Saray ne derse onu yapıyor.

Ama bu gizlenmeyen bağımlılık, Türkiye’ye yabancı sermaye girişini olumsuz etkiliyor. Bazı spekülatif kazançlar için gelmek isteyen yabancı yatırımcılar bile, karşılarında ne yapacağı öngörülemeyen, piyasa koşullarına uymayan, çeşitli arka kapı politikalarıyla dövizi de manipüle eden bir Merkez Bankası durduğu için gelmiyor, fırsat bulanlar da çıkıyorlar. Bu durumun, Türkiye’nin ekonomik krizden çıkışta ihtiyaç duyacağı dış rüzgarı iyice kestiğini ise Saray ya anlamıyor ya da anlamak işine gelmiyor.

Türkiye’nin yaşadığı en derin kriz olarak kabul edilen 2001 ekonomik krizi, IMF ile birlikte sürdürülen ve topluma ağır bedeller ödeten bir önlemler dizisi ile aşılabilmişti. Bu dönemde alınan önemli önlemlerden biri de Merkez Bankası yasasında değişikliğe gidilerek bankanın asli görevinin enflasyonla mücadele olmasının netleştirilmesi ve bu konuda başvuracağı araçlarda bağımsız olduğunun yasasına geçirilmesiydi.

Merkez Bankası, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından işini yapmakta pek sorunla karşılaşmadı, ta ki 2018’de kriz ile birlikte ciddi siyasi zemin kaybeden ve 31 Mart 2019’da önemli yerel iktidar kayıplarına uğrayan AKP’nin lideri Erdoğan’ın gazabına uğrayana kadar.

2018’in ikinci yarısında yaşanan sert döviz şoku ve tarımda tükenmişliğin getirdiği ürün arzı eksikliğinin etkileriyle tüketici enflasyonu 2018 yılını yüzde 20’nin üstünde kapadı. Yüksek enflasyon, özellikle gıdada yaşanan yüzde 30’ları aşkın fiyat artışları nedeniyle alt gelir grupları için daha yakıcı ve şikâyet nedeni oldu.

Milli gelirin gerilemesine eşlik eden enflasyona karşı Erdoğan’ın çözüm önerisi faizleri indirmekti. İslam’ın “faiz haramdır” inancına bağlılığı bilinen Erdoğan, enflasyonun nedeninin indirilmeyen faiz oranları olduğunu bir “ekonomik tez” olarak da savunmaktan geri durmuyor. Bu görüşünü, daha 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Londra’da Bloomberg’e verdiği bir mülakatta dile getiren Erdoğan şöyle dedi: “Bir defa sebep-netice ilişkisine baktığımız zaman, faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Faiz ne kadar düşük olursa enflasyon da o kadar düşük olacaktır.”

Erdoğan faiz indirmekten söz ederken dönemin Merkez Bankası yönetimi faiz artırımına gidiyor ama Erdoğan’dan azar işitmekten kurutulamıyordu. Şöyle konuştu Erdoğan: “Yurt dışına gitmeden önce faizlerle ilgili bir toplantı yaptık. Düşürülmesinden bahsettik. Sonra ben yurt dışındayken, Merkez Bankası faiz artırdı. Benim arkamdan iş çevirdiler.”

Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığını hazmetmeyen yaklaşımı ve para politikalarına yeni kurulacak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde daha çok müdahale edeceklerini ifade etmesi, Londra piyasalarında endişelere yol açtı, hissedilir bir biçimde Türkiye’den sermaye çıkışı gerçekleşti ve Türk Lirası sert bir değer kaybına uğradı. Erdoğan’ın 14 Mart Londra açıklamalarının ardından dolar/TL kuru önce 4,50, daha sonra 4,75 ve sonrasında da 4,90’ı aşarak üst üste rekorlarını yeniledi.

24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan AKP yönetimine karşı dış piyasalar “bekle-gör”e geçtiler. Seçimler yapılmış, siyasi belirsizlik bitmiş olmalıydı ama piyasalar Erdoğan’ın dediği gibi bir para politikası müdahalesi yapıp yapmayacağını görmek istediler. Bu bekleyişe, ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye ile yaşanan rahip Brunson krizine tweet’leriyle müdahalesi sonucu gelişen bir kur şoku eklendi. Bir anda dolar fiyatı 7 TL’nin eşiğine gelmişken, Merkez Bankası 13 Eylül’de TL faizlerini 6,5 puana yakın artırarak ateşi kontrol altına almayı denedi.

2018 sonbaharına doğru ekonominin yönetimi daha da zorlaştı. Yüksek seyreden enflasyon, durgunluktan küçülmeye giden bir ekonomiye eşlik ediyor, özellikle Erdoğan’ın organik sermayedarlarından oluşan konut sektörü, hızla düşen satışlardan, biriken stoklardan şikâyet ediyordu. Bu sektöre nefes aldırmak, konut satışlarını artırmak için ise faizlerin indirilmesi gerektiğinden söz ediyordu Erdoğan ve bunu yapması için Merkez Bankası’na önce ağır baskılar uyguladı, daha sonra da yönetimi değiştirme yoluna gitti. Uysal bir başkan olarak Murat Uysal’ın atanmasının ardından üst üste faiz indirimleri geldi. Erdoğan amacına ulaşmıştı. Nitekim bunu önceki hafta açıkça şöyle ifade etti: “Önceki Merkez Bankası Başkanı’nı görevden aldık çünkü laf dinlemiyordu. Yeni arkadaşımızla yola devam ettik ve dedik ki faiz oranlarını düşüreceğiz, çünkü faiz bir ülkenin kalkınmasında en büyük zulümdür. Bakın enflasyonda tek haneye düştük. Döviz kurunu da nispeten stabil hale getirdik.”

Faizi indirdikleri için enflasyonda düşüş başladığını iddia eden Erdoğan’ı olgular doğrulamıyor. Enflasyonda eylül ve ekim aylarında sırasıyla yüzde 9,2 ve 8,5’a düşüş, 2018 eylül ve ekim aylarında rekor fiyat artışları yaşanmasıyla, yani “baz etkisi” ile ilgili. Bu etkinin kalkacağı kasım ve aralık aylarında ise tüketici enflasyonunun yüzde 12-15 bandına çıkma ihtimali yüksek. Bu da yeni faiz indirimlerine alan bırakmadığı gibi, faizlerin tekrar artırılmasını zorlayacak. Çünkü krizi yönetmek için hızla açıklar veren Hazine’nin iç borç geri ödeme takvimi kara kış gibi yaklaşıyor ve bankaların Hazine’yi finanse etmeleri için faizlerin artırılması zorunlu hale gelecek.

Merkez Bankası’nın döviz piyasalarına müdahale etme görevi ve yetkisi yok ama Erdoğan’ın açıkça ifade ettiği gibi Merkez Bankası “arka kapıdan” döviz fiyatını etkileyecek döviz satışlarına giderek piyasaların güvenini sarsmış durumda. Dövizin fiyatının piyasaca belirlenmesini bekleyen yatırımcılar, Merkez Bankası’nın rezervlerini kullanarak kamu bankaları üstünden döviz fiyatına müdahalesini gördükçe, karşı karşıya kalabilecekleri piyasa dışı hamlelerden endişelenmeye ve uzak durmaya başladılar.

Bunun, Türkiye’ye yabancı kaynak girişini hızla düşürdüğü gibi, Türkiye piyasasına olan güveni sarstığı ve itibar kanamasına yol açtığı açık. Bunun da dibe vuran ama çıkış yolunu bulamayan ekonominin biraz daha dipte kalmasına yol açma ihtimali yüksek. İtibar ve güven, bu zamanlarda ekonomide en çok para eden şey. Ama Türkiye ekonomisi bundan her gün biraz daha mahrum bırakılıyor.

Kaynak: Al Monitor