İntihar mı etsem, bir azmettirici mi öldürsem yoksa*

İntihar edenin yepyeni bir yaşama başlama gücünü kendisinde bulamaması onun zayıflığı ise, ölümü bu kadar kolaylaştırıp insanların yaşamasını ya da yepyeni bir yaşama başlamasını imkânsız kılanlar da bu ölümlerin asıl müsebbipleri, intiharların azmettiricileridir. Yepyeni bir yaşama başlamak, bunu imkânsız derecede güçleştiren şeyler ortadan kaldırılmadan nasıl mümkün olacaktır?

İntihar mı etsem, bir azmettirici mi öldürsem yoksa*

Rus şair Sergey Yesenin, 27 Aralık 1925’te yaşamına son vermeden önce, intihar mektubu yerine geçecek bir şiir yazar. Ne var ki, Yesenin’in mürekkep yerine kendi kanıyla yazdığı “Ayrılık Şiiri” adlı bu son eseri sadece kendi intihar mektubu olmaz. O dönem Rusya’da bir dalga halinde yaşanan intihar vakalarında, ölenler arkalarında Yesenin’in şiirinin, özellikle de şu iki dizesinin yazılı olduğu mektuplar bırakır:

Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,
Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.[1]

Bolşeviklerin “yaramaz çocuk” olarak gördüğü Yesenin bir alkoliktir ve dediği gibi onun yaşamında ölüm yeni bir şey değildir. Charles Bukowski’nin “Belki de içmek, ertesi gün tekrar hayata dönebildiğiniz ve her gün tekrarlayabildiğiniz bir intihar biçimidir” sözünü ve yaşamdan pek bir umudu kalmamışların alkole sarılışını gözlerinizin önüne getirin.

***

Devrimci şair Vladimir Mayakovski, hem intihar eden dostunun bir şair olarak hakkını teslim etmek hem de tartışma konusu şiirin olumsuz etkisini kırmak amacıyla 1926’da “Sergey Yesenin’e” adlı şiirini yazar.[2] Hatta eş zamanlı olarak, şiir yazmanın genel kurallarını ve “Sergey Yesenin’e” şiirinin özel öyküsünü de anlattığı “Şiir Nasıl Yazılır?” kitabını yazar.[3]

Mayakovski, şiirinde evvela dostunun intiharını işçi sınıfından ve parti denetiminden kopukluğuna yoranları eleştirir. İşçi sınıfının da alkolizmden mustarip olduğunu hatırlatır ve partinin beklentilerini karşılamak için yazılmış propaganda şiirlerinin yarattığı sıkıntının, votkadan ölmekten beter olduğunu söyler.

Ancak dostu Yesenin’e de şiirinin gücünü bir intihar çılgınlığına yol açmak yerine neden ardından atıp tutan serserilere had bildirmek için kullanmadığını sorarak kızar ve onu kolayı seçmekle suçlar.

Yesenin’in son iki dizesine karşı, o da şu dizeleriyle bitirir şiirini:

Şu yaşamda
       en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
       yepyeni bir yaşama
                        başlamak.”

Dört yıl sonra Mayakovski de intihar eder.

***

“Yaaa, işte böyle, her şey boş” gibi bir sonuç türetmek değil niyetimiz. Mayakovski’nin şiiri kendi intiharıyla değerinden bir şey yitirmemiştir. O da belli bir anda yepyeni bir yaşama başlama gücünü bulamamıştır sadece. Ölüm için “en kolay iş” dediği şiirinde, dostunun intiharını beylik laflarla bilinç seviyesinin düşüklüğüne ve mücadelenin uzağında olmasına bağlayıp geçiştirmiş değildir. Hatta bu türden yorumları alaya almıştır.

Bu iki şiir ve şairlerinin öyküsü, bize intiharın “İntihar etme, mücadele et” telkiniyle engellenebilecek kadar basit bir mesele olmadığını anlatmaktadır.

İntihar farklı biçimler alabilir: Bir eylem olarak intihar, cezalandırma olarak intihar, kaçış olarak intihar, onur gösterisi olarak intihar… Kişinin kendi iç dünyasına ya da onu kuşatan koşullara bağlı olarak gelişebilir: Bireysel ya da toplumsal bir vaka olarak intihar… Tek bir izahı ya da çaresi yoktur yani. Rusya’da 1925’te Yesenin’i takip eden intihar dalgasıyla yine Yesenin’in şiirini ardından bırakarak 2013’te Kayseri’de yaşamına son veren üniversite öğrencisinin intiharı[4] bambaşka tarihsel toplumsal bağlamlarda gerçekleşmiştir.

Fatih’te siyanürle intihar eden geçim sıkıntısı içindeki dört kardeşle[5], Antalya’da eşi ve çocuğunu da ödürerek siyanürle intihar eden borç batağındaki adamın öyküleri[6] de incelendiğinde apayrı nedenler bulunabilecektir.

Ancak dünyanın öteki ucundaki muadili, bir emekçi halk isyanında ateşe verilen[7] özel elektrik şirketinin, ölü evinin kapısına alacaklı olarak dayandığı, ölenin “badem gözlü” diye değil “borçlu” diye anıldığı bir zaman ve mekânda, intiharın kişisel nedenlerinin hükmü pek yoktur. Gelişmiş kapitalist devletlerin, 2008 küresel finans krizi öngününde, istihbarat kuruluşlarının özetle “Eşitsizlikleri gidermezsek toplumsal çöküntü ve çatışmalar kaçınılmaz” diyen raporlarını aldıktan sonra, emekçileri değil bankaları kurtarmayı tercih etmesinin[8] ardından emekçi intiharı vakalarının sayısal olarak tırmanışa geçtiği[9] bir dünyada, intiharın kişisel nedenleri ikinci plandadır. İşsizlik, güvencesizlik, borçluluk giderek tırmanıyor; Saraydaki adam, toplumun belli kesimlerine, “Mezun olsan da atanamazsın, iş bulsan da çalışamazsın, çalışsan da kalıcı olamazsın, çalışmazsan yaşayamazsın, burada yaşayamaz ama buradan da kaçamazsın” diyen yasa ve kararnameler çıkarıyor ve insanlar işsizlikten, güvencesizlikten, çaresizlikten intihar ediyorsa, o intiharlar intihar değil apaçık toplu katliamdır.

İntihar yeni bir şey değil ama Fatih’teki kardeşlerin intiharı, Antep’teki Saadet öğretmenin intiharı[10] gibi son dönemde gündeme gelen intiharlar bütün toplumu sarsmaktadır çünkü kolektif bir ruh haline işaret etmektedir; özel olarak AKP iktidarı genel olarak da kapitalist sistem tarafından insanca yaşam hakkı çalınanların kolektif ruh haline…

Tekrar dönelim Mayakovski’nin son dizelerine: “Şu yaşamda en kolay iştir ölmek. Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.” Şiir bizi anlatıyor ve bugünkü bize şöyle düşündürüyor: İntihar edenin yepyeni bir yaşama başlama gücünü kendisinde bulamaması onun zayıflığı ise, ölümü bu kadar kolaylaştırıp insanların yaşamasını ya da yepyeni bir yaşama başlamasını imkânsız kılanlar da bu ölümlerin asıl müsebbipleri, intiharların azmettiricileridir. Yepyeni bir yaşama başlamak, bunu imkânsız derecede güçleştiren şeyler ortadan kaldırılmadan nasıl mümkün olacaktır?

***

(Yazının bundan sonrası Joker filmine dair spoiler/sürprizbozan içermektedir)

İddiayı baştan koyalım: Joker filminin mevcut dünyadan şikayetçi olup onun yerine başka bir dünya koymak isteyenlere verdiği mesaj, Mayakovski’nin intihar eden dostunun ardından yazdığı dizelerin bugünkü tamamlayanıdır. Burada dikkat edilirse, “mesaj” ile, Joker filmini yapan ABD’li DC Comics şirketinin (o da şayet öyle bir derdi varsa) vermek istediği mesajdan değil farklı bir ideolojik pozisyondaki izleyicinin çıkaracağı mesajdan söz edilmekte; tamamlanacak olan ile de, Mayakovski’nin dizelerinin, 1926’nın tarihsel koşullarındaki (yani siyasi devrim sonrası kuruluş aşamasındaki bir sosyalist toplumun var olduğu koşullardaki) eksikliğinden değil, bütünüyle kapitalist ilişkilerle kuşatılan bir dünyada dile getirildiğinde açığa çıkan eksikliğinden söz edilmektedir.

İntihar mı etsem?

Joker, filmin başında, yani henüz Joker olmadan önce, yaşlı annesiyle yaşamını sürdüren, “yarım akıllı”, karşılaştığı kötü şeyler karşısında kendini tutamayıp katıla katıla gülen, piç ve güvencesiz bir hizmet sektörü işçisi, bir palyaço olan Arthur Fleck olarak çıkıyor karşımıza.

Herkesten zarar görüyor ama kimseye zararı yok. Zarar verse verse kendisine verecek. Bu nedenle izleyici (çoğunluk) ona acıyor ve şefkat duyuyor. Çoğunluk onun ezilmesini değilse bile ezilmiş halini seviyor.

İlerleyen sahnelerde film bizi bir sinema salonuna götürüyor. Arthur, izleyici koltuklarında zenginlerin yer aldığı bir sinema gösteriminde, perdede Modern Zamanlar filmini, koltuklarda da fabrikanın çarkları arasında sıkışan Şarlo’nun bu haline gülen zenginleri görüyor. Çoğunluğa bu düzenin kaçınılmaz olduğunu kabul ettiren egemen azınlık için onun ezilmiş hali acınası bile değil, komik, onlar da onu öyle seviyor.

Arthur, uzun süre “İntihar mı etsem?” sorusunu kafamızda döndürüyor, özellikle de şu repliğiyle: “Umarım ölümüm, yaşamımdan daha mantıklı olur.”

Arthur’u bu sözleriyle daha da seviyoruz. Ne onurlu davranış! Çünkü çoğunluk yoksulları ölünce sever.

Aslında Arthur bir başrol oyuncusu olarak izlettirilmediğinde çoğunluk onu fark etmeyecek bile. “Tüm hayatım boyunca gerçekten var olup olmadığımı anlayamadım” diyor. Bu Arthur’un yarım akıllılığının işareti mi? Aslında fazlasıyla zekice tiratlar atıyor. Kamusal hizmetlerde kesinti politikası sonucu artık devam etmeyeceğini öğrendiği parasız psikoterapi randevularının sonuncusunda, o güne kadar kendisiyle ilgilenirmiş gibi sorular soran, ancak Arthur’u dinlemediği için her defasında aynı soruları soran terapistine, “Dinlemiyorsun, değil mi? Her hafta aynı soruyu soruyorsun. ‘İşin nasıl?’ ‘Negatif düşüncelere kapılıyor musun?’ Negatiften başka düşüncem yok ki” diye sesleniyor. Arthur aynı psikoterapi hizmetini alabilmek için tımarhaneye/hapishaneye girmeyi bekleyecek; gerçek hayatta, çalıştığı ayakkabı fabrikasının küçülmesi sonucu işten atıldıktan sonra, karnını doyurmak için hırsızlık yapıp hapse giren ve üretimi hapishaneye taşımış bulunan aynı ayakkabı firmasına eskisinden çok daha düşük bir ücretle çalışmaya başlayan Amerikalı mahpus işçiler gibi…

Sistem Arthur’a onurlu bir yaşam şansı tanımıyor. Faydalandığı kamusal hizmet kesiliyor; işinden atılıyor; annesinin gençken yanında çalıştığı, ömrünün sonuna dek de tutku ve beklentiyle bağlandığı, Arthur’un ise en azından bir süre babası olduğunu sandığı zengin belediye başkan adayı Thomas Wayne, anneye bir mektup göndermediği gibi babası sandığı adamdan kucaklama bekleyen Arthur’un suratına da bir yumruk savuruyor. Siz siz olun “Kucaklayışım iyidir hiç kimse kucaklayışımdan kaçamaz” diyen zengin belediye başkan adaylarının bu sözüne aldanmayın. Burjuvazi ile proletaryanın aynı anda sığabileceği bir kucak mevcut değildir.

Arthur’un ve onun gibilerin gerçekte var olup olmadıklarını anlayamaması, akıllarının noksanlığından değil ama onların sırtında yükselen kapitalist toplumun, onları ve onların onurlu yaşam hakkını yok saymasından ileri geliyor. Çünkü çoğunluk (kapitalist ilişkileri içselleştiren yoksulların bizzat kendileri de dahil olmak üzere çoğunluk), yoksulları yaşarken yok sayar.

Hayal kırıklıkları ortasında aklında intiharı döndürüp dolandıran Arthur, ona onurlu bir yaşam hakkı tanımayıp yepyeni bir yaşama başlamasını güçleştiren şeylerle/kişilerle de yüzleşmeye başlıyor.

***

İsabetli bir tesadüf eseri, metroda karşılaştığı, önce vagondaki bir kadına sonra da kendisine sataşan borsacı üç genç adamı daha önceden planlanmamış bir biçimde öldürüyor. Zenginlerin aşağılamalarına karşı öfke biriktiren kitleler, palyaço kıyafetli biri tarafından işlendiği duyulan bu cinayeti sempatiyle karşılıyor ve palyaço maskesinin/makyajının ortak sembole döndüğü şiddetli bir protesto dalgası tetikleniyor.

Arthur’un cinayetleri, işten atılmasına sebep olan arkadaşına, kendisine yalan söyleyen Wayne hayranı annesine, onu ve onun gibileri alaya alarak yükselen TV programcısına, tımarhane/hapishanedeki aynı umursamaz psikoterapiste kadar uzanıyor. Arthur’un cinayetleri kör bir şiddet değil, daha çok bir toplumsal ilişki biçimine (ve bu ilişki biçimini ayakta tutan herkese) yönelik köktenci bir saldırı.

Böyle planlamadığı halde onun tetiklemesiyle sokağa çıkan ve itirazdan başka bir amacı yokmuş gibi görünen kitlesel şiddetse, bugün bir iktidar stratejisi olmadan dünyanın dört yanında patlak veren halk isyanlarının, başkanlık sarayının kapısına kadar gelip içeri girmeye cesaret edemeyen, iktidarı alıp daha ileri bir toplumsal düzen kurma yoluna giremeyen mevcut hareketlerin ekrandaki bir yansıması gibi.

Mevcut kitle hareketleri karşısında sosyalistlerin üretemediği yanıtı, ABD’li DC Comics tarafından üretilmiş bir filmden beklemeyelim ancak filmin hakkını teslim edelim. Bu adaletsiz düzene karşı yıkıcı bir itiraz geliştirmelisiniz. Aksi, kaçınılmaz olarak intihardır. İntihardan kurtuluş ise azmettiricinin öldürülmesiyle mümkündür.

“Kuruculuktan yoksun yıkıcılık”[11] elbette ciddi risklere kapı aralayan bir eksiklikle malûldür ama şu anki sorunumuz daha çok “yıkıcılıktan yoksun kuruculuk” iddiası değil midir? Zizek’in Joker’deki şiddeti eleştiren solculara işaretle “Fukuyama solculuğu” dediği,[12] mevcut sistemin yıkılamazlığını kabullenen ve söylemde en ileri toplum modellerini savunsa bile devrim pratiğini, mevcudu yıkma gerekliliğini, onun gerektirdiği şiddeti yadsıyan, idealize ederek yapılamaz hale getiren, yapılanı da kusurları nedeniyle eleştiren, fazlasıyla efendi, devletçi, uzlaşmacı bir solculuk başımıza musallat olmamış mıdır?

“Gezi çok güzel ama hadi eve dönelim”, “16 Nisan referandumu şaibelidir ama gençlerimize zarar gelmemesi için protestolar sonlandırılsın”, “Askerimizin burnunun kanamaması için savaşa itiraz edilmesin”, “Sendika olsun ama ücret artışı istemesin”, “Sen yine komünist ol ama efendi efendi ol, hayatın olağan akışına en ufak müdahalen olmasın”, “Anti-emperyalist ol ama bunu egemenlere karşı değil ezilenlere karşı mücadele etmek için kullan”, “Polise dinamit atan ezilen ulusu sev ama Bolivya’da sev” vs…

James Ensor, 1890’da tamamladığı The Intrigue (Entrika) tablosunda burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü eleştiriyor. Maskeli, makyajlı yüzlerin yer aldığı tabloya dikkatli baktığınızda tanıdıklara rastlayabilirsiniz.

Elbette yıkılanın yerine neyin kurulacağı da önemlidir ve devrimcilerin buna yönelik bir önermesi, hedefi, stratejisi olmalıdır. Ancak siz hazır olana kadar kitleler uslu uslu beklemeye, sessiz sessiz ezilmeye, kendilerini intiharlarla hatırlatmaya mecbur mudur? “İktidarı almaya hazır değiliz” ya da “Yaşanacak ölümleri kaldıramayız” gibi gerekçelerle militan kitle hareketlerinin sokaktan çekilmesinin kimseye can güvencesi sağlamadığı, aksine sistemin artan şiddetiyle birlikte ölüm düzeninin sürekliliğini sağladığı yeterince tecrübe edilmemiş midir?

Şu yaşamda
       en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
       yepyeni bir yaşama
                        başlamak.

Şimdi silahını kendi şakağından uzaklaştırıp azmettiricilere çevir ve ağzını kan içinde bırakan düzene kanlı bir öpücük kondur. Yepyeni bir yaşama başlamak işte o zaman gerçek bir ihtimal olur.

Joker maskelerinin ardında Şili’de özel enerji şirketini yakan, Lübnan’da yol kesen, İran’da banka kundaklayanlar bu ihtimale yol açıyor.

Dipnotlar:

* Başlık, Ataol Behramoğlu’nun “yeni bir şarkıya�� şiirinin son dizesinden (intihar mı etsem, bir toplum polisi mi öldürsem yoksa…) esinlenmedir.

[1] Yurdanur Salman’ın çevirisiyle: https://siir.gen.tr/siir/s/sergey_yesenin/ayrilik_siiri.htm

[2] Yurdanur Salman’ın çevirisiyle: https://siir.gen.tr/siir/v/vladimir_mayakovski/sergey_yesenine.htm

[3] Yurdanur Salman’ın Türkçeleştirdiği kitap 1990’da Yaşantı Sanat Kitapları https://www.nadirkitap.com/siir-nasil-yazilir-mayakovski-kitap12168981.html?gclid=EAIaIQobChMIy_TL2oDy5QIVBRUYCh3s6wLhEAYYASABEgIdIfD_BwE, 2002’de Adam Yayınları tarafından yayımlandı. https://www.kitapyurdu.com/kitap/siir-nasil-yazilir/44951.html

[4] https://www.haberler.com/intihar-eden-sairin-siirini-yazarak-intihar-etti-4691058-haberi/

[5] https://sendika63.org/2019/11/fatihte-4-kardes-intihar-etti-cok-guzel-insanlardi-parasizliktan-boyle-bir-sey-yaptilar-568138/

[6] https://sendika63.org/2019/11/antalyada-4-kisilik-bir-aile-olu-bulundu-issizlik-sikintisi-yasiyorlarmis-568445/

[7] https://sendika63.org/2019/10/sili-halki-zamlara-ve-yolsuzluga-karsi-kenti-atese-verdi-565823/

[8] Küresel bir devrimin başlangıcına mı şahit oluyoruz? Andrew Gavin Marshal https://sendika63.org/2011/02/kuresel-bir-devrimin-baslangicina-mi-sahit-oluyoruz-andrew-gavin-marshall-50522/

[9] “2008 krizi ile bağlantılı olarak, sadece 2013 yılına kadar, 5000 yeni intihar vakası yaşandı.” https://sendika63.org/2019/11/intiharlar-issizlik-ve-yoksulluk-569380/

[10] https://sendika63.org/2019/11/mobbing-yapilan-sozlesmeli-ogretmen-hayatina-son-verdi-568781/

[11] Önder Kulak, Joker’e ilişkin eleştirel incelemesinde “Joker’ce belirlenen ‘kuruculuktan yoksun yıkıcılık’, kitleye dair çok sayıda olumsuz yoruma kapı aralar” diyor ve düzene tepkiden beslenen bu bakışın yozlaşıp düzenin özgün bir parçası haline gelebildiğine dikkat çekiyor. http://www.ekdergi.com/joker-elestirel-bir-inceleme/

[12] https://www.gazetelink.com/wp-content/cache/all/jokerden-rahatsiz-olan-solcular-fukuyama-solcularidir/index.html