Kapitalizme bir şeyler oluyor (11): Serbest zamanın sömürgeleştirilmesi

Ücret karşılığı emek gücümüzü sattığımız mesai süresinin sonunu “zorunluluk dünyası”ndan çıkış, mesai sonrası zamanımızı ise biyolojik ve toplumsal varlığımızı onarmak ve yeniden üretmek için kendi irademizle şekillendirdiğimiz “özgürlük dünyası”na giriş olarak hayal ettiğimiz zamanlar geride kalıyor. “Serbest zaman”ımızda, biz kendimizi ve çalışma kapasitemizi yeniden üretirken de sermaye için değer üretmeye devam ediyoruz

Kapitalizme bir şeyler oluyor (11): Serbest zamanın sömürgeleştirilmesi

İllüstrasyon: Lucy Jones

Bilimsel teori alanındaki büyük ilerlemelerin birçoğu, çok uzun zamandır göz önünde olan olguların yeni bir gözle değerlendirilmesiyle sağlanmıştır. Kapitalizmin içinde yaşadığımız döneminde gösterdiği gelişmeye ait olgular da çok uzun bir zamandır gözümüzün önünde duruyor. Kapitalizmin çok sayıdaki karşıtı ve savunucusu, bu yeni olguları kapitalizmin geleceğiyle (ve tabii komünist bir devrim hayaliyle de) ilişkilendirerek anlamaya çalışıyor. Ben, günümüz kapitalizminin yeni olgularını, proleterleşmenin nüfus bakımından sınırlarına ulaşılmasının yaratacağı mantıksal sonuçların ışığında incelememiz halinde, bugünün komünist devrimine ilişkin kavrayışımızı önemli ölçüde geliştirecek sonuçlara ulaşacağımızı düşünüyorum.

Başlangıç noktası sermayenin “Reaganist-Theatcherist” iktidarına tarihlenen neoliberalizmin zaferi ve başlangıç noktası Ekim Devrimi’ne tarihlenen 20. yüzyıl devrim sürecinin çözülmesiyle birlikte sermayeye dayalı üretimin insanlık üzerindeki egemenliğinin önündeki büyük politik engeller ortadan kalktı. ABD-SSCB karşıtlığına atıfla “iki kutuplu” denilen dünyanın yerini “Tek Kutuplu Dünya”nın almasını, yanlış olarak “ABD’nin dünya egemenliği”ne indirgeyerek kavrama eğilimindeyiz. Uluslararası ilişkilerin baskın gücünü tanımlamak açısından yanlış sayılamayacak olan bu tanım, geleceğimizi belirleyen bir başka gerçekliği örttüğü ölçüde de yanıltıcı nitelikte. “İki Kutuplu Dünya”nın ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan durum, hegemonik devletler arasındaki bir çatışma sürecinin taraflardan birinin, ABD ve müttefikleri lehine sona ermesine ve bu ittifakın küresel hegemonyasının rakipsiz hale gelmesine indirgenemez. “İki Kutuplu Dünya”nın ortadan kalkmasının yarattığı “derin sonuç”, sermayeye dayalı üretimi, toplumsal üretimin tek ve karşı konulamaz modeli haline getirmesidir. Bugünün “Tek Kutuplu Dünya”sının her şeyi kendisine çeken tartışılmaz tek kutbu (devletlerarası ilişkiler sisteminde hangi devlet “imparatorluk merkezi” rolünü üslenmiş olursa olsun) sermayedir. İnsanlık tarihinin en büyük proleterleştirme hareketi bu temel üzerinde cereyan edebildi. Emek sürecine konu olan bütün ürünlerin metalaştırılması bu “Tek Kutuplu Dünya”nın bir görünümü.

“İnsanlık tarihinin en büyük proleterleştirme hareketi”, aynı zamanda en az iki anlama daha geliyor: İnsanlık tarihinin en büyük mülksüzleştirme hareketi ve sermayeye dayalı üretimin tarihteki en büyük birikim ve genişleme hareketi.

Proleterleştirmenin fiziki sınırı nüfustur. Nüfus ancak belirli bir hızla artabilir ve kentleşme ve eğitim oranı arttıkça, nüfusun artış hızı düşer. Kent nüfusunun %80’leri bulduğu bütün ülkelerde nüfusun artış hızı, toplumsal üretim için gereken işgücünü (en iyi durumda) zorlukla üretiyor (çoğu durumda ortaya çıkan işgücü açığı, “göçmen işçiler”le kapatılıyor). Dolayısıyla kent nüfusunun, nüfusun %80’ini oluşturduğu ülkelerde, (bildiğimiz anlamdaki) proleterleşmenin fiziki sınırına gelindiğini söyleyebiliriz.

Proleterleştirme sürecinin nüfus bakımından sınırına gelinmesi, mülksüzleştirmenin de sermayenin katlamalı genişleme hareketinin de bir “fiziki sınıra” dayanması mı demek olacaktır? Elinde herhangi bir bağımsız geçim sağlama yolu bulunmayan insanın, sermaye birikimine aktarmak için daha neyini alabilirsiniz, değil mi? Zaten ihtiyaç duydukları her şeylerini pazardan temin eden ve bunun için hemen bütün üretim enerjilerini, emek güçlerini satarak, bunun karşılığında sadece emek güçlerini yeniden üretmelerini sağlayacak mal ve hizmetleri satın almasına yetecek kadar bir ücret alan insanlara daha fazla ne satabileceksiniz, değil mi? Bu insanlara “daha fazla” satılabilmesi için daha fazla ödenmesi ve sermayenin daha az kazanmasının kabul edilmesi gerekir. Kendi kuyruğunu yutarak karnını doyuran bir yılan ne kadar mümkünse, bu da o kadar mümkün görünüyor.

Ama anlaşılan sermayenin kendisine değerlenme alanı yaratma iştahı öyle büyük bir dürtü oluşturuyor ki, proleterleştirmenin nüfus bakımından sınırına ilerlerken, “proleterleştirilebilir nüfusu genişletilemeyeceği düşünülen insanlara doğru genişletmeye”, mülksüzleştirme konusu haline getirmek için insanların o güne kadar mülk sayılamayan şeylerini mülk haline getirmeye ve el koymaya ve insanlara ücret ödemeden üretim yaptırmaya ve karşılığını ücret geliriyle ödetmeden mal satmanın yollarını bulmaya başlıyor.

Kadınların ev içi ödenmemiş emeğiyle ürettiği kullanım değerlerinin, değer ve artık değer üretiminin konusu haline getirilmesiyle toplumsal emekte elde edilen genişlemeye daha önce dikkat çekmiştim.

Emeğin, emek gücü dışındaki meta biçimlerinin bulunması ve emek-dışı insan çabasının emeğe ve toplumsal emeğe dönüştürülmesi, sermayenin, proleterleşmenin nüfus sınırına gelmekle yüz yüze geldiği, hayatını sürdürmesini imkânsız hale getirecek sonuçlarla baş etmesini sağlayacak dışa dönük[1] diğer yollar olarak beliriyor.

Emeğin, emek gücü dışındaki meta biçimlerinin bulunması ve emek-dışı insan çabasının emeğe ve toplumsal emeğe dönüştürülmesi nasıl mümkündür? Bu yollarla yeni bir “mülksüzleştirme” ve bir tür proleterleştirme hareketinin yaratılması ve yeni bir “katlamalı sermaye birikimi” kaynağının bulunması mümkün müdür?

Emeğin, emek gücü dışındaki meta biçimlerinden kastım, ücret karşılığında değil, ihtiyaçların tatmini/karşılanması karşılığında (ayni olarak) sarf edilen ve bugün için en gözle görünür biçimlerini kişinin kendi “emek gücünün yeniden üretimi”ne yönelik faaliyetlerinde bulduğumuz “boş zaman” emeğinin sermaye açısından “üretken” hale getirildiği mal ve hizmet üretimleridir.

Örneğin, sermayeye “Endüstri 4.0” hayalini kurdurtan big datanın üretimini sağlayan insan faaliyetinin bir bölümünde, emek gücü biçiminde formüle edilmesi şimdilik mümkün olmayan ama meta biçimini kazanan emek süreçlerini görüyoruz. Kişisel bilgisayarınız, ya da telefonunuzla internet üzerinden ücretsiz bir oyun oynadığınızı, oyunu ağa bağlayan programın aynı zamanda oyun için sizden aldığı kimi bilgiler üzerinden sizin alışveriş eğilimlerinizi günlük olarak izlediğini, bunun da sizin tarafınızdan bilindiğini ve kabullenildiğini düşünelim. (Karşınızdaki “dürüst” bir satıcı ise) Oyunu sürdürdüğünüz sürece sizden elde ettiği verilere dayalı bir üretim sürecinin de parçası olacaksınız. Hiçbir pazarlama anketçisinin ulaşamayacağı bilgileri siz “oyun oynarken”, yani “boş zamanınızı değerlendirirken” bilinçli bir biçimde size bu oyunu oynama imkânı sunan sermaye sahibi için “üreteceksiniz”.

Oyundan aldığınız keyif karşılığında yaptığınız bu “üretim”de sarf ettiğiniz çaba, bilinçli bir üretim çabası olduğundan “emek”tir. Ancak bu emek, doğrudan ya da dolaylı olarak zamanla ölçülerek ücretlendirilen bir emek değildir. Ama yine de bir “emek ürününün”, “keyif” karşılığı devri söz konusu olduğuna göre oyun boyunca sarf ettiğiniz emeği bir meta olarak, ayni karşılıkla sattığınız da ortadadır. Üretildiği anda gerçekleşen (satılan) ve genel toplumsal emeğin bir parçası haline gelen bu bireysel-somut emek, bir değişim değerini de temsil edecektir. Her gün milyonlarca insanın ciddi bir “mesai” harcayarak ürünlerini devrettiği bu ve bunun gibi somutluklarda sarf edilen “yeniden üretim emeği”nin muazzam bir değer kitlesi oluşturacağı da açıktır.

Emek dışı insan çabasının emeğe ve toplumsal emeğe dönüştürülmesinin örnekleri ise oldukça erken zamanlarda ortaya çıktı. Kitle iletişim araçlarının “medya”ya dönüşmesi, üretim yapmak üzere sarf edilmiş bilinçli insan çabası olmamasına karşın “izleyici emeği” adı verilen insan çabasının “kitle” imalatında kullanılmasıyla sağlandı. “Ana Haber Kuşağı Seyircileri”nin günün haberlerine ulaşma ihtiyacıyla televizyonlarını her gün aynı saatte dikkatle izleyerek oluşturdukları “kitle”, reklam pazarında satılan bir ürün haline geldi. Kredi kartı ya da bankamatik kullanmaktan tutun da bir indirim kampanyasından faydalanmak için sarf ettiğimiz çabaya kadar, insanların üretim amacı taşımayan gündelik hayat etkinliklerinin, kendilerine fark ettirilmeksizin birer üretim etkinliğine dönüştürüldüğü ve elde edilen ürünün meta olarak pazara sunulduğu ve satıldığı çok sayıda olguyu sayabilir, sıralayabiliriz. Çabayı sarf edenin ne bir “üretim kastı” ne de bir “karşılık beklentisi” olmadığı için “emek” de “meta” da sayılamayacak insan etkinliklerinin kimi sonuç ve fonksiyonlarının, sermaye tarafından oluşturulmuş ağlar, mekanizmalar vasıtasıyla “ürün”e dönüştürülmesi ve satılmasıyla “toplumsal emek”te sağlanan genişleme büyük ölçeklere ulaşmaktadır.

Proleterleşme sürecinin tamamlanmasıyla, emek gücünün yeniden üretimi sürecinde ihtiyaç duyduğumuz mal ve hizmetlerin tamamının sermayeye dayalı üretimin konusu haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu daha önce göstermiştik. Oysa yukarıdaki iki örnek, emek gücümüzün yeniden üretimi sürecinin bizzat kendisinin sermayeye dayalı bir üretim süreci haline gelmekte olduğunu gösteriyor. Ücret karşılığı emek gücümüzü sattığımız mesai süresinin sonunu “zorunluluk dünyası”ndan çıkış, mesai sonrası zamanımızı ise biyolojik ve toplumsal varlığımızı onarmak ve yeniden üretmek için kendi irademizle şekillendirdiğimiz “özgürlük dünyası”na giriş olarak hayal ettiğimiz zamanlar geride kalıyor. “Serbest zaman”ımızda, biz kendimizi ve çalışma kapasitemizi yeniden üretirken de sermaye için değer üretmeye devam ediyoruz.

Serbest zamanımızın bu sömürgeleştirilmesinin bir ucunda gereksinim imalatı endüstrisinin toplumun bütün üyelerine değişik araç ve yöntemlerle dayattığı, fiyatları yararlılıklarının çok üzerinde, bir çoğu muazzam atıl kapasiteler içeren, önemli bir bölümü de yarardan çok zarar veren “kullanım değerleri” bulunuyor. Otomobiller, kişisel bilgisayarlar, cep telefonları, televizyonlar, projeksiyon aletleri, sağlıklı yaşam ürünleri, ekolojik ürünler vb. Diğer ucunda ise çok tanıdık bir güç, üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinden sağlanan “bağımlılaştırma kapasitesi” ile kurulan sermaye yer alıyor. Emeğin bu yeni meta biçimlerinin “ekonomik bir zorunluluk altında” gerçekleşip gerçekleşmediği, dolayısıyla “proleterleştirme sürecine” ait olup olmadıkları tartışılabilir. Ancak emeğin sömürüye konu olan bu yeni biçimlerini yaratan tahakküm ilişkisinin, üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinden kurulduğu açık. Dolayısıyla üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesi, “serbest zamanımızı sömürüden kurtarma ve özgürleştirme” mücadelesinin de kategorik hedefi olmayı sürdürüyor olmalı. Bununla birlikte, çocuklar dahil bütün bir insanlığın “mesai” dışındaki zamanını sömürgeleştirilen bu muazzam mekanizmanın özgürlükçü, tatminkâr ve zenginleştirici bir alternatifini nasıl bir kolektifleştirme hareketiyle yaratacağımızı “Paris Komünü’ne” bakarak bulacağımızı sanmıyorum. Ama devrimin bu yeni emekleme çağında, bir gözümüzün “19. yüzyılın toplumsal devrimi, şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten alabilir” diyen Marx’ta olmasında da yarar var.

Dipnot:

[1] “Dışa dönük yollar” nitelemesiyle, mevcut sermayeye dayalı üretim faaliyetinin dışındaki insani varoluş alanına yönelerek üretilen çözümleri kastediyorum. Değerlenme sürecindeki “sıkışmaların” nispi artık değerin artırılması, sermayenin toplulaştarılması gibi “içe dönük” yollarla giderilmesi, sermaye hiyerarşisinin üst katları için kısa vadeli çözümler sunsa da uzun vadede sorunun tek çözümü sermayeye dayalı üretimin genişletilmesindedir.